|
HAC
İslâm'ın temel
ibadetlerinden biri. Arafat'ta belirli vakitte bir süre durmaktan, daha
sonra Kâbe-i Muazzama'yı usûlüne göre ziyaret etmekten ibaret olan ve
İslâm'ın şartlarından birisini teşkil eden ibadet.
Hac, HCC kökünden bir
mastar olup; müslümanlara göre, bir farzın edası, hristiyanlara göre ise
ibadet ve teberrük amacıyla mukaddes toprakları ziyaret etmek, demektir.
Kur'an-ı Kerîm'in 22. suresinin adı da "Hac Suresi"dir.
Hac ibadeti maksadıyla
ziyaret edilecek olan yerler; Kâbe, Arafat ve çevresidir. Zamanı ise hac
ayları diye isimlendirilen; Şevval, Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır. Hac'da
her fiil için özel zamanlar vardır. Ziyaret tavafının, kurban bayramı
sabahından, ömrün sonuna; Arafat'ta vakfenin ise, arefe günü zevalden,
kurban bayramı sabahı şafak sökünceye kadar yapılabilmesi gibi. Diğer yandan
bu büyük ziyarete hac niyetiyle ve ihramlı olarak yönelmek de gereklidir.
Ebû Hureyre'den (ö.
58/677) şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah elçisine hangi amelin daha
faziletli olduğu sorulunca şöyle buyurdu: Allaha ve Resullüne iman'. Sonra
hangisi? denildi. Allah yolunda cihad', buyurdu. Sonra hangisi sorusuna ise;
"mebrûr hac", cevabını verdi" (Buhârî, Cihad l; Hac, 4, 34, 102; Umre, 1;
Müslim, İman,135,140; Tirmizî, Mevâkît, 13, Hac, 6,14, 88; Dârimî, menâsik,
8, Salât, 24, 135).
"Umre, ikinci bir umreye
kadar olan günâhlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise ancak
cennettir" (Nesaî, Hac, 3, Zekat, 49, İmân, 1; Dârimî, Menâsik, 7, Salât,
135; Tirmizî, Hac, 6; Ahmed b. Hanbel, I, 387, III,114, 412, IV, 342).
Mebrûr hac; kendisine hiçbir günâh karışmayan, eksiksiz olarak ifa edilen
makbul hac, anlamına gelir.
eş-Şevkânî (ö. 1255/1839)
amellerin fazileti ile ilgili birbirinden farklı olan hadisleri, Hz.
Peygamber'e soru soran muhatabın durumuna göre verilmiş cevaplar olarak
değerlendirir (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, el-Matbaatü'l-Osmâniyye, Mısır
(F.Y), IV, 282 vd.). İmam Mâlik (ö.179/795)'e göre, farz hatta nafile hac
düşman korkusu olmadıkça cihaddan daha üstündür. Ancak düşman korkusu
olursa, cihad, nafile hactan önde gelir (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve
Edilletüh, Dimaşk 1985, III, 11).
Hac ve umre ile, her yıl
Kabe'nin ihyâsı gerçekleşir. Umre'yi bir yılın veya ömrün herhangi bir
gününde ifa imkânı vardır. Umre, belirli günlerde yapılabilen hac
ibadetinden daha kolaydır. Hac küçük günâhlara keffâret olur ve ruhu
ma'siyet kirlerinden temizler. Hatta bazı Hanefi bilginlerine göre, büyük
günâhları da örter. Mebrûr hac yapanın cennete gireceğini bildiren hadisle,
yine Hz. Peygamber'in şu hadisleri bu konuda önemli delil teşkil eder. " Kim
hac yapar, bu esnada cinsî temastan korunur, çirkin söz ve davranışlardan
uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi günâhlarından kurtulur" (Buhârî,
Muhsar, 9,10; Nesaî, Hac, 4; İbn Mâce, Menâsik, 3; Dârimî, Menâsik, 7; Ahmed
b. Hanbel, II, 229, 410, 484, 494). "Hac ve Umre yapanlar Allah'ın
misafirleridir. O'ndan birşey isterlerse, onlara cevap verir. Af isterlerse,
onları affeder. " (İbn Mâce, Menâsik, 5). "Allah'ım, hac yapanı ve hacının
kendisine dua ettiği kimseleri mağfiret et" (İbn Huzeyme, Sahîh; el-Hâkim).
Kâdî Iyâz (ö. 544/1149)
şöyle demiştir: Ehli sünnet, haccın büyük günâhlara, ancak tövbe edilirse
keffâret olacağı konusunda görüş birliği içindedir. Namaz ve zekât gibi
Allah'a ait veya para borcu gibi kula ait bir borcun düştüğünü söyleyen
bilgin yoktur. Kul hakları zimmette devam eder. Allahu Teâlâ kıyamet günü
hak sahiplerini, haklarını almak üzere toplar. Ancak yüce yaratıcının bu
alacaklılara vereceği birtakım nimetlerle onları razı etmesi ve bir ikram
olmak üzere borçlulara müsamaha göstermesi de mümkündür (ez-Zühaylî, a.g.e.,
III, 12).
Hac ibadeti, dünyanın
çeşitli yörelerinden, renk, dil ve ülke ayırımı gözetilmeksizin, milyonlarca
müslümanı bir araya getirir. Tanışıp, görüşmelerine, ekonomik bakımdan
bütünleşmelerine, düşmanları karşısında tek saf hâlinde yardımlaşmalarına
zemin hazırlar. Böylece, şu ayetlerdeki mana tecelli eder. "İnsanları hacca
davet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli
vasıtalarla sana varsınlar. Böylece onlar dünyevî ve uhrevî menfaatlerini
görsünler ve belli günlerde, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği
hayvanları kurban ederken, Allah'ın adını ansınlar. Siz de onlardan yeyin,
yoksula ve fakire yedirin " (el Hac, 22/27, 28).
Hac, dünyanın çeşitli
bölgelerinde yaşayan müminler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirir.
İnsanlar, gerçekten eşit olduklarını birlikte yaşayarak gösterirler. Arap
olanla olmayanın, beyazla siyahın takva dışında bir üstünlüğünün bulunmadığı
inancı vicdanlara yerleşir.
BAŞA DÖN
HAC FARİZASINI İFA ETMEYEN KİMSE BAŞKASININ YERİNE HACCA GİDEBİLİR MI?
Hac farızasını ifa etmeyen
kimsenin başkasının yerine hacca gitmesi doğru değildir. Bununla beraber
hanefi mezhebinde böyle bir hac yapılırsa sahihtir, batıl değildir. Ancak
tahrimen mekruh sayılır. Şafii mezhebine göre ise hacca gitmeyen kimsenin
başkasının yerine hacca gitmesi sahih değildir (İrşhadü'l-Sarı).
BAŞA DÖN
BİLİNMEYEN KUL HAKKI VE HARAM PARA İLE HAC
Hacca gitmek niyetindeyiz,
paramıza haram karışmadığından emin değiliz. Ayrıca üzerimizde bilmediğimiz
ya da helâllık isteyemeyeceğimiz bir sürü kul hakkıvar. Bu durumda ne
yapmalıyız?
Bilindiği gibi, kabul
olunmuş bir hac, insanın kul hakkıdışındaki bütün günahlarının silinmesine
yetiyor. Insan günah yönünden dünyaya adeta yeniden geliyor. Ama bunun için
asgari şu ,beş şarta riayet etmesi gerekiyor: 1. Hacca son derece halis bir
niyetle, yani sadece Allah için gidiyor olmak. Adeta Allah'ı ziyarete
gidiyor gibi O'nun dışındaki her şeyi gözünden çıkarmak. 2. Tertemiz (tayyib)
bir para ile hacca gitmek. 3. Üzerindeki kul haklârını ödemek ya da helallık
almak, Allah'a olan namaz ve oruç gibi borçlarını da kaza etmek ya da kaza
etmeye kesin karar verip başlamak, 4. Hac boyunca boş ve çirkin söz, niyet
ve davranışlardan (rafes ve fusîk) uzak durmak, 5. Haccı diğer zahir ve
batın şartlarına uygun olarak tamamlamak.
İşte böyle bir haccın,
bütün günahları sildikten sonra insana kazandıracağı sevabın miktarını da
ancak Allah bilir. Bu şartlarda ne derece eksiklik olursa haccın sevabında
da o derece azalma olur. Hatta bazılarının hacları, farziyeti üzerlerinden
düşürmekten başka bir işe yaramaz. Bazılarının ki ise bunu bile yapamayıp
sahibine günah dahi kazandırır. Bundan dolayıdır ki, malına haram karışan ya
da şüphelilik bulunan zenginlerin hacca borç para alarak gitmeleri ve
borçlarını döndükten sonra kendi mallarından ödemeleri tavsiye olunmuştur.
Bununla beraber Imam Gazalî şu tavsiyede de bulunmuştur: "Haram ya da
şüpheli malla hacca giden, hiç olmazsa yiyeceğinin tertemiz helaldan
olmasına çaba göstersin. Bunu bütün hac süresi boyunca yapamazsa ihrama
girdiği andan çıkacağı anâ kadarki sürede yapmaya çalışsın. Onu da
başaramazsa Arafe günü için yapmaya ugraşsın. Bunu da yapamazsa böyle bir
malla hac yapmak zorunda kaldığı için her an korku üzüntü ve pişmanlık
duysun, umulur ki, rahmet nazarları Arafat'da ona da çevrilir" (Hüseyin el-Mekkî,
Irsâdü s-sârî, 3).
Kul hakkına gelince:
Insanın ödenebilme imkânı olan bütün hakları ödemesi ya da sahiplerinden
helâllık alması gerekir. Bu meyanda, üzerinde tanımadığı ya da bulma imkânı
olmayan kimselerin borç, emanet, gasp, unutup terkedilme... vb. hakları
olsa, bulup vermek imkânı olduğu takdirde tekrar vermeyi kabullenerek
onları, sevabı sahiplerine olmak üzere fakirlere verir. Ayrıca tevbe eder ve
hem kendisi hem de o hakların sahipleri için Allah'tan mağfiret diler.
Kâdıhan fetvalarında denir ki: "Üzerinde hakkı olan birisi vefat etmiş ve
mirasçısı da bulunmamış olsa üzerinde hak olan, onun hakkıkadar bir meblağı
tasadduk eder ki, Allah katında emanet olarak saklansın ve Kıyâmet gününde
de üzerinde hakkı olanlara verilsin." Hulâsâ adlı fetva kitabında da şöyle
söylenir: "Birisi diğerine, bütün haklarını bana helâl et dediğinde o da,
helâl olsun, hiç birini istemiyorum, dese, eğer o hakların ne olduğunu
biliyorsa, hem hukuken hem de dinen o kimse o haklardan kurtulmuş olur. Ama
bilmediği hakları için böyle söylemiş olsa hukuken artık bir hak iddia
edemez ama Imam Muhammed'e göre dinen (yani Allah huzurundaki hesapları
bakımından) o haklardan kurtulmuş olamaz. Imam Ebu Yusuf'a göre ise dinen de
kurtulmuş (beri olmuş) olur. Fetva da Ebu Yusuf'un görüşüne göredir. Çünkü
el-Asl adlı kaynak kitabımızda, bize göre bilinmeyen hakların ibrası
caizdir. Ibra (vazgeçme) ister birşey karşılığında, isterse karşılıksız
olsun, denir (Ayrıca bk. Mavsilî, E1-Ihtiyâr, NI/6). Iftira, gıybet ve
namusa dakunan sözler gibi haklarda, iyi bir tevbe ile beraber; bundan
sahipleri haberdar edilerek helâllık istenmesi gerekir (Hüseyin el-Mekkî,
agk.; Ayrıca bk. Tahavî, Mükilü'1-asâr, I/69-73). Ama söylenilmesi daha kötü
durumlara yol açacaksa söylemeden helâllık alır ve onun sevabına o miktarda
sadaka vererek, kendisi için de onun için de mağfiret dilerse Allah'ın, hak
sahibi olanı kendi lütfundan razı ederek hakkından vazgeçirecegi ümid
edilir.
BAŞA DÖN
HAC VE UMRE İBADETİ SIRASINDA, İHRAMLI İKEN İŞLENEN CİNAYETLERİN KEFFÂRETİ
Hem hacc, hem umre
ibadetinin sadece Allahü Teala'nın rızası için edâ edilmesi esastır.
Mükellef; niyet ederek ve telbiye yaparak ihrama girmek durumundadır.
Ihram'a bürünen kimse, bazı hususlara riâyet etmek zorundadır. Ihramlının
sakınması gereken şeyler âyet ve hadislerle belirlenmiştir. Meselâ; Ihrama
giren mükellef; herhangi bir zaruret olmadan başını tıraş ederse, başka bir
ceza değil, doğrudan doğruya kurban kesmesi gerekir. Zaruret hali bulununca
ihramlıya bazı kolaylıklar getirilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Artık içinizden kim hasta olur veya başından bir eziyeti bulunursa; ona
oruçtan ya sadakadan ya kurbandan (birisiyle) fidye vacipolur" (el-Bakara,
2/196). Dolayısıyla dilerse üç gün oruç tutar dilerse altı fakire üç sa'
(yaklaşık 10 kg)
buğdayı sadaka olarak verir.
Yemini bozmanın keffâreti:
Kur'ân-ı Kerim'de:
"(Yeminin) Keffâreti ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece) sinden,
on yoksulu doyurmak, ya onları giydirmek, yahud bir köle azad etmektir.
Fakat kim (bunları) bulamazsa, üç gün oruç tutması lâzımdır. Işte bu, and
(yemin) ettiğiniz vakit (onları bozmanın) keffâretidir. Yeminlerinizi
muhafaza ediniz. Allah âyetlerini size böylece açıklıyor. Ta ki
şükredesiniz" (el-Mâide, 5/89) buyurulmuştur. Rasûl-i ekrem (s.a.s)'in
döneminde, yemin keffareti için yoksula ne kadar verildığını izah için,
Imâmu Buhâri "Kitabu'l Keffâret" adı altında, ayrı bir bölüm ayırmıştır.
Keffâretlerde illet kesin olarak belli değildir. Bu yüzden kıyas yoluyla,
hükmü benzer olaylara uygulamak imkanı bulunmaz, keffaretler kitap ve
sünnetteki sıra gözetilerek yerine getirilir (Buhârî, Sahih, VII, 235-240).
BAŞA DÖN
HACAMAT (HICAMAT)
Iki omuz arasından,
sırttan, başın arka tarafından yahut vücudun herhangi bir yerinden tedavi
maksadıyla bardak, şişe veya boynuzla kan aldırma. Peygamberimiz (s.a.s)'in
sağlıkla ilgili tavsiyelerinden ve bizzat tatbik ettiği sünnetlerindendir.
Hacamat, sebebi belli bir
hastalığın tedavisi olmaktan ziyade kan fazlalığının vücutta meydana
getirdiği rahatsızlıkları gidermek için kullanılan genel bir tedavi
usûlüdür.
Eskiden yaygın olarak
"hacamat bıçağı" veya "hacamat zembereği" denilen bir aletle tatbik edilen
bu usûl, bugün yerini enjektörle kan almaya bırakmıştır. Hacamat bıçağı,
tarak biçiminde, vücutta bir sıra çizik meydana getiren bir alettir. Bir
yüzünde birçok yarık bulunan bakır bir kutu içinde tetikli bir zembereğe
bağlı olan bıçaklar, düğmesi basılınca zembereğin boşalmasıyla yarıklardan
dışarı fırlar ve vücutta çizikler meydana getirir. Bardak vb. bir şeyle
çizikler üzerinden kan çekilir. Bir cins sülük de bu iş için
kullanılmaktadır. Sülük vücudun ağrıyan bölgelerine konularak kanı emmesi
sağlanır.
Hangi araç ve metodla
olursa olsun önemli olan kan aldırmaktır. Uzman bir hekimin muayenesi ve
tavsiyeşiyle yaptırılan hacamat faydalı ve Islâm'da caiz olan bir tedavi
usûlüdür.
Ameller niyetlere göre
değer kazanır. Sünnete uymak niyetiyle ve bize emanet olan vücudumuzun
sağlığına kavuşması için yaptırdığımız hacamat bir ibadet değeri taşır.
Çünkü ibadetlerimizi ve diğer görevlerimizi ancak sağlıklı bir bedenle tam
olarak yerine getirebiliriz.
Peygamberimiz (s.a.s)'in
yaptığı ve yapılmasını tavsiye ettiği işlerin şüphesiz bir anlamı ve hikmeti
vardır. Onun hayatı bizim için örnektir: "Andolsun Allah'ın Resulu'nde sizin
için Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için
(uyulacak) en güzel bir örnek vardır" (el-Ahzâb, 33/21).
Mirac gecesinde yanından
geçtiği bir melek grubunun Peygamberimize: "ümmetine hacamatı emret!" diye
söylediğini Abdullah b. Abbâs (r.a) rivayet etmektedir (Ali Nâsıf, et-Tâc,
III, 203).
Hz. Peygamber (s.a.s)
bizzat kendisi Ebû Taybe adında bir Haccâm'a hacamat yaptırmış ve başından
kan aldırıp haccâma ücretini ödemiş ve şöyle buyurmuştur: "Kan aldırma
yollarının en güzeli hacamattır. (yahut hacamat sizin en iyi tedavi
yollarınızdır)"(Buhâri, Tıb 13; Müslim, Musakat 62, 63; Ebû Dâvûd Nikâh 26,
Tıb 3).
Hz. Peygamber (s.a.s)
ihramlı iken hacamat yaptırmıştır (Buhârî, Savm, 22; Müslim, Hac 87, 88; Ebû
Dâvûd Menâsik 35). Ihramlı iken saç kestirmemek şartıyla hacamatın caiz
olduğu hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Aynı şekilde Hz.
Peygamber (s.a.s) oruçlu iken de hacamat yaptırmıştır. Yani kan aldırmıştır
(Buhârî, Tıb II; Ebû Davûd, Siyâm 29).
Nâfi (r.a)'den rivayet
edildiğine göre Ibn Ömer (r.a) (Kendisine): Nâfi, kan (fazlalaşmak
suretiyle) beni yedi. Bunun için sen bana bir hacamatçı getir ve genç bir
hacamatçı seç. Ne yaşlı ne de çocuk hacamatçı seçme demiştir.
Nâfi der ki; Ibn Ömer
(r.a) şöyle dedi: Ben, Resulullah (s.a.s)'den şu buyruğu işittim: "Hacamat
olmak aç karnına daha faydalıdır. Hacamat olmak aklı ve hıfzetme (ezberleme)
gücünü arttırır. Hâfız olanın da hıfzetmek kabıliyetini kuvvetlendirir.
Artık kim hacamat olmak isterse Allah'ın ismini anarak perşembe günü hacamat
olsun " (Ibn Mâce, Kitâbu't-Tıb, 22).
Ibn Hacer Buhârî
şerhindeki Hacamat bölümünde özetle şu bilgiyi verir: Buhârı, Sahîhinde
"Hangi saat hacamat olur" başlığı altında bir bâb açmış ve burada Ebû
Mûsa'nın geceleyin hacamat olduğuna dair bir eseri ile Hz. Peygamber
(s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair Ibn Abbâs (r.a)'ın bir hadîsini
rivayet etmiştir.
Ibn Hacer bununla ilgili
olarak şöyle der: Hacamat olmak için uygun vakitler hakkında birkaç hadis
vârid olmuş ise de hiçbiri Buhârî'nin sözkonusu ettiği şarta uygun değildi.
Bana öyle geliyor ki: Buhârî hacamat işinin ihtiyaç olduğu zaman
yapılabileceğine ve bunun belirli bir vakte bağlı olmadığına işaret etmek
istemiştir. Çünkü hacamat işinin geceleyin yapıldığını ve Hz. Peygamber
(s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair hadîsi rivayet etmiştir.
Hacamatın yani kan
aldırmanın insan sağlığına birçok katkıda bulunduğu tıbbî bir gerçeğe
dayanır. Özellikle bazı deri hastalıklarının tedavisinde hacamatın faydası
görülmüştür.
BAŞA DÖN
HACC-I EKBER
Hacc-ı Ekber, Arapça
"E1-Haccü'1 Ekber" terkibinin Osmanlica söylenisidir ve kelime olarak "En
Büyük Hac" demektir, Kur'ân-ı Kerim Tevbe suresi 3. ayette söz konusu
edilmektedir. Bu sûre, dolayısı ile bu ayet-i kerime Hicretin 9. senesi
Medine'de nazil olmuştur. O yıl Rasulüllah (sav) Efendimiz kendileri hacca
gidememiş, Hz. Ebubekir'i hac emiri olarak göndermişlerdir. Bu sûre,
müşriklere karşı bir ültimatom olarak nazil olunca, bunu onlara duyurmak
üzere Hz. Ali'yi görevlendirdi ve bizzat kendi devesine bindirerek Mekke'ye
gönderdi. O da Kurban Bayramı'nın birinci günü, hala müslümanlarla beraber
hac yapmakta olan müşriklere surenin ilk kırk (ya da otuz) ayetini ültimatom
olarak okudu. Üçüncü ayette -mealen- şöyle deniyordu: "Ve bu, Hacc-ı Ekber
günü Allah'ın ve Rasulünün bir ilânıdır ki, Allah ve Rasulü müşriklerden
beridir..." Burada görüldüğü gibi "hacc-ı ekber günü" bilinen (marife)
birgün olarak zikredilmekte ve Rasûlüllah'ın bulunmadığı, Hz.EbuBekir'in Hac
emiri olduğu o yılki Hacca "hacc-ı ekber" denilmektedir. Çünkü ültimatomun
ilâmi o yıl yapılmıştır. "Hacc-ı ekber günü bir ilamdir" dendiğine göre "hacc-ı
ekber" o yılki hacdır. Ancak niçin o yıla "hacc-ı ekber" denmiştir? O yıldan
sonra da "hacc-ı ekber" var mıdır? Bu konudaki rivayetler tarandıgında çok
değişik değerlendirmeler ortaya çıkar. Peşinen bunlara biz de şu nokta-i
nazarımızı ilave edelim: Rasûlüllah da Kâbe'yi ertesi sene Hicri onuncu
yılda haccetmişler ve Ebu Davud'un rivayetine göre, Kurban günü cemreler
arasında durmus, "bu gün ne gündür?" diye sormuş. Kurban günüdür, demişler,
O'da bunun üzerine, "bugün hacc-ı ekber günüdür" buyurmuşlardır (Ebu Davud,
Menâsik, 66; Tirmizi'nin bir rivayeti de bu anlamdadır). Durum böyle olunca,
Hz. Ebu Bekir'in haccı yaptığı bir önceki yıl haccına "hacc-ı ekber"
dendiğini adı geçen ayetin işareti ile, Rasûlüllah'ın hac yaptığı yılın
haccına "hacc-ı ekber" dendiğini de, mezkür hadisin ibaresiyle anladığımıza
göre "hacc-ı ekber" hem Hz. Ebu Bekir'in haccına has değildir, hem de her
yıl tekerür eden bir şeydir. Iki yıl peşpeşe kurbanın birinci günü cumaya
rastlamayacağına göre hacc-ı ekberin cuma ile de ilgisi olmamalıdır. Gerçi
Hâzin'in bir ifadesine göre: "Hacc-ı ekber Rasulüllah'ın veda haccıdır ve o
gün bir cuma günü idi" denmişse de (bk. H.B. Çantay, I/271; Ibnü l-Kayyim'in
aldığıbir rivayet de işaretiyle bunu destekler, bk. Zâd'ül-Me'âd, I/204.
Aliyyu 1-Kâri nin bir ifadesi de bu anlamdadır) bu bir tarihi tevafuktan
ibarettir(Faik Reşit Unat'in hesaplarına göre Hz. Ebubekir'in haccının
arafesi Salı gününe, Rasulüllah (sav)'in veda haccının arafesi ise Cumartesi
gününe denk gelmektedir ki, bu durumda tesbitlerinde bir yanılma olmalıdır
bk. Hicrî Tarihleri Milâdî Tarihe Çevirme Kılavuzu, s. 2,3). Bu durumda "hacc-ı
ekber", kurban bayramının birinci günüdür, şeklindeki değerlendirme ve
rivayetlerin daha isabetli olması gerektiği ortaya çıkar. Zaten
tefsircilerin çoğu da "hacc-ı ekber"in bayramın birinci günü olduğu
görüşündedirler. Bu konuda ayrıca şu görüşler rivayet edilmiş ve
serdedilmiştir:
1.Umreye "hacc-ı asgar"
(küçük hac) denirdi. Ona nispetle hacca da "hacc-ı ekber" (büyük hac) dendi.
Bu izaha göre "hacc-ı ekber" her yıl mevcuttur.
2.Herbir haccın en önemli
nüsûküne diğer menasıkıne nisbetle, haccın en önemli yönü anlamında "hacc-ı
ekber" denmiştir ki, bu da ya "hac Arafat demektir" hadis-i şerifine binaen
arefe günüdür. Çünkü Arafat'ta o gün durulur. Ya da haccın şeytan taslama,
kurban kesme, tavaf-ı ziyaret gibi en önemli işlerinin yapıldığı, bayramın
birinci günüdür. Bu son izah da baştaki açıklamamızı desteklemektedir. Bu
izaha göre de "hacc-ı ekber" her yıl vardır.
3.Müslümanlarla beraber
Yahudiler, Nasraniler ve Müşriklerin bayramlarının hep aynı güne
rastladığıve Hz. Ebu Bekir'in hac emirligi yaptığı hacdır. Çünkü geçmişte ve
gelecekte ilk ve son olarak böyle bir hac yaşanmıştır (Begavî, NI/8; Ibnü'1-Cevzî,
Zâdü'I-Mesîr; NI/396; Suyuti, ed-Dürrü'1-Mensur, IV/128; Zemasheri, Kessâf
(Mustafa el-Bâbi 1-Halebi,1392), N/173). Ancak bu ismin verilme sebebi
olarak böyle bir izahın yapılması bazı noktalardan ötürü isabetli olmasa
gerektir. Çünkü hac, kâfirlerin ve müşriklerin katılması ile niçin "büyük"
olmuş olsun? Ayrıca daha önce verdiğimiz Ebu Davûd rivayetinin de gösterdiği
gibi, Rasulüllah'ın haccettiği ertesi yıl haccına da "hacc-ı ekber"
denmiştir. Halbuki, önceki yıl verilen ültimatom gereğio yıl hac'da
müşrikler ve diğer gayrı müslimler yoktur.
4."Hacc-i ekber" İslam'ın
izzetini ve şirkin zilletini ortaya koyan hacdır (Elmalıli, NI/2450-54). Bu
izaha göre Hz.Ebu Bekir'in haccına da, Rasulüllah'ın haccına da "hacc-ı
ekber" denebilir. Daha sonra da böyle izzetli bir hac yapılabilir. Hatta her
hac bir bakıma bu anlamı bir nebze taşır.
Pek güçlü görülmeyen diğer
bazı izahlara göre de "haccı ekber"; Sa'bî'ye göre, Ramazan'da yapılan bir
umredir (Suyutî, age, IV/129). Mücahid'e göre "hacc-ı ekber" "kıran"
haccıdır, "hacc-ı asgar" ise "ifrad" haccıdır (Ibnül-Cevzî age, NI/396; Ibn
Hacer, Fethu 1-Bâri, VNI/321). Ibn Sîizn'e göre Rasûlüllah'ın "Ehli Veber"
ile beraber haccettiği hacdır (Ibn Kesîr, (Darül-kütübi'l-ilmiyye,1408),
N/525). Süfyân es-Sevri'ye göre hacc-ı ekber bütün Mina günleridir. Kur'ân-ı
Kerim'de "hacc-ı ekber günü" diye müfred (tekil) zikredilmesi tıpkı "Siffin
günü", "Cemel günü", "Bu'âs günü" ... tabirlerinde olduğu gibi bir ifade
biçimidir. Bu isimlerle zikredilen olaylar da tek günlük olay olmadıkları
halde "ün" onlar için de müfred olarak kullanılmıştır ki, "zaman"
anlamındadır (Begavî, NI/8).
BAŞA DÖN
Sonuç olarak ağırlık
kazanan görüş şudur: Her hac ve özellikle de bayramın birinci günü bir "hacc-ı
ekber"dir. Yeter ki, şuuruna varılsın, Allah'ı ziyaret ediyormusçasına
yapılsın, mebrur ve makbul kılınabilsin. Arafesi cumaya rastlayan haccın
faziletine dair rivayet edilen hadise gelince: "En faziletli gün cuma gününe
rastlayan Arafe günüdür ki , cumaya rastlamayan yetmiş hacdan daha üstündür"
mealinde, halk dilinde meşhur bir söz vardır (bk. Ibn Abidîn, N/178 (Amira);
ayrıca, N/254) Ancak meseleyi tedkik eden ulema böyle bir hadisin aslı
olmadığını, batıl olduğunu söylerler. Ibn Kayyim (Zâdü'1-Mead, I/25-26
(Daru'1-Ihya)), el-Münavi(Feyzul-Kadîr, N/28) ve Elbanî (Elbanî,
Silsiletü'1-Ehadis-ed-Daife, I/245 (H.207)) mes'eleyi bu yönde açılıga
kavuştururlar.
Yazının buraya kadar olan
kısmını yazdıktan bir süre sonra değerli Imam, Aliyyül-Kâri'nin bu konu
hakkında müstakil bir risalesine muttali oldum. "el-Hazzûl-evfer filhaccı-ekber"
(Risalenin tain metni için bk. Huseyn el-Mekkî, Irâdü s-Sâri, 316-322) adlı
bu risalesinde, bizim burada özetlediğimiz görüşleri zikrediyor ve: "Hûlâsa;
Haccı-ı ekber hakkında dört görüş vardır:
a. Arefe günüdür. b.
Kurbanın birinci günüdür. c. Ifâda Tavafının yapıldığı gündür. d. Bütün hacc
günleridir.
Bu görüşleri birbiriyle
çelişiyor da değildir. Çünkü küçüklük büyüklük nisbî (görevli) kavramlardır.
Buna göre cumaya rastlayan hac, rastlamayandan, haccı kıran ifraddan, mutlak
hac umreden daha büyüktür. Bu itibarla hepsine "hacc-ı ekber" denebilir...
Ama Arafe günü cumaya rastlayan hacca hacc-ı ekber denmesi ise sonradan
ortaya çıkmış örfi bir kavramdır" (agr. 218) dedikten sonra bunu da bütün
bütün reddetmeyip diyor ki: "Fakat halkın dili Hak'kin kalemidir;
müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir... Arafesi cumaya
rastlayan haccın hacc-ı ekber olduğunu ve yetmiş hacca denk bulunduğunu
bildiren hadise "mevzu" denmesi yersizdir. Zayıf olabilir. Ancak sahih
olması halinde zarar vermeyecek böyle bir konuda zayıf hadisle de amel
edilir. Bunu destekler mahiyette, arafenin ve cumanın ayrı ayrı
faziletlerine dair çok rivayetler vardır. Ezcümle cuma haftanın, Arâfe ise
senenin en faziletli günleridirler. Bu iki günün birleşmesi halinde "nur
üstüne nur" olacağı açıktır..." (agr. 219-20). İşte Aliyyül-Kâri'nin
risalesinin özeti budur. Özellikle son açıklaması çok güzeldir. Cumaya
rastlayan Arafede faziletlerin cuma, artı, Arafe diye katlanacağı
muhakkaktır. Ancak hadis kritigi açısından bakıldığında bu hadis (söz)
kanaatimizce mevzu olmasa dahi asılsız bir hadistir. Çünkü dirayet
bakımından da kalbi tırmalayan bir anlam taşır. Zira böyle bir hac
yirmi-otuz yılda bir olacağına, dolayısı ile ona ulaşmada herkes aynı imkâna
sahip bulunmayacağına göre, sanki-hasâ taksim-i ilahide bir gadr olmuş
olur.( Konu hakkında ayrıca iki risale ismine daha rastladık. Ancak henüz
görmediğimizden mahiyetlerini bilemiyoruz. 1. el-meslekü'1-ezferfi
beyâni'1-haccı'1-ekber. Ibn Azûz (Kesfu'z-Zanûn Zeyli N/479). 2. el-haccul-ekber,
kaside. Ibn Arabî. agk. N/632)
BAŞA DÖN
HACC-I İFRÂD
Umreye niyet etmeksizin
yapılan tek hac.
Mikat'ta Mekke'nin
dışından gelen kimsenin yalnız hac niyetiyle ihrama girip, kudûm tavafını
yaptıktan sonra hac ile ilgili menasik (ameller) bitinceye kadar Mekke'de
ihramlı olarak kalmasıdır. Bu hacda umre bulunmayıp, tek bir hac yapılmış
olduğundan, hacc ı müfrîd ve hacc-ı ifrat diye adlandırılır.
Hace-ı ifrat yapmak
isteyenler şöyle niyet ederler:
(Allahümme innî ürîdü'l-hacce
feyessirhü lî ve tekabbelhü minnî)
"Allah'ım senin rızanı
kazanmak için haccetmek istiyorum. O'nu ifa etmeyi benim için kolaylaştır ve
benden kabul eyle" diyerek yalnız hacca niyet eder. Gerekli temizlik
yapıldıktan sonra ihrama girer, sonra iki rekât namaz kılar. Birinci rekâtla
Fatihadan sonra Kâfirûn: İkinci rekâtta ise Fatihadan sonra İhlas suresinin
okunması efdaldır. İhrama girildikten sonra şöyle telbiye getirilir:
"Lebbeyk Allahümme
lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk İnne'lhamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk.
Lâ şerîke lek"
"Tekrar tekrar icabet sana
yâ Rabbi, tekrar icâbet sana... tekrar icabet sana... senin ortağın yoktur.
Tekrar icabet sana... Hiç şüphe yok ki hamd ve nimet sana mahsustur. Mülk de
senindir, senin ortağın yoktur." Erkekler bunu yüksek sesle söylerler ve bu
arada Peygamber (s.a.s)'e alçak sesle salâvat getirirler. Kadınlar ise,
telbiye, diğer dua ve zikirlerde seslerini yükseltmezler, hafif sesli olarak
yaparlar. Artık niyet ve telbiyenin yapılmasıyla ihrama girilmiş ve ihramın
yasakları başlamış demektir. Bundan böyle ihramdan çıkıncaya kadar ihramlıya
yasaklanmış olan fiil ve davranışlardan sakınmak gerekir.
İfrat veya Kırân haccı
yapmak üzere Mekke'nin haricinden gelenler Kudûm tavafı yaparlar. Bu
Mekke'ye varış tavafı demektir. Sadece umre veya temettû haccı yapanlar ile
Mîkat sınırları içerisinde bulunanlar kudûm tavafında bulunmazlar. Bu,
uzaktan gelenler için sünnet olup Mekke'lilere sünnet değildir. Hacc-ı ifrâd
yapan kişinin kudûm tavafından sonra efdal olan hemen sa'y etmemesi, bunu
ziyaret tavafından sonraya bırakmasıdır.
BAŞA DÖN
HACC-I KIRÂN
Hacc ile umrenin bir
ihramla yerine getirilmesi.
Kırân, sözlükte iki şeyi
biraraya getirmektir. Bir terim olarak; hacc ile umrenin ihramını
birleştirmek, yani ikisi için birden ihrama girmek, demektir.
Kırân haccı yapacak kimse,
mîkatta veya daha önce umre ile hacca birlikte niyet edip, iki rekât namaz
kılar; sonra "Allah'ım, ben umre ile hacc yapmak istiyorum; bunları bana
kolay kıl, bunları benden kabul buyur" diye dua eder, telbiyede bulunur ve
ihram yasaklarına uyar. Mekke'ye girince, önce umresini yapar, Beytullah-ı
tavaf eder, Safâ ile Merve arasında sa'y eder. Sonra ifrat haccı yapan kimse
gibi farz haccın menâsikine başlar. Kudûm tavafı, Arafat'ta vakfe, ziyaret
tavafı, sa'y ve veda tavafı gibi ibâdetlerle hacc ve umre tamamlanır. Kur'an-ı
Kerîm'de, "Hacc ve umreyi Allah için tamamlayınız" buyurulur (el-Bakara, 2/
196). Ayette, kırân haccı yapanla başkaları arasında bir ayırım
yapılmaksızın, başlanan hacc ibadetinin tamamlanması istenmiştir. Sabiy b.
Ma'bed iki tavaf ve iki sa'y ile hacc yapmış, Hz. Ömer kendisine, "Resulullah
(s.a.s)'in sünnetine giden doğru yolu buldun" demiş (Zeylaî, Nasbu'r-Râye,
III,109); Hz. Ali de kırân haccı yapan bir kimseye, "Hacc ve umre için
yüksek sesle telbiyede bulunduğun zaman, ikisi için iki tavaf ve iki sa'y
yap" diye açıklamada bulunmuştur (Zeylâî, a.g.e., III, 111).
Hanefiler dışındaki mezhep
imamlarına göre ise, kırân haccı yapan kimseye her iki hacc için tek tavaf
ve tek sa'y yeterlidir. "Kim hacc ve umre için ihrama girerse, ona bu
ikisinden birlikte ihramdan çıkıncaya kadar tek tavaf ve tek sa'y yeterli
olur" (Zeylâî, a.g.e., III,108). Fakat kırân haccı yapan kimse, ifrat haccı
yapan gibi ifada tavafından önce kudûm tavâfı yapar; kudûm tavafından sonra
sa'y yapmamışsa, ifada (ziyaret) tavafından sonra sa'y yapar.
Kırân haccı yapan, temettü
haccında olduğu gibi bir şükür olarak cemreleri veya yalnız akabe cemresini
taşladıktan sonra, saçlarını tıraştan veya kestirmeden önce bir kurban
keser. Bunun hükmü vaciptir. Bu kurbanı bulup kesemeyecekse, Arefe gününde
bitmek üzere üç gün oruç tutar; yedi gün de bayram günleri çıktıktan sonra
dilediği vakitte tutar ki, toplam on gündür. Bunlar ayrı vakitlerde de
tutulabilir. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Hacc zamanına kadar umre yapana
gücünün yettiği bir kurban gerekir. Kurban bulamayan kimseye hacc sırasında
üç gün, döndüğünüzden sonra da yedi gün oruç tutması gerekir" (el-Bakara,
2/196). Eğer kurban bayramı günlerinden önce üç gün oruç tutmazsa, iki
kurban kesmesi kesinleşir. Birisi şükür kurbanı, diğeri vaktinden önce
ihramdan çıktığı için ceza kurbanı (İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 469, 476-478;
İbn Rüşd, Bidâyeti,i'l-Müctehid, I, 357; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', II,
159; İbn-i Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1983, V,
33-46).
BAŞA DÖN
HACC-I TEMETTÜ
Hac mevsiminde hac ile
umrenin iki ihramla ayrı ayrı yerine getirilmesi. Temettü; ihtiyacını
giderecek şekilde bir şeyden faydalanma; Umreyi veya umrenin ekseri
şartlarını hac aylarında eda etmektir. Kişi şartların bir kısmını hac
aylarında yapar ve o senede haccını eda ederse hacc-ı temettü yapmış olur.
Yani hac aylarında (ve aynı yıl içerisinde) iki ihramla umre ve haccı eda
etmeye hacc-ı temettü denilir.
Temettü haccı yapan
kimseye mütemetti denir. Kelime anlamından da anlaşılacağı üzere temettü
yapan kimse hem umre yaparak onun sevabından faydalanmış olur, hem de umre
yaptıktan sonra ihramdan çıkarak ihramın yasaklarından kurtulur. Böylece
bazı kolaylıklardan faydalanmış olur. Temettü haccı hacc-ı ifraddan efdaldır
(Fetâvây-i Hindiyye, Beyrut 1400, I, 238, Meydânî, el-Lübab, 1400, I, 199).
Hacc-ı Temettu yapmak
isteyen kimse Mikat'ta ihrama girerken "Ya Rabbi, ben umre yapmak istiyorum,
onu bana kolay kıl ve benden onu kabul et" diye niyet eder. "Lebbeyk..."
duasını okur, iki rekât namaz kılar. Mekke'ye girince umre için Kâbe'yi
usûlüne göre tavaf eder. Tavaftan sonra iki rekât namaz kılar. Sonra Safâ
ile Merve arasında sa'y yapar. Saçlarını kestirdikten sonra ihramdan çıkar,
günlük elbisesini giyer. Arafat'ta vakfe yapmak üzere Mekke'den ayrılıncaya
kadar günlük elbisesiyle ibadetlerini yapar.
Zilhicce'nin sekızınci
günü Mekke'de tekrar ihrama girer. "Ya Rabbi, ben hac yapmak istiyorum. Onu
bana kolaylaştır ve onu benden kabul et" diye niyet eder. Yalnız hacca niyet
etmiş olan kimse gibi hac menâsikini (hacla ilgili yapılması gereken işleri)
yapar (bk. Hacc-ı İfrat). Hac ile Umreyi birlikte eda etmeye muvaffak
olduğundan dolayı, şükür olmak üzere bir kurban keser. Bu kurbanı kesmek
vacibtir, Akabe cemresi (halk dilinde şeytan) taşlandıktan sonra ve tıraştan
önce Kurban bayramı günlerinden birisinde kesilir. Kurban kesmeye gücü
yetmeyen kimse üç gün, Arefe gününde bitmek üzere, hac esnasında, yedi gün
de bayram günleri çıktıktan sonra veya memleketine döndükten sonra oruç
tutar. Bu da vacibtir.
Temettü Hacc-ı ile ilgili
hükümler Kur'an-ı Kerîm'de Bakara suresinin 196. ayetinde bildirilmiştir:
"Allah için haccı ve
umreyi tamamlayın. Eğer (düşman veya hastalık gibi bir engelle) çevrilmiş
olursanız kolayınıza gelen kurbanı (gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar
başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olan, ya da başından bir
rahatsızlığı bulunan (bundan ötürü tıraş olmak zorunda kalan) kimse,
oruçtan, sadakadan veya kurbandan (biriyle) fidye (verir) güvene
kavuştuğunuz zaman, hac (zamanın)a kadar umre ile faydalanmak isteyen kimse
kolayına gelen kurbanı keser. Kurbanı bulamayan kimse üç gün Hacda, yedi gün
de döndüğünüz zaman olmak üzere tam on üç gün oruç tutar. Bu, ailesi Mescid-i
Haram (civarın)da oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve Allah'ın
cezasının çetin olduğunu bilin" (el-Bakara 196).
Bu ayetten anlaşıldığına
göre: Temettü Hacc'ını, ailesi Mescid-i Haram'da (Mekke ve Mikat dahilinde)
bulunmayanlar yani âfâkîler yapabilir. Temettü haccını yapan kimseye kurban
kesmek vacibtir. Kurban kesmeye gücü yetmeyen kimse üç günü hacda, yedi günü
de hac dönüşü olmak üzere on gün oruç tutar.
Temettü Haccı tatbikatı
hakkında peygamberimiz ve ashabından rivayetler vardır:
İbn Abbâs'a Temettu Haccı
hakkında sorulduğunda O şöyle cevap vermiştir: "Muhâcirler, Ensâr, Peygamber
(s.a.s)'in hanımları Veda Haccı'nda hacca niyet ettiler. Biz de niyet ettik.
Mekke'ye gelince Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Niyetinizi hacla beraber
umre için yapınız. Ancak kurban (hedy) götürmüş veya belirlemiş olan kimse
(böyle yapmasın). " İbn Abbâs diyor ki: "Kâbe'yi tavaf ettik, Safâ ile Merve
arasında sa'y ettik. (Traş olduktan sonra elbiselerimizi giyerek ihramdan
çıktık, kadınlarımızla beraber bulunduk. Peygamber (s.a.s) buyurdu ki:
"Yanında kurban götüren kimseye, o kurbanı yerine ulaştırıncaya (Mina'da
kesinceye) kadar (ihramın yasaklarından) birşey helâl olmaz. " Sonra bize
Terviye günü (Zilhicce'nin sekızınci günü) akşamı hacca niyet etmemizi
emretti. Hac menâsikini bitirince geldik Kâbe'yi tavaf ettik. Safâ ile
Merve'yi sa'y ettik ve bize kurban vâcib oldu" (Mansur Ali Nasıf, et-Tâc II,
123).
Câhiliye devrinde Araplar
hac mevsiminde umre yapmayı en kötü bir amel olarak görürlerdi. Hz.
Peygamber (s.a.s) hem onların bu tatbikatına muhalefet etmek hem de Mekke
dışından hacca gelenlere kolaylık ve ruhsat olmak üzere temettü haccı
tatbikatını bize böylece öğretmiştir.
BAŞA DÖN
HACCIN FEVRİ
VEYA ÖMRÎ OLUŞU
Ebû Hanife, Ebû Yûsuf, iki
görüşten tercih edilende Mâlikîler ve Hanbelîlere göre, hac fevrîdir. Yani
yükümlünün, gerekli şartları taşıdığı ilk yılda haccetmesi gereklidir.
Haccı, yıllar boyunca geciktirirse fâsık olur ve şahitliği reddedilir. Çünkü
haccı geri bırakmak küçük ma'siyettir. Bunda ısrar etmek kişiyi fıska
götürür. Böyle bir kimse hac yapmadan malı telef olsa, borç para alıp
haccetmesi hâlinde, ilâhî mağfirete nail olacagı umulur. Haccın
geciktirilmeden ifasına, hacla ilgili âyetler delâlet ettiği gibi, şu
hadisler de bunu destekler: "Hac yapmakta acele ediniz. Çünkü sizden biriniz
ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez" (Ebû Davûd, Menasik, 5; İbn
Mâce, Menâsik, 1; İbn Hanbel, I, 214, 225). " Bir kimseyi hastalık, açık bir
ihtiyaç, bir sıkıntı veya zalim bir sultan alıkoymaksızın hac yapmazsa;
ister yahudi, isterse hrıstiyan olarak ölsün"(eş-Şevkânî, a.g.e., IV, 284).
Şâfîlere ve imam
Muhammed'e göre, hac ömrî (terâh)dir; Yani, hac için gerekli şartları
taşıyan yükümlü, bunu ilk yılda yapmak zorunda değildir. Ancak bu kimsenin
hac veya umreyi, geciktirmeksizin yapması sünnettir. Çünkü tâat sayılan
amelleri çabuk yapmak, hayırlı işlerde acele etmek İslâm'ın tavsiye ettiği
hususlardandır. Ayette; "Ey müminler, hayır işlerine koşunuz, birbirinizle
yarış ediniz" (el-Bakara, 2/148) buyurulur. Hac kendisine farz olan kimse,
mesken yapma, çocuğunu evlendirme gibi sebeplerle, hatta sebepsiz olarak
haccı başka bir yıla geciktirebilir. Çünkü hac farîzası hicretin altıncı
yılında geldiği halde, Hz. Peygamber bunu, bir özür olmaksızın onuncu yıla
tehir etmiştir. Eğer geciktirmek caiz olmasaydı, bunu onun da yapmaması
gerekirdi. Bu görüş, müslümanlara kolaylık sağlayacağı için daha uygundur.
Çünkü çoğunluk İslâm hukukçularının dayandığı hadisler zayıf olduğu gibi,
haccın, hicretin altıncı yılında Âl-i İmrân Suresinin nüzulü sırasında farz
kılındığında şüphe yoktur (eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I,199; ez-Zühaylî, a.g.e.
III, 17, 18).
BAŞA DÖN
HACCIN HÜKMÜ VE
DELİLLERI
İslâm âlimleri haccın
ömürde bir defa farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Delilleri;
Kitap ve Sünnettir. Kur'an'da şöyle buyurulur:
"Oraya gitmeye gücü yeten
herkese, Allah için Kâbe'yi ziyaret edip haccetmek farzdır" (Âl-i İmrân,
3/97).
"Haccı ve umreyi Allah
için tamamlayın" (el-Bakara, 2/196) "İnsanları hacca davet et ki, gerek yaya
olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vasıtalarla sana varsınlar"
(el-Hac, 22/27)
Hadislerde şöyle buyurulur:
"Şüphesiz Allah size haccı farz kıldı, haccı ifa ediniz" (Müslim, Hac, 412;
Nesaî, Menâsik, 1; Ahmed b. Hanbel, II, 508). " Îslâm beş şey üzerine bina
edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s)'in, Allah'ın
elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât' vermek, Beytüllah'ı
haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak"(Buhârî, İman, l, 2; Müslim, İman,19-22;
Tirmizî, İman, 3; Nesâî, İman, 13).
Hz. Peygamber haccın farz
kılındığını ashab-ı kirâma duyurunca, içlerinden birisi; "Her yıl mı?"
demiş, Resulullah (s.a.s.) susmuştur. Bu soru üç defa tekrar edilince; "
Eğer evet deseydim, hac üzerinize her yıl farz olurdu, buna da güç
yetiremezdiniz" buyurmuştur (Müslim, Hac, 412; Nesaî, Menâsik,1, Ahmed b.
Hanbel, II, 508). İbn Abbas (r.a)'dan yapılan rivayette, soru soranın
el-Akra' b. Hâbis olduğu belirtilir ve şu ilave yeralır: "Kim birden fazla
hac yaparsa bu nafile hac olur" (İbn Hanbel, II, 508; Nesâî, Menâsik,1; eş-Şevkânî,
a.g.e., IV, 279). Bu hadis, haccın farz olarak tekrarının gerekmediğini
gösterir. İslâm hukukçuları, haccın bir defadan fazla farz olmadığı ve fazla
haccın nafile sayılacağı konusunda görüş birliği içindedir (İbnü'l-Humam,
Fethu'l Kadîr, Kahire 1316, II, 122; eş-Şevkânî, a.g.e., IV, 280). Hadiste
şöyle buyurulur: " Hac ve umreyi peşi peşine yapınız. Bu ikisi, körüğün;
demir, altın ve gümüşün pasını yok ettigi gibi, fakirliği ve günâhları yok
eder. Mebrûr haccın sevabı ancak cennettir" (Tirmizî, Hac, 2; Nesâî, Hac, 6;
İbn Mâce, Menâsik, 3). Bazı durumlarda birden fazla hac yapmak gerekebilir.
Adak harcı ve bozulan bir nafile haccı kaza etmek gibi. Bazen hac haram
olur. Haram para ile haccetmek gibi. Bazen de mekruh olur. Hizmete muhtaç
olan ana-babanın iznini almadan haccetmek gibi. Ebeveyn bulunmayınca dede ve
ninelerden, borcunu ödeyecek başka malı bulunmayan borçlu ve kefilin
alacaklılardan izin almaksızın, hac yapması da mekruhtur. Hanefilere göre bu
kerâhet, tahrîmendir.
Hanefî, Şâfiî ve
Mâlikîlere göre, haram para ile yapılan hac, gasbedilen arazide kılınan
namazda olduğu gibi farz veya ikinci defa hac yapılıyorsa nafile olarak
sahih olur. Bu kimsenin üzerinden farz veya nâfile düşer. Hanbeliler ise,
haram malla yapılacak hacca icazet vermezler. Çünkü bu mezhep, gasbedilen
arazide kılınacak namazı da sahih kabul etmez (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi',
II, 223; ez-Zühaylî, a.g.e., III, 223).
BAŞA DÖN
HACCIN ŞARTLARI
Haccın Şartları erkekleri
ve kadınları içine alan genel veya yalnız kadınlarla ilgili özel şartlar
olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar tam olarak bulununca hac ve edası farz
olur. Aksi halde farz olmaz.
Genel Şartlar. Bunlar;
farz oluşunun, sıhhatinin veya edasının şartları kabilinden olur. Müslüman,
akıllı, ergin, hür ve haccetmeye gücünün yeter olması gibi.
1. Müslüman Olmak! Kâfire
hac farz olmaz. İbadeti eda ehliyeti bulunmadığı için, onun yapacağı hac
geçerli değildir. Münkir hac yapsa, sonra İslâm'a girse, ona İslâm'ın haccı
farz olur. Hanefilere göre, kâfir, şeriatın furûu ile muhatap olmadığı için
haccı terkten dolayı hesaba çekilmez. Çoğunluk hukukçulara göre ise o, furû
(İslâmî emir ve yasaklar)a muhataptır ve ahirette bunlardan hesaba çekilir.
2. Ergin ve akıllı olmak:
Çocuk ve akıl hastaları hacla yükümlü değildir. Çünkü bunlar şer'î
hükümlerle yükümlü tutulmamışlardır. Akıl hastasının yapacağı hac veya umre,
ibadet ehliyeti bulunmadığı için sahih olmaz. Bu ikisi hac yapsa, sonra
çocuk büluğ çağına ulaşsa, akıl hastası iyileşse, bunlara hac farz olur.
Çocuğun bülûğdan önce yaptığı hac nafile sayılır. Hadiste şöyle buyurulur:
"Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, gençlik çağına
girinceye kadar çocuktan, şifa buluncaya kadar akıl hastasından" (Ebû Davûd,
Hudud,17; İbn Mâce, Talâk, 15). Akıl hastalığı, bayılma, sarhoşluk ve uyku
ihramı ortadan kaldırmaz (el-Kâsânî, a.g.e., II, 120-122, 160; İbnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, II,120 vd.; el Meydânî, el Lübâb, I,177; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid,
I, 308 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 218-222, 241, 248-250).
3. Hür olmak: Köle, esir
ve mahkûma hac farz değildir. Çünkü hac, süresi uzun, belli bir yolculuğu
gerekli kılan ve yolculuğa güç yetirilmesi şart kılınan bir ibadettir:
Hürriyetten yoksun olan kimsenin bunu ifa etmesi mümkün olmaz.
4. Vakit: Arafat'ta vakfe
ve ziyaret tavafı için belirli vakitlere yetişmedikçe hac farz olmaz. Şu
ayetler haccın vakitli bir ibadet olduğunu gösterir: " Sana yeni doğan aylan
(hilaller) sorarlar. De ki: "O, insanların faydası için vakit ölçüleridir"
(el-Bakara, 2/189). " Hac ayları bilinen aylardır" (el-Bakara, 2/197).
Hanefi ve Hanbelîlere göre, hac ayları; Şevvâl, Zilkâde ve Zilhicce'nin ilk
on günüdür. Buna Abadile adıyla anılan (İbn Mes'ud İbn Abbâs, İbn Ömer ve
İbnü Zübeyr)'den nakledilendir. "En büyük hac (hacc-ı ekber) günü, kurban
bayramı günleridir" hadîsi delil olarak gösterilir (Buhârî, Hac, 33, 34,
Umre, 9; Müslim, Hac, 123; Nesâî, Menâsik, 77; Dârimî, Menâsik, 38; Muvatta
; Hac, 63).
Bu sürenin dışındaki
vakitler, farz hac için ihrama girmeyi ve haccın rükünlerini ifaya elverişli
değildir. Ancak hac niyetiyle ihrama, bu aylardan önce girilse, ihram
geçerli ve yapılacak hac sahih olur. Delili: "Hac ve umreyi Allah için
tamamlayınız" ayetidir (el-Bakara, 2/196). Bu durumda hac ayları girmedikçe
hac fiillerinden birşey yapmak caiz olmaz. Hanefilere göre ihram bir şart
olup, bunun öne alınması, abdestin namaz vaktinden öne alınması gibidir.
Çünkü ihram, hac yapacak kişinin kendisine bazı şeyleri yasaklaması ve bazı
şeyleri de gerekli kılmasıdır. Yine bu, ihramı, Mîkat'tan önce başlatmak
gibi olur. Bununla birlikte hac aylarından önce ihrama girmek mekruhtur. İbn
Abbâs'ın (ö. 68/687) naklettiği; "Hac için, ancak hac aylarında ihrama
girilmesi sünnetlerdendir" hadisi delildir (Buhâri)
Mâlikîlere göre, hac
ayları tam üç aydır. İhramın vakti, Şevvâl'in başından, yani Ramazarı
bayramının ilk gecesinden itibaren başlar, Kurban bayramı sabahı şafak
sökünceye kadar devam eder. Bir kimse bayram sabahı şafak sökmezden önce,
bir an, ihramlı olarak Arafat'ta dursa hacca yetişmiş olur. Geride ziyaret
tavafı ve sa'y gibi ibadetler kalır (İbnü'l-Hümâm, a.g.e., II, 220 vd.; İbn
Kudâme, el Muğnî, III, 271; eş-Şirâzî, el Mühezzeb, I, 200; ez-Zühaylî, a.g.e.,
III, 63-65).
5. Haccı ifaya gücünün
yetmesi (istitâa). Bu; beden, mal veya yol emniyeti ile ilgili olabilir.
Ayette, "Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe yi ziyaret edip
haccetmek farzdır" (Âl-i İmrân, 3/97) buyurulur. Ayetteki "hacca yol
bulabilen, hacca gitmeye gücü yeten" ifadesi Hanefîlere göre "bedenî, mâlî
ve emniyet" unsurlarını kapsamına alır. Bunlar haccın edasının şartlarını
oluşturur.
a. Beden sağlığı ve
sağlamlığı. Buna göre; yatalak, hasta, kör, felçli, iki ayağı kesik, binit
üzerinde kendi başına duramayan yaşlı kimse, tutuklu bulunan ile zalim
yöneticilerin hac için vize vermediği kimseler üzerine hac farz olmaz. Çünkü
Allahu Teâlâ, haccın farz olması için "gücün yetmesi"ni şart koşmuştur. İbn
Abbâs "istitâa"yı yol azığı (zâd) ve binit (râhile) olarak tefsir etmiştir.
Ayette, "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez"
(el-Bakara, 2/286) buyurulur.
b. Gerekli maddî güce
sahip olmak. Bu yolda tüketeceği yiyecek ve oraya varabilmek için bineceği
vasıtadan ibarettir. Buna göre, bir kimseye haccın farz olabilmesi için, hac
süresince hem kendisinin, hem de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin
nafakalarını ve nakil vasıtasını temin gücüne sahip olmalıdır. Mekkeliler ve
Mekke çevresinde oturanlar için nakil aracına sahip olmak şart değildir;
yaya yürüyecek durumda bulunmaları yeterlidir.
c. Yol emniyeti. Haccın
farz olması için yol güvenliğinin bulunması şarttır. Bu, Ebû Hanife'ye göre,
vücûbunun, bazılarına göre ise edasının şartlarındandır.
Kadın için yol emniyeti;
beraberinde neseb veya sihrî (evlilikle doğan hısımlık) hısımlardan fâsık
olmayan akıllı, ergin veya murâhık (12 yaşla buluğ arası erkek çocuğu)
mahrem birisinin veya kocasının bulunmasıyla gerçekleşir. Kadının yanında
kocası veya mahrem bir hısımı olmaksızın, Mekke'ye üç gün üç gece (sefer
mesafesi) ve daha uzak yerden gelerek hac yapması tahrîmen mekruhtur. O,
mahremsiz hac yaparsa kerâhetle birlikte caiz olur. Mahremin bulunması vücûb
şartıdır. Eda şartı diyenler de vardır. Günümüzde yaygın fesat sebebiyle,
kadın süt erkek kardeşiyle yolculuk yapamaz. Çünkü genç sıhrî hısımlarda
olduğu gibi, süt hısmıyla başbaşa kalmak (halvet) mekruhtur. Şâfiîler buna
"kadının, kafilede güvenilir diğer kadınlarla birlikte hac yapabileceği"
esasını ilave ederler (el-Kâsânî, a.g.e., II, 121-125; el-Meydânî, el-Lübâb,
I,177; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, II,194-199; eş-Şîrâzî, a.g.e., 196-198;
ez-Zühaylî, a.g.e., III, 25-32).
BAŞA DÖN
HACCIN SIHHATİNİN
ŞARTLARI
Yapılacak haccın geçerli
olması için dört şartın bulunması gereklidir:
1. İslâm: Haccın, hem farz
olma ve hem de sıhhat şartıdır.
2. Özel yerler: Arafat ve
Kâbe.
3. Özel vakit: Arafatta
vakfe, arafe günü zevalden itibaren, Kurban bayramı sabahı şafak sökünceye;
ziyaret tavafı ise, bayram sabahından, ömür sonuna kadar yapılabilir. Ancak
ziyaret tavafını bayramın ilk üç gününde yapmak vacib olduğu için, ziyaret
tavafını bundan sonraya bırakana, vacibi terkettiği için, kurban kesmek
gerekli olur.
4. İhram: Hac veya umre
niyetiyle, diğer zamanlarda helâl olan bir kısım, fiil ve davranışları,
kişinin kendisine hac veya umre süresince haram kılması demektir. Halk
arasında ihramlı erkeğin örtündüğü iki parça örtüye de "ihram"
denilmektedir.
BAŞA DÖN
HACCIN YALNIZ KADINLARLA İLGILI ÖZEL ŞARTLARI
Kadınlarla ilgili iki şart
vardır.
1. Hacda yol arkadaşının
bulunması:
Hac yapacak kadının
yanında kocası veya mahrem bir hısımının bulunması gereklidir. Aksi halde
kendisine hac farz olmaz. "Kadın, yanında mahrem hısımı bulunmadıkça üç
günden fazla yolculuk yapamaz" (eş-Şevkânî, a.g.e, IV, 290). "Bir kadın,
yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın" (eş-Şevkânî, a.g.e, IV, 491)
hadis-i şerifleri buna delildir. Şâfiîler ise, kadına, güvenilir kadınlarla
birlikte olunca, haccı gerekli görürler. Yol arkadaşı olarak tek kadın
yeterli değildir. Mâlikilere göre ise, kadın, yalnız kendilerine emanet
edilmiş kadın arkadaşları veya yalnız erkekler yahut da erkek-kadın karışık
bir toplulukla birlikte hac yapabilir. Bu iki mezhebin dayandığı delil;
"Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe yi ziyaret edip haccetmek
farzdır" (Âl-i İmrân, 3/97) ayetinin genel anlamıdır. Bu yüzden, kadın
kendisi aleyhine kötülükten güvende olunca, ona hac gerekli olur.
Mahrem hısım ifadesi,
nesep, süt veya sıhrî hısımlık yüzünden kendisiyle evlenmek ebediyyen haram
olan kimseleri içine alır. Oğul, torun, baba, dede, süt oğul, süt kardeş,
damat, kayınpeder gibi. Kızkardeşin, hala veya teyzenin kocası olmak geçici
evlenme engeli doğurduğundan, eniştelerle hac yolculuğu caiz olmaz.
Şâfiî ve Mâlikîlerle diğer
fakihler arasındaki bu görüş ayrılığı, bir farzı ifa için yapılacak
yolculuğa mahsustur. Hac yolculuğu böyledir. İhtiyârî yolculuklar icmâ' ile
buna kıyas edilmez. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir erkek, bir
kadınla yanlarında mahrem bir hısımı bulunmadıkça yalnız kalmasın. Kadın,
yanında mahrem hısımı bulunmadıkça yolculuk yapamaz." Bir adam kalktı.
"Ey Allah'ın elçisi, karım
hac yolculuğuna çıktı. Ben ise falanca gazveye yazıldım. Hz. Peygamber şöyle
buyurdu: "Git ve karınla birlikte haccet" (Buhârî, Nikâh, III, Cihâd,140,181;
Müslim, Hac, 424).
2. İddetli Olmaması
Hac yapacak kadının
boşanma veya vefattan dolayı iddetli olmaması gereklidir. Çünkü yüce Allah
şu ayetle iddetli kadınların evden çıkışını yasaklamıştır: "Boşadığınız
kadınları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar" (et-Talâk, 65/1).
Haccın başka bir vakitte edası mümkündür. İddet ise ancak özel bir vakitte
sözkonusu olur (ez-Zühaylî, a.g.e, III, 36,37).
İslâm'da haccın bazı
engelleri vardır, bu engeller İslâm âlimleri tarafından şöyle tesbit
edilmiştir.
1. Ebeveyn: Ana veya baba
Mekkeli olmayan çocuğunu nafile hac veya umre için ihrama girmekten
alıkoyabilir. Ancak bu ikisi farz hacca engel olamaz. Çünkü ebeveyne hizmet,
bir cihaddır. Farz hacda ana babadan izin almak sünnettir.
2. Evlilik: İslâm
hukukçularının çoğunluğuna göre, koca, karısının farz haccına engel olamaz.
Çünkü bu, ilk yükümlülük yılında (fevrî') farz olmuştur. Şâfiîlere göre ise,
koca, karısını farz veya sünnet hacdan alıkoyabilir. Çünkü kocanın hakkı
önceliklidir. Hac ibadeti ise ömür boyu ifa edilebilir.
3. Kölelik: Efendinin
kölesini farz ve sünnet hacdan alıkoyma hakkı vardır. Ancak köle onun
izniyle ihrama girmişse, artık hac veya umreyi tamamlamasına engel olamaz.
4. Hapis: Haksız olarak
veya maddî sıkıntı içinde olduğu halde bir borçtan dolayı hapiste bulunmak
hac engelidir.
5. Borçluluk: Vâdesi gelen
borcunu ödemek için başka bir malı olmayan borçlunun hac yapmasına, alacaklı
engel olabilir. Vâdesi gelmeyen borçlar hac engeli teşkil etmez.
6. Hacr altında bulunmak:
Sefîh olan kimse veli veya vasînin izni olmadıkça hac yapamaz.
7. İhsâr: Hac veya umre
için ihrama girmiş olan kimsenin, düşmanın engel olması veya hastalık gibi
bir sebeple hac veya umreyi tamamlayamadan ihramdan çıkmak zorunda
kalmasıdır. Böyle bir engelle karşılaşan kimseye de "muhsar" denir. Ölüm
veya malını 'verme dışında engeli aşmaya gücü yetmeyen, hacı, engelin
kalkması umulan bir süre bekledikten sonra ihramdan çıkabılir. Ancak bu
durumda kurban kesmesi gerekir.
8. Hastalık: Bir kimse
ihrama girdikten sonra hastalansa, Ebû Hanife'ye göre, muhsar sayılır ve
ihramdan çıkabılir. Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise; ihramda iken
hastalanan kimse, uzun sürse bile, iyileşinceye kadar ihramlı olarak kalır
(el-Kâsânî, a.g.e, II, 130, İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 240; İbn Âbidîn, a.g.e,
II, 200):
BAŞA DÖN
HACCÜ'L-KIRAN,
HACCÜ'L-İFRAD VE HACCÜT-TEMETTU NE DEMEKTIR?
Haccın üç çeşidi vardır.
1- Haccü'l-Kıran, hac ve
umre niyetini getirerek her ikisini birlikte eda etmektir.
2- Haccü'l-İfrad, hacc
niyetini getirip önce onun menasikini ifa etmektir. Bayram günlerinden sonra
da umre menasiki eda edilir.
3- Temettü ise, önce umre
niyetini getirip menasiki eda etmek. Bilahare Arafata çıkılacağı gün
Mekke'de hacca niyet edip menasikini eda etmektir. Afaki yani mikat
haricinden gelen kimse bunlardan istediğine niyet edebilir. Üçü de caizdir.
Haccü'l-İfrad için kurban kesilmez. Temettü ve Kıran için kurban kesmek icab
eder.
BAŞA DÖN
HÂCET NAMAZI
Herhangi bir ihtiyacı olan
kişinin, bu ihtiyacının giderilmesini Allah'tan dilemeden önce kıldığı
namaz. Kur'ân, "Sabırla ve namazla Allah'tan yardım dileyin"(el-Bakara,
2/45) buyurur. Mü'minler; yalnız Allah'a kulluk etmek ve yalnız O'ndan
yardım dilemekle yükümlüdürler (el-Fâtiha, 1/4). Bu nedenle bir ihtiyaç
içindeki insanın namaz ve dua ile Allah'a yönelmesinden, O'ndan yardım
dilemesinden daha mâkul birşey olamaz. Hâcet namazı bu yöneliş ve dilemenin
bir mukaddimesi niteliğindedir.
Mendûb olan hâcet namazı,
yatsı namazından sonra iki, dört ya da on iki rekât olarak kılınır. Hz.
Peygamber'den gelen bir rivâyete göre hâcet namazının ilk rekâtında
Fâtiha'dan sonra üç defa Âyetel-Kürsî, diğer rekâtta (ya da rekâtlarda) da
Fâtiha'dan sonra birer defa İhlâs ve Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûreleri
okunur.
Hâcet namazı bitince
Allah'a hamd ve senâ, Rasûlullah'a salât ve selâmdan sonra bir hâcet duası
okunması sünnettir. Çeşitli hâcet duaları vardır. Bunlardan birisi,
"Allah'ım, senden hidâyet ehlinin başarısını, yakîn ehlinin amellerini,
tövbe ehlinin öğütleşmesini, sabır ehlinin azmini, korku ehlinin ibâdetini,
ilim ehlinin irfânını isterim ki, senden gereği gibi korkayım. Allah'ım,
senden öyle bir korku isterim ki, o beni sana isyandan menetsin; tâ ki, sana
itâat ile öyle amel edeyim ki, onunla senin rızana ereyim; senden korkarak
içtenlikle sana döneyim; sırf senin sevgini kazanmak için hâlis nasihat
edeyim; her işte sana güvenip sana dayanayım; sana güzel zan besleyeyim.
Nûrun yaratıcısı Allah'ı tesbih ederim" anlamındaki "Allahümme innî es eluke
tevfîka ehlil-hudâ ve amele ehli'l-yakîni ve munâsehete ehli't-tevbeti ve
azme ehli-s-sabri ve cidde ehli'l-haşyeti ve talebi ehli'r-rağbeti ve
teabbude ehli'l-vera'i ve irfâne ehli'l-ilmi hattâ ehâfek. Allahume innî
es'eluke mehâfeten tahcizuni an masiyetike hatta a'mele bi ta'atike amelen
estehikku bihi rıdâke ve hattâ unâsihake bi't-tevbeti havfen minke ve hattâ
uhlise leke'n-nasîhate hubben leke ve hattâ etevekkele aleyke fi'l-umûri ve
husni zannin bike. Subhâne hâliki'n-nûr" duasıdır. Hâcet duası okunduktan
sonra Allah'tan ihtiyacın giderilmesi yolunda dilekte bulunulur. Hâcet
namazı mendubdur (Fetâvây-i Hindiyye, Beyrut 1400, I, 112). Hz. Peygamber
(s.a.s.)'den rivâyet edilen bir başka hâcet duası ise şöyledir: "Hiçbir ilâh
yoktur (bütün putları ve tağutları reddederim). Yalnız ve yalnız halîm ve
kerîm olan Allahü Teâlâ vardır. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ'ya
mahsustur. Allah'ım, senden rahmetinin işlerini, mağfiretinin hasletlerini
ve her iyiliğinin ihsânını taleb ederim. Her günahtan da selâmetimi,
kurtuluşumu istirham ederim. Bağışlanmamış bir günah ve giderilmemiş bir
kederi benden bırakma. Bir de kendisinde senin rızan olan bir işi yerine
getirilmemiş bırakma, ey merhamet edenlerin merhametlisi..." (Tirmizî,
Sünen, Hadis No: 479). Mâlum olduğu üzere günümüzde mü'minlerin en büyük
hâceti; İslâm ahkâmının yeryüzünde galip gelmesidir.
BAŞA DÖN
HACİZ, HACZ
Ayırmak, bölmek; Islâm
hukukuna göre, borçlunun malına hâkim kararı ile el koymak.
Fıtratının gereği olarak
yaptığı işlerde iradesine göre hareket etme serbestisinde bulunan insan bu
serbestisini aklî yetenekleri var olduğu sürece devam ettirir. Ancak akıl ve
şuur ile ilgili bir kısım noksanlıklarında şahsın adına faaliyette bulunması
hem kendine hem de ilgili bulunan bir başkasına zararı olacağı nedenle Islâm
hukuku bu şahsı "hacr" altına alır.
Hacr, lügatta engel olmak
demektir. Islâm hukukunda hacr, bir kimseyi sözle olan tasarruflarından
alıkoymaktır. Hukukî ifadeyle "bir muayyen şahsı tasarruf-ı kavlîsinden men
etmektir ki, o şahsa bu hacr'den sonra "mahcur" denir. Tasarruf-ı kavlîden
men, o tasarrufu hükümsüz, gayrı sâbit ve gayr-ı nâfiz addetmektir (Mecelle,
mad, 942). Bir şahsın "hacr" altına alınması için çocukluk, cinnet h |