|
İÂRE
Ödünç verme, nöbetleşme,
birbirinden alma, süratle gidip gelme.
Karşılıksız olarak ve
dönülebilecek şekilde bir kişiye sözleşme esnasında faydalanması için
verilen mal anlamında bir fıkıh terimi.
Ödünç verme akdi,
tarafların sözlü ifadeleri (icab-kabul) veya karşılıklı olarak alıp verme
yoluyla yapılır.
Ödünç vermenin sıhhatli
olabilmesi için gerekli şartlar şunlardır:
1- Ödünç veren ve alan
kişiler akıllı veya mümeyyiz olmalıdırlar. Mümeyyiz olmayan çocuğun veya
delinin ödünç alıp vermesi câiz değildir. Çocuğun bâliğ olması şart değildir
(elKâsani, Bedâyiu's-Sanâyi, VI, 214).
2- Ödünç verenin izni,
ödünç alanın kabzı olmalıdır. Kabzedilmeyen bir mal ödünç verilmiş olmaz.
3- Ödünç veren, verdiği
malın menfaatine sahip olmalıdır.
4- Ödünç veren, ödünç
vermeye zorlanmamış olmalıdır.
5- Ödünç verilen mal,
helâk edilmeden faydalanmaya elverişli olmalıdır.
6- Ödünç verme akdinde,
zaman yer, ne yönden ve kimlerin yararlanacağı belirtilir veya belirtilmez.
Belirtilmemiş ise ödünç alan o malı istediği zaman, dilediği yerde ve arzu
ettiği şekilde kullanabilir ve istediği kimseye ödünç olarak da verilebilir.
şayet sözleşme esnasında zaman, mekân, faydalanma şekli ve faydalanacak
kişiler sınırlandırılmış ise, ödünç olarak da verilebilir. Şayet sözleşme
esnasında zaman, mekân, faydalanma şekli ve faydalanacak kişiler
sınırlandırılmış ise, ödünç alanın buna uyması gereklidir. Malı ödünç alanın
bir hatası olmaksızın zayi olursa ödünç alanın bunu tazmin etmesi gerekmez.
BAŞA DÖN
İBADET OLARAK KIRAAT
Ibadetler ya sırf malîdir
: Zekât, öşür, keffaret... gibi. Ya sırf bedenîdir: Namaz, oruç, itikâf,
Kur'ân okumak, zikrullah yapmak gibi.Ya da hem malî, hem de bedenîdir : Hac
gibi...Hâfizü'd-Dîn en-Nesefi'nin ifadesine göre niyâbet (başkası adına
yapma), malî olan ibadetlerde acz halinde de, kudret halinde de
câizdir.Bedenî ibadetlerde hiçbir halde câiz değildir.Hem bedenî, hem de
malî (mürekkep) ibadetlerde ise, sadece acz halinde câizdir ve aczin ölüme
dek uzanan devamlı bir acz olma şartı vardır. (Nesefi, Kenzü'd-dekâik (Tebyîn
ile) ll/85.)
Imâm Zeylâ-î bunu şöyle
açıklar :"Zira malî ibadetlerden maksat, muhtacın ihtiyacını gidermektir. Bu
ise bizzat mükellefin fiili ile hasıl olabileceği gibi, nâibinin fiili ile
de hasıl olabilir. böylece imtihanın özelliği yine tahakkuk etmiş olur.
Dolayısı ile her ikisi de eşittir. bedenî ibadetlerde ise niyabet hiç bir
halde câiz değildir. Zira bunlardan maksat, Allah'ın (c.c) rızasını talep
amacıyla, nefs-i emmâreyi güçsüz düşürmektir. Çünkü o Allah'a (c.c) düşman
olarak ortaya atılmıştır. Hadîs-kudsîde, "Nefsine düşman ol! Zira o Bana
düşman olarak dikilmiştir." buyurmaktadır.İşte bu gaye, nâibin fiili ile
aslâ hasıl olmaz. Dolayısı ile böyle ibadetlerde bir fayda temin
etmediğinden dolayı niyabet cereyan etmez. (Zeylaî N/85) Bu yüzdendir ki,
müctehit imamlar, ölmüş birisi yerine hiç kimsenin namaz kılamayacağında ve
oruç tutamayacağında müttefiktirler. Bizim mezhebimizde, diri olması halinde
de durum aynıdır. Binaenaleyh, bu durumda ücretle tutmanın câiz olmayacağı
daha açıktır. Zira niyabet isti'cardan kolaydır." (Ibn,'Abidîn, Sifa'ul-alîl,
s.165.) Imâm Birgivî de "Ikâzu'n-Nâimîn" adlı risâlesinde:"Sadece bedenî bir
ibadet olup, bir vesile olmayan namaz, oruç, Kur'ân okumak. Tehlil, tesbih,
tekbir ve tasliye gibi bir ibadete; bir mal almak amacıyla, sevabını da
verdiği, sadece bu sevabın kendisine ulaşması için verene bağışlamak
niyyetiyle koyulmak ve başlamak, ne Islâm mezheplerinden bir mezhebde, ne de
semâvî dinlerden birinde câizdir." (Ibn ‚Abidin, Şifâ'ul-‚alîl, s. 174.)
der.
BAŞA DÖN
BİR
ERKEK KADIN İÇ ÇAMAŞIRI SATABİLİR Mİ?
Bu konuda fıkıh
kitaplarımızda bulabildiğimiz mâ'lûmatlar şunlardır: Bir şeyin
alım-satımının yapılabilmesi için onda aranân şartlardan biri de o şeyin
"mâl-i mütekavvim" olmasıdır.(bk.. Mecelle md.199) "Mâl-i mütekavvim" olması
demek, onunla yararlanmanın mübah olması ve el altında bulunması
demektir.(bk. Mecelle md.127) Bununla beraber diğer şartlarını da üzerinde
bulunduran(Mevcut, teslim edilebilir ve malum olması gibi. bk. meceIle
md.197-204) bir satış eşyasının alım-satımı normal hallerde câizdir.
Ancak meselâ bıçâk, "Mütekavvim"
bir mal olmakla beraber, "çabuk, şu bıçağı bana sat, falancayı öldürecegim"
diyen birine o bıçağı satmak uygun olmaz. Çünkü bu, şerre ve kötülüğe yardım
etmek demektir. Bu durumda sahibi o bıçağı satarsa, şartları bulunduğu için
alım-satım sahih, aldığıpara da helaldır ama, aynı zamanda bir günah
işlemiştir. İşte böyle, bir helalle bir haramın çatıştığı yerde haramdan
kaçılır, varsın helâl da işlenmemiş olsun. "Def i mefâsid celb-i menâfi'den
evlâdır"( Mecelle md. 30) Allah (cc.) "Iyilik ve takvada yardımlaşın, günah
ve düşmanlıkla yardımlaşmayın" ( Mâide (5) 2) buyurur.
Işin bir bu yönü vardır.
Bir de İslam'ın müslümanın şahsiyetine verdiği diğer yönü vardır. "Kim hangi
kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır"(Ebu Davud, libas 4; Ahmed N/50)
buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerif çok büyük psikolojik gerçeklere işaret eder.
Insanlar sevdiklerini ve üstün gördüklerini takdir ederler, onları görmekten
hoşlanırlar, ruh ve duygu dünyâları onlarla meşgul olur. Derken düşünceleri;
arkasından kiyafetleri, hattâ fizikî görünümleri, karakterleri ve
şahsiyetleri onlarla benzeşir. İşte bütün bunlardan ötürü denmiştir ki: .
"Ayakkabıcı veya terziye
fasıkların giydiği bir model ve kiyafet ısmarlansa ve ısmarlayan buna
normalinden de fazla ücret vermeyi teklif etse bunu kabul etmesi hoş
değildir, çünkü bu masiyet ve günaha yardım etme demektir."(Kâdihân NI/404)
"Bir ayakkabıcıya birisi,
mecûsilerin ya da fâsıkların modeli olarak bilinen bir ayakkabı ısmarlasa,
ücretini de fazlasıyla verse, dikmesi uygun olmaz, denmiştir. Kezâ, terziye
de fâsıkların giydiği bir model ısmarlansa, onun dikmesi de ugun değildir "(Kâdîhan
NI/426)
"Fâsıkların giymekte
olduğu kiyafet istenirse yapmaz."(Bezzâziye VI/359)
"Eğlence aleti yapacağını
bildiği insana belli bir ağacı satmak, bir zaruret olmaksızın giyeceğini
bildiği erkeğe ipek satmak, eşkiya ve yol kesicilere silah satmak da
böyledir. Alım-satımın şartları ve rükünleri mevcut olduğu için, alım-satım
sahihtir ama, bunu yapan günahkârdır. Cumhurun görüşü budur."(Mustafa Saîd
el-Hinn, Eserü'1-Ihtilâf 375 (Ibn Kudâme, Mugni IV/222' Ramli, Nihayetü'1-muhtâc
NI/454-455 ten) "Kuyumcunun (sadece erkeklerin kullanabileceği) altın yüzük
imal etmesi ve satması günahtır." (Muhammed Sirbinî el-Hatib, Mugnil-muhtâc
I/307)
BAŞA DÖN
"Kasap, (kuruyemişçi),
ekmekçi vb. içki mezesinde kullanılacağını bildikleri mallarını satamazlar.
Sadece içki kadehi olarak kullanılan kaplar da böyledir. Erkeğe, kendisinin
giyeceğini bildiği ipegi satamaz, ama kadına satar: Kumar oynamaları için
çocuklara ceviz satamaz..."(Ibn Kudâme, el-Mugnî IV/246)
Durum böyle olunca, mesela
mayo, özellikle de kadın mayosu satmak uygun olmaz. Çünkü normal olarak mayo
sadece yüzerken giyilir ve örtünmesi gereken yerleri tamamen örtmez.
Örtünmeye riâyet etmemek fısktır, örtünmeyen de (kadın olsun, erkek olsun)
fâsıktır. Fâsıka, fıska ait birşey satmak ise günahtır.
Ama diğer kadın ya da
erkek iç çamaşırlarında durum böyle olmayabilir. Çünkü onlar gösterilmemesi
gereken insanlara gösterilmeden de giyilebilirler. Bu yüzden onların
satışının haram olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak çok mahrem
çamaşırları karşı cinslerin imal etmesi veya diğer cinse satması (Allahu
a'lem) mekruh olmaktan da kurtulamaz. Çünkü bu, şahsiyeti zedeler ve hayâyı
ortadan kaldırır. Bu da dolaylı olarak kötülüklere kapı açar. Yani burada
mahzur üçüncü basamaktadır, bu yüzden de mekruhtur denebilir.Ama, meselâ
içki satışında mahzur birinci basamakta, yani esastadır. Onun için burada
hem alışveriş batıldır, gayrı-sahihtir, hem de alınan para haramdır.
Fasıkların sadece fıskta kullanacakları elbise ya da eşyayı satmadaki mahzur
ise ikinci basamaktadır. Bu yüzden alışveriş sahihtir, ancak bu muameleyi
yapmak haramdır ve günahtır. Daha önce geçen örneklerde olduğu gibi.
Şapka üretimine ve
satımına gelince: Şapka bugün artık Islama muhalefet için, yani fısk için
giyilen bir kıyafet olmaktan çıkmıştır, bu yüzden yapılmasında ve alınıp
satılmasında bir mahzur kalmamıştır denebilir. Mazıyi hatırlayanların takva
yönünü seçmeleri ise ayrı bir husustur.
Fötr şapka için ise aynı
şeyi söylemek zordur. Çünkü onun bazı tipleri hâlâ Islam dışı inanç
sistemlerini temsil ediyor.
Sonuç olarak diyebiliriz
ki, edebini ve hayasını hâlâ muhafaza eden kadınların özellikle iç
çamaşırlarını (sütyen dahil) bütünüyle kendilerinin dikmeleri gerekir. Bu
ekonomik açıdan da önemli bir konudur. Ikinci derecede ise hiç olmazsa,
erkeklerden satın almamalıdırlar. Keza erkekler de bu tür ihtiyaçlarını
kadınlardan temin etmemelidirler.
Çarşıda pazarda
dalgalandıra dalgalandıra iç çamaşırı seçen, erkek eczacılardan zevkine ve
kalıbına göre Orkid beğenen kadınlar eğer birşey kaybetmediklerini
sanıyorlarsa, kaybedecek birşeyleri yokmuş demektir.
İCÂRE
Kiraya vermek, menfaatin
satımı yararlanılması şer'an mübah olan bir şeyden, bir bedel karşılığında
belli bir süre yararlanmak üzere yapılan akit. Aynı kökten gelen isti'câr
ise kira ile tutmak anlamındadır.
Icârede akdin konusu
yararlanma olup, konu bakımından ikiye ayrılır.
1- Herhangi bir menkul
veya gayr-i menkulden yararlanmak üzere yapılan kira sözleşmesi. Bina,
elbise ve hayvan kiralama gibi.
2- Insanın, başkası için
çalışması üzerine yapılan kira sözleşmesi ki, buna "iş akdi" veya "hizmet
sözleşmesi" denir. Ücret veya maaş karşılığı işçi yahut memur çalıştırmak,
sanatkâra ücretle iş yaptırmak gibi.
Bir şeyin aynını
(kendisini) istihlâke yönelik icâre akdi geçerli değildir. Ağaç ve üzüm
bağlarını meyvesi; hayvanı sütü, yağı veya yapağısı için kiralamak gibi.
Yine altın, gümüş, nakit para, yiyecek ve içecek maddeleri gibi
kendilerinden yararlanmak ancak tüketmek suretiyle mümkün olabilen şeyler de
kira akdine elverişli değildir. Çünkü icârede akdin konusu, şeyin kendisi
değil, o şeyden yararlanmadır. Bu "kendisinden aynı devam etmekle birlikte
yararlanmak mümkün ve caiz olan her şeyin, kira akdine konu olması da
mümkündür" şeklinde ifade edilebilir (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', l V,
174; Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VII, 145; Ibn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, V,
l; Ibn Kudâme, el-Muğni, V, 398; Mecelle, mad., 421).
Kira akdinin caiz oluşu
Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır.
Kur'an-ı Kerimde şöyle
buyurulur: "Onlar sizin için çocuklarınızı emzirirlerse, onlara ücretlerini
veriniz" (et-Talâk, 65/6).
Allahü Teâlâ, Şuayb (a.s)'ın
iki kızından hikaye ederek, şöyle buyurdu: "Iki kadından biri; babacığım,
onu ücretli olarak tut. Çalıştırdığın işçilerin en iyisi bu güçlü ve
güvenilir kimsedir, dedi. (Şuayb a.s) dedi; Şu iki kızımdan birisini, bana
sekizyıl ücretli çalışman şartıyla-ki süreyi on yıla tamamlarsan bu senin
bileceğin iştir. Sana nikahlamak istiyorum" (el-Kasas, 28/25-27). Bizden
önceki şeriatlar neshedilmedikleri sürece bizim için de geçerlidir. Bundan
dolayı Musâ (a.s)'ın Şuayb (a.s)'a kira ile çalışması bizim içinde geçerli
bir şeriattır.
Hadislerde şöyle buyurulur:
"Işçiye ücretini teri kurumadan önce veriniz" (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 129
vd.; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 97; eş-Şevkâni, Neylü'l-Evtâr, l V,
292). Burada ücreti verme emri, kira akdinin sahih olduğunu gösterir.
BAŞA DÖN
"Bir isçiyi kiralayan
kimse ona vereceği ücreti bildirsin" (Nesâî, Imân, 44; Zeyd b. Ali, Müsned,
H. No: 654; Zeylaî, a.g.e, IV, 131; eş-Şevkanî, a.g.e, V, 292).
Saîd b. el-Müseyyeb'in
Sa'd (r.a)'dan naklettiğine göre, Sa'd şöyle demiştir: "Biz araziyi iyi ürün
veren kısmı karşılığında kiralıyorduk. Rasûlüllah (s.a.s) bizi bundan
alıkoydu ve bize bunları altın veya gümüş para karşılığında kiralamamızı
emretti" (Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî'den naklen es-Sevkânî, a.g.e, V,
279).
Yukarıdaki ayet ve
hadisler daha çok insanın emeğini belli ücret karşılığında kiralaması ile
ilgilidir. Islâm hukukunda menkul veya gayr-i menkullerin bir bedel
karşılığında kiralanması ile işçi, memur, asker gibi kişilerin işverenle
yaptıkları "memuriyeti kabul etme" veya "iş akdi" aynı nitelikte
sayılmıştır.
Ashab-ı Kiram, icâre
akdinin caiz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insanların bu
akde ihtiyacı vardır. Eşyanın satımı caiz olunsa, yararlanmak için
kiralanmasının da câîz olması gerekir (es-Serahsî, a.g.e, XV, 74; Ibnü'l
Hümâm, a.g.e, VII, 147; el-Kâsâni, a.g.e, IV, 173; Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid,
II, 218; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, 1, 394; Ibn Kudâme, el-Muğnî, V, 397).
Kira akdinin rüknü, icap
ve kabuldür. Islâm hukukçularının çoğunluğu buna, tarafları, ücret ve
yararlanmayı da ilâve eder.
Satım akdinde olduğu gibi,
kira akdinde de dört şart aranır:
Meydana gelme (in'ikad),
yürürlük (nefâz), sıhhat ve lüzum şartları, meydana gelme şartları; akdi
yapanlarla, akdin kendisi ile ve akdin yeri ile ilgili şartlar olmak üzere
üçtür. Kira akdi taraflarının, temyiz kudretine sahip olması gerekir. Akıl
hastaları, gayrı mümeyyiz küçükler kira akdi yapamaz. Ancak Hanefilere göre
mümeyyiz küçük çocuk kira veya iş akdi yapsa, eğer tasarrufa izinli ise ve
bu akitler onun lehine ise, geçerli olur. Şâfiî ve Hanbelîlelere göre ise bu
gibi akitlerde akıl ve buluğ şarttır (Ibn Kudâme, el-Muğnî, V, 398).
Kira akdinin yürürlük
kazanması için mülkün veya velâyetin tam olması gerekir. Bu yüzden fuzûlînin
kira akdi mülk sahibinin icâzet vermesi şartıyle geçerli olur.
Kira ve iş akdinde
tarafların rızası şarttır. Çünkü bu akit, temelde satın akdine benzer. Akdin
konusunun anlaşmazlığa yol açmayacak ölçüde belirli olması gerekir. Kira ve
iş akdinde, akdin konusu yararlanmadır. Yarar yönü belirsiz olursa akit
sahıh olmaz. Çünkü bu, teslime ve teslim almaya engel olur. Akdin konusunu
bilmek, yararlanmanın yerini, konusunu, süresini; sanatkâr veya işçi
kiralamada yapılacak işi açıklamak suretiyle meydana gelir (el-Kâsânî,
a.g.e, IV, 176; Ibn Kudâme, el-Muğnî, V, 398; es-Serahsî, a.g.e, XVI, 43;
eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 396, 401).
Islâm hukukçularının
çoğunluğuna göre kira akdi, uzun olsun kısa olsun, herhangi bir süre için
geçerlidir. Çünkü süre belli olunca, bu süre içinde yararlanmanın miktarı da
bilinmiş olur. Ancak vakıf mallar bundan müstesnadır. Tercih edilen görüşe
göre, bunlarda uzun süreli kiralama caiz olmaz. Çünkü kiracı, süre çok
uzayınca mülk iddiasında bulunabilir. Bu süre gayrı menkullerde üç,
menkullerde bir yıldır. Yetimin malınıkiralamada da aynı hüküm uygulanır (Ibnü'l-Hümâm,
a.g.e, VII, 150).
BAŞA DÖN
Kira akdi, bilirkişinin
kanaatine göre, kiralanan şeyin var olabileceği süre için geçerli olur.
Bundan daha uzun süreyi kapsamaz. Çünkü buna Islâm'da delil yoktur (eş-şîrâzî,
el-Mühezzeb, l, 396; Ibn Kudâme, a.g.e, V, 401).
Aylık kiralamalarda kira
akdi ilk ay için geçerli olur. Diğer aylara girildikçe, akit yenilenmiş
bulunur. Yıl üzerinden yapılan akitlerde de uzama bu prensibe göre olur.
Alış-verişte parayı verip hiç konuşmadan malı teslim alma, fiyatı belli olan
mallarda karşılıklı rıza anlamına geldiği gibi, kira akdi de süre bitince
önceki şartlara göre kendiliğinden uzamış olur. Tarafların süre sonunda akdi
feshetmemesi veya yeni şartlar öne sürmemesi akit sırasındaki şartlara göre
kira akdinin devamına razı olduklarını gösterir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 182;
Ibn Kudâme, a.g.e, V, 409).
Iş akdinde ayrıca
yapılacak işin de belirlenmesi gerekir. Işverenin işçiden yararlanma şekil
ve miktarı şartlara ve örfe göre olur. Ayrıca yapılacak işin meşrû bir iş
olması da gerekir. Şart ve örf yoksa işçiye zarar vermeyecek bir yol
izlenir. Işçiden yararlanma, işin türünün ve çalışma süresinin birlikte
beyanı ile belirli hâle gelir. Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Imam Şâfiî (ö.
204/819) ve bir rivayetle Hanbelîlere göre çalışma süresinin belirlenmesi
yeterli olup, ayrıca yapılacak iş miktarının belirlenmesi caiz olmaz. Aksi
halde iş akdi fâsit olur. Ebû Yûsuf (ö. 182/798)'a, Imam Muhammed (ö.
189/805)'e, Mâlikîlere ve bir rivayette Hanbelîlere göre, süre ve iş miktarı
bir arada belirlenebilir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 184, 185; eş-Şîrâzî, a.g.e,
I, 396; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, IV, 410, 445, 456, 470; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l
Islâmî f; Uslûbihi'l-Cedîd, Dımaşk (t.y), I, 555, 556).
Kira akdinde yararlanmanın
meşrû olması gerekir. Oturmak için ev, ticaret için dükkân, naklıye için
araç kiralamak gibi. Haram bir iş yaptırmak için kira akdi caiz olmaz.
Zulmen bir adamı dövdürmek veya öldürmek kumar oynatmak ve benzeri işler
için adam kiralamak caiz değildir. Yine bir zimmî (Hristiyan, Yahudi) Islâm
ülkesinde bir müslümanın evini veya dükkânını şarap satmak veya kumar
oynatmak için kiralasa, bu akit geçerli olmaz. Çünkü bu ma'siyet için
kiralama otur. Ancak Ebû Hanîfe'ye göre, evi ibâdet (kilise) amacıyla
kiralarlarsa bu caiz olur (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 176; es-Serahsî, a.g.e, XVI,
38; Ibn Kudâme, a.g.e, V, 503).
Kira konusunun,
kiralayanın üzerine farz veya vacipgibi bizzat yapması gereken bir amel
(ibâdet) olmaması gerekir. Bu yüzden; namaz, oruç, hac, imamlık, müezzinlik
ve Kur'an öğretimi ibadet ve tâatler için adam kiralamak başlangıçta caiz
görülmemişken, Hanefîlerde din görevliliği, 13. Miladî yüzyıldan itibaren,
emeğin veya boş zamanın ücret karşılığı kiralandığı bir statüye kavuşmuştur.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ise İslam'ın başlangıcından itibaren
imamlık, müezzinlik, müftülük gibi hizmetlerin ücret karşılığı
yapılabileceğine fetva vermişlerdir (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 184; el-Fetâvâ'l
Hindiyye, IV, 448; el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Çev.: Ali Şafak, s.
210; Ibn Kudâme, a.g.e, VI, 5, VII, 317)
Kira bedelinin, kira
konusu cinsinden bir menfaat olmaması gerekir. Bir evde oturma karşılığı,
kendi evinde oturtma, hizmet karşılığı hizmet, binme karşılığı binme,
ekip-biçme karşılığı ekip biçme gibi. Hanefîlere göre bu fâiz (riba)'e yol
açar. Çünkü onlar nesîe (vadeye bağlı) ribada, akdin haram oluşuna elverişli
olarak, yalnız cins birliğine itibar ederler. Kira akdinde yararlanma parça
parça (zaman ilerledikçe) meydana geldiği için akit sırasında henüz mevcut
değildir. Bu yüzden taraflardan birisinin kabzı (teslim alması) gecikir ve
nesîe ribası gerçekleşir. Şâfiîlere göre ise, cins birliği, tek başına ribâ
sebebiyle akdi haram kılmaz (el-Kâsânî, a.g.e, IV, 194).
BAŞA DÖN
İÇİNDE
İÇKİ SATILAN BİR OTELDE ÇALIŞMAK VEYA ONA MALZEME SATMAK CAİZ MİDİR?
Meyhane ve genelevi gibi
her yönden günah sayılan bir binada çalışmak ve ona malzeme satmak dinen
haramdır. Çünkü binanın biricik gayesi meşru olmayan işlerin işlenmesidir.
Soruda geçen otel meselesi ise bundan farklıdır. Çünkü otel işletmekteki
gaye içki satmak değil, para mukabilinde turist ve misafirleri yerleştirip
barındırmaktır. Başka bir deyimle, otel binasını yapmak ve orada çalışmak
günah değil, içki içirmek günahtır.
El-Fetava'i-Hindiyye bu
gibi şeylere işareten şöyle diyor: "Bir kimse ücret mukabilinde arapça veya
farsça olarak şarkı yazarsa aldığı ücret haram değil, helaldır. Çünkü vebal
onun yazılmasında değil, meşru olmayan bir şekilde okutulmasındadır."
İÇKİ
Aklın sıhhatli düşünme ve
muhakeme yeteneğini gideren, sarhoşluk denilen hale sebep olan içecekler.
Kur'an-ı Kerîm içkiyi
yasaklamış ve haram olduğunu bildirmiştir: "Ey Iman edenler! içki (hamr),
kumar, dikili taşlar ve fal okları Şevtanın işlerinden bir pisliktir" (el-Mâide,
5/90). Ayette geçen hamr kelimesini fakihlerin çoğu aklı gideren bütün
içkileri kapsamına aldığını söylemişlerdir. Hanefiler hamrı şöyle izah
etmişlerdir: Köpüklenip kuvvetlenen yaş üzüm suyu, yalnızca bu tür içkilerin
ismi hamr'dır Bunun dışındaki sarhoşluk veren içkiler hamr kelimesinin
şumûlüne girmez. Bu tür içkiler sarhoşluk verdiği için hamr'a kıyasla
haramdır Fakihlerin çoğunluğu, sarhoşluk veren bütün içeceklerin azının da
çoğunun da haram olduğunu ve hamr kelimesinin kapsamına dahil olduğunu
söylemişlerdir (Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerh, A. Davudoğlu, IX, 247, vd.).
BAŞA DÖN
Içki içmek Islâm'da yasak
olduğu gibi, önceki semavî dinlerde de bu konuda bazı yasaklar
getirilmiştir. Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'ta şu cümleler dikkatıçeker:
"Ve Rab Hârun söyleyip dedi: Sen ve seninle beraber oğulların, toplanma
çadırına girdığınız zaman, ölmeyesiniz diye şarap ve içki içmeyin,
nesillerinizce ebedî kanun olarak, tâ ki, kutsalla, bayağı şeyi ve murdarla
temiz olanı birbirinden ayırdedesiniz" (Tevrat, Levililer, Bab, 10, A. 8,
9-11)
Incil'de bu konuda şöyle
denir: "Onlar yemek yerlerken, Isa ekmek aldı, şükran duası edip parçaladı
ve tâbilerine verdi ve dedi ki: Alın, yiyin, bu benim bedenimdir. Ve bir
kâse şarap alıp şükretti ve onlara vererek dedi ki, bundan içiniz. Çünkü bu
benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen ahdin
kanıdır. Fakat ben size derim: Babamın melekûtunda sizinle taze olarak onu
içeceğim o güne kadar, ben asmanın bu ürününden artık içmeyeceğim" (Incil,
Matta, bab, 26, A:26-29, Yuhanna, A:30:vd.).
Eski Türklerin Islâm'dan
önce Şamanizm'e bağlı oldukları bilinmektedir. Bu dinde genellikle sevinçli
zamanlarda ve kutsama törenlerinde Kımız vb. çeşitli içkilerin içildiği
bilinmektedir (Mehmet Aydın-Osman Cilacı, Dinler Tarihi, Konya 1980, s. 97
vd.).
Islâm'dan önce ve Islâm'ın
ilk devirlerinde, câhiliye Arapları içki içer ve bunu hayatın bir parçası
gibi görürlerdi. Islâm beş şeyin korunmasına büyük önem vermiştir. Bunlar:
Akil, sağlık, mal, ırz ve dindir. Içki içen kimse bu beş unsuru da koruyamaz
duruma düşer. Amerika'da içki aleyhtarlarının kurduğu bir teşkılat
yeryüzünde ilk defa içkiyi kimin yasakladığını araştırır. Ilk yasağın Hz.
Muhammed tarafından ortaya konulduğu anlaşılınca O'nun hatırasına New
York'ta "Muhammed Çeşmesi adını verdikleri bir âbide yaptırırlar (Yeşilay
Dergisi, sy. 441, Ağustos 1970).
Kur'an-ı Kerîm'de içki
yasağı tedrîc prensibine göre gelmiştir.
Mekke'de inen ilk ayette
yasak hükmü yer almaz.
"Hurma ve üzüm ağaçlarının
meyvelerinden içki yapıyor güzel rızık ediniyorsunuz, bunda aklı eren bir
kavim için elbet bir ibret vardır" (en-Nahl, 16/67).
Bundan sonra Hz. Ömer bir
gün Resulullah (s.a.s)'a gelerek şöyle dedi: "Ya Resulullah! Şarap malı
helâk edici ve aklı giderici olduğu malumunuzdur. Yüce Allah'tan, şarabın
hükmünü bize açıklamasını iste. Hz. Peygamber; "Ey Allah'ım, şarap hakkında
bize açıklayıcı beyanını bildir" diye dua edince şu ayet indi:
"Sana içkiyi ve kumarı
sorarlar, de ki. "Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için bazı faydalar
vardır. Ancak günahları faydalarından daha büyüktür" (el-Bakara, 2/219). Bu
ayet inince, bazı sahabîler "büyük günah" diye içkiyi bırakmış bazıları ise
"insanlara faydası da var" diyerek içmeye devam etmişlerdir.
Bir gün Abdurrahman b. Avf
bir ziyafet vermiş, ashâb-ı kirâmdan bazıları da bu ziyafette hazır
bulunmuştu. Yemekte içki de içmişlerdi. Akşam namazının vakti girince,
içlerinden birisi imam olmuş ve namaz kıldırırken "kâfirûn" sûresini yanlış
okumuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Ya Rabbi bize içki konusundaki beyanında
ziyade yap" diye dua etmiş ve daha sonra şu ayet inmiştir: "Ey iman edenler,
siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın"
(en-Nisa, 4/43). Bu surette içki yalnız namaz vakitlerinde olmak üzere
yasaklanmıştır. Artık onu içenler yatsı namazından sonra içiyorlar,
sarhoşlukları geçtikten sonra sabah namazını kılıyorlardı.
BAŞA DÖN
Yine bir gün Utbe b. Mâlik
(r.a) bir evlenme ziyafeti vermişti. Sa'd b. Ebî Vakkas da oradaydı. Deve
eti yediler, içki içtiler, sarhoş olunca da asalet iddiasına kalkıştılar.
Sa'd bu konuda kavmini öven ve Ensar'ı hicveden bir şiir okudu. Ensar'dan
birisi buna kızarak, sofradaki bir deve kemiği ile Sa'd'ı yaraladı. Sa'd da
durumu Resulullah (s.a.s)'a şikâyette bulundu. Bunun üzerine bu konuda kesin
içki yasağı bildiren ayetler indi:
"Ey iman edenler, içki,
kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden bir murdardır.
Bunlardan kaçınınız ki, felaha eresiniz. Şeytan içki ve kumarla aranıza kin
ve düşmanlık sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak
ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el-Mâide, 5/90-91)
Hz. Peygamberin çeşitli
hadisleri bu konuda uygulama esaslarını gösterir:
"Her sarhoşluk veren şey
şaraptır ve her sarhoşluk veren şey haramdır. Bir kimse şarabı dünyada içer
de ona devam üzere iken Tövbe etmeden ölürse âhirette kevser şarabını
içemez" (Müslim, Eşribe, 73).
"Çoğu sarhoşluk veren
şeyin azı da haramdır" (el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, Terc. A. Davudoğlu, lV,
61 vd.).
Hz. Peygamber'e ilaç için
şarap yapmanın hükmü sorulunca; "Şüphesiz şarap deva (ilâç) değil aksine
derttir" (el-Askalânî, a.g.e, IV, 61).
"Ümmetimden bir takım
kimseler, çeşitli adlar koyarak içki içeceklerdir" (el-Askalânî, a.g.e, IV,
61).
Içkinin yasak oluşu icma-ı
ümmetle sâbittir.
Islâm fakihleri bu konuda
görüş birliği içindedirler. Ancak müctehidler arasında bazı içki çeşitleri
üzerinde ihtilaf vardı. Hz. Ömer bu konudaki şüpheleri kaldırmak için, Allah
elçisinin minberinden "aklı perdeleyen her şey içkidir" sözüyle özlü bir
tarif yapmıştır. Buna göre insana aklını kaybettiren ve onu iyi ile kötüyü,
hayırla şerri ayıramaz duruma getiren herşey içki sayılır. Sıvı veya
katıolması sonucu değiştirmez. Afyon, eroin ve benzeri bütün uyuşturucular
aynı niteliktedir. Çünkü bunları kullanan kişilerde aklın fonksiyonları
değişir; uzağı yakın, yakını uzak görür; olağan şeylerden ayrılarak, olmayan
ve olmayacak şeyleri hayal etmeye ve rüyalar denizinde yüzmeye başlar. Bazı
uyuşturucular da vücûdu durgunlaştırır, sinirleri uyuşturur, ruhsal
çöküntülere yol açar, ahlâkı düşürür, iradeyi zayıflatır ve ferdi topluma
faydasız hâle getirir. Işte Islâm dini, fert ve toplum için faydalı olan
şeyleri emrederken, zararlı olanları da yasaklamıştır. İslam'ın yasakları
tıb tarafından incelendiğinde, bunların fert ve toplum yararına olduğu
görülür. Nitekim, içki ve domuz eti gibi yasaklar ilmin ve tıbbın
süzgecinden geçirilmiş, nice maddî ve mânevi zararları uzmanlarca
açıklanmıştır (bk. Yusuf el-Kardâvî, el-Helâl ve'l-Harâm fi'l-Islâm, Terc.
Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 50-53, 75-88).
Islâm, içkinin içilmesini
yasakladığı gibi, müslümanlar arasında ticaretini de yasaklamıştır. Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: "Peygamber (s.a.s) içki konusunda on kişiyi
lanetlemiştir: Sıkan, kendisi için sıkılan, içen, taşıyan, kendisi için
taşınan, içiren, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın
alınan..." (Tirmizî, Büyû', 59; Ibn Mâce, Eşribe, 6).
Mâide suresindeki kesin
içki yasağı bildiren ayet geldikten sonra Allah Resulu uygulama ile ilgili
olmak üzere şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu ayeti
haber alıp da yanında içki bulunan kimse, ondan içmesin ve satmasın..."
(Müslim, Müsâkât, 67; bk. Buhârı, Megâzî, 51; Büyû, 105, 112; Müslim, Büyû,
93; Fer', 8; Ibn Mâce, Ticârât, 11; Ahmed b. Hanbel, II, 213, 362, 512, III,
217, 324, 326, 340; Ibn Kesîr, Muhtaşaru Tefsîri Ibn Kesîr, Beyrut (t.y), I,
544-547).
BAŞA DÖN
İÇKİ İÇENE
SOPA VURULABİLİR Mİ?
Içki içene sopa atılması,
içkinin yasak edildiği ve içkiye götürecek her yolun kapatıldigi bir Islâm
ülkesinde devletin muhakemesi sonunda verilen cezai bir müeyyidedir. Biz
yönetim itibari ile bir Islâm ülkesinde yaşamıyoruz. Her türlü alkollü
içkinin resmî ve gayrı resmî bol bol reklâmı yapılıyor, içilmesi her
fırsatta özendiriliyor. Yılbaşında devletin polisi sarhoşların emrine
veriliyor, "sarhoşum, gel!" telefonları anons ediliyor. Bütün bunlardan
sonra siz içki içene tutar sopa atmaya kalkarsanız dinen bir çelişki ve bir
cinayet işlemiş olursunuz. Zaten devletin fonksiyonları arasında olan cezai
bir mes'elede fertlerin kendi başlarına hareket etmeleri mümkün değildir.
Yani salt bir akademik değerlendirme ile, siz bunu bir Islâm ülkesinde dahi
yapamazsınız. Ancak bugünkü kanunların size bu konuda verdiği bir yetki
varsa onu bilemiyorum.
BAŞA DÖN
İÇKİ İÇME CEZASI (HADD-I ŞÜRB):
Içki içmek Mâide suresi
90. âyetle kesin olarak yasaklanmıştır. Fakat cezası Hz. Peygamberin sünneti
ve uygulamasıyla sabittir. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, içki içene 40
sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer zamanında içki içenler çoğalınca o,
arkadaşlarıyla istişare etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek
vurulmasını kararlaştırdılar (bk. Dârimî, Hudûd,10; A. b. Hanbel, IV, 389).
Içki içme cezası
uygulanabilmesi için içen kimsenin akıllı, ergin müslüman ve konuşabilen bir
kimse olması lâzımdır. Sarhoş olarak yakalanan ve içki içtiği şahidler
vasıtasıyla tesbit edilen kimseye bu ceza uygulanır.
"Rasûlullah (s.a.s)'a
şarab içmiş bir adam getirdiler. Rasûl-i Ekrem: "Ona hadd vurunuz" buyurdu.
Ebu Hüreyre demiştir ki: Bizden bir kısmı eliyle, (bazıları da) ayakkabısı
ve elbisesiyle dövdüler. (Dayaktan sonra) çekilip gidince: Allah seni rüsvay
etsin!' dediler. Peygamber (s.a.s): "Böyle söylemeyiniz, ona karşı şeytana
yardım etmeyiniz' buyurdu" (Buhârî, Hudûd, 4; Müslim, Hudûd, 35; Ebû Dâvud,
35, 36; Tirmizî, Hudûd,14,. 15).
BAŞA DÖN
İÇKİ KAPLARI
Içinde Haram içkilerden
biri bulunan bir kap artık temiz yiyecek ve içecekler için kullanılmaz mı?
Pis olan eşyayı, durumuna
göre çeşitli temizleme yolları vardır. Buna göre içerisine su çekme özelliği
bulunmayan, cam, porselen, maden kaplar üç defa iyice yıkamak ve kurulamak
suretiyle temiz olurlar. Çömlek gibi su çeken kaplar ise pis bir maddeden
temizlemek için yakmak ya da, içinde su kaynattıktan sonra ayrıca yıkamak
gerekir.( Kurtubi VI/78) Sa'lebe'nin naklettiği bir hadiste denir ki; "Ey
Allah'ın Rasûlü, dedim.. Biz ehli kitabın bulunduğu bir ülkedeyiz. Ne
yapalım, onların kaplarında yiyip içebilir miyiz?" Çünkü onlar
tencerelerinde domuz pişiriyor, kaplarında şarap içiyorlardı.( Aynî XVN/211)
Buyurdular ki: "Başkasını bulabiliyorsanız onlarda yemeyin, bulamıyorsanız
onları yıkayın ve onlarda yiyin."( Buhâri, zebâih 4,10,14; Müslim, sayd 8;
Ebû Dâvud, edâhi 23 ve başkaları)
Bu hadise göre başka
kapların bulunması halinde böyle pis kapların kullanılması mekruhtur. Ama
buna rağmen fıkıhçılar, yıkanması halinde -başkası bulunsun bulunmasın-
bunda bir kerahet görmemişlerdir. Bunu, Allahu a'lem, şöyle anlamak gerekir:
Küffâr beldesindesiniz: Onların kaplarınâ kısa bir süre ihtiyacınız olacak.
Bu durumda, varsa kendi kaplarınızı kullanın. Kendinizin varken onlarınkini
kullanmanızın gereği olmaz, kullanırsanız mekruh olur. Ama her nasılsa içine
pis bir madde konmuş olan bir kap atılmaktansa, yıkanıp kullanılması daha
iyidir, onu kullanmak mekruh olmaz. Çünkü malı zâyi etmek haramdır.
BAŞA DÖN
BİR
GAYR-İ MÜSLİME KAMYON, KAMYONET GİBİ VASITA İLE İÇKİ TAŞIMAK CAİZ MİDİR?
Bir gayr-i müslime kamyon
ve kamyonet gibi bir vasıta ile içki taşımak İmam-ı Şafii ile İmameyne göre
haramdır. Çünkü içki sebebiyle Hz. Peygamber'in lanetlediği on kişiden
birisi de içki taşıyandır. Bu aynı zamanda Allah'ın yasakladığı bir şeyin
işlenmesi için yardım sayılır, ancak, İmam A'zam'a göre caizdir. Alınan
ücret de haram sayılmaz (al-Fetava'l-Hindiyye).
Bu ihtilaf, İslam dininde
yasak olan her şeyde caridir. Yani bir şey İslam dininde yasak olduğu halde
müslüman bir kimsenin bir gayr-i müslim için onu taşıması, koruması İmam-ı
A'zam'a göre caiz, diğer imamlara göre caiz değildir. Müftabih olan da
budur..
BAŞA DÖN
İÇKİLİ İNSANIN TERİ
Islâmda pislikler kaba (mugallaza)
ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır ve nelerin kaba, nelerin hafif pislik
olduğu, fıkıh kitaplarımızın daha ilk başında bütün teferruatıyla sayılır,
ahkâmı bildirilir. Burada onlardan birisine dikkat çekmek istiyorum: Bir
şeyin temiz olması, onun illede yenebilmesi demek değildir. Belki, insanın
üzerinde ya da namaz kılacağı yerde bulunması halinde namaza mani olmaması,
temizleyici suya düşmesi halinde suyun temizleyiciliğine mani olmaması,
yiyeceklere ve içeceklere düşmesi halinde onların yenebilirlik özelliğini
bozmaması demektir. Bunu böylece tesbit ettikten sonra: Insan; canlısı da,
cansızı da, küçügü de büyügü de, kâfiri de mü'mini de, hayızlı ve cünüp
olanı da olmayanı da temizdir (Surunbilâlî, Meraki'1-felah (Tahtâvî ile
birlikte) 22; el-Cezîrî, el-Fıkıh ale'l-mezahib, 1/6). Elverir ki, üzerinde
başka pislik bulunmuş olmasın. Ağzı (mesela içki ile) pislenmiş olsa dahi,
bir iki defa tükrüğünü yuttuktan sonra ağzı dahi temiz olur ve artığı pis
olmaz. Ne var ki, Imam Muhammed'e göre tükrük temizleyici olmadığından,
böyle bir insanın artığı mekruh olur(Surunbilâlî, age). Ter ise içilen
sıvının olduğu gibi çıkması demek olmadığından, aynı tahavvüle, kimyasal
değişmeye uğrayarak çıktığından pis değildir. Hatta hayvanlardan da sadece
ve sadece domuzun, bir de köpeğin teri pistir(el-Ceziri, age. I/11).
BAŞA DÖN
İCTİHAD'IN
ŞARTLARI NELERDİR?
İctihad'ın belli başlı
dokuz şartı vardır:
1- Arapça dilini ve
üslubunu bilmek. Çünkü dinin kaynağı Kur'an-ı Kerim ile sünnet-i seniyedir.
Bunlar da arapçadır.
2- Kur'an-ı Kerim'in amm
ve hassını, mutlak ve mukayyedini, nasıh ve mensuhunu bilmek.
3- Peygamberin
sünnet'ini-kavli, fi'li ve takriri olmak üzere bilmek.
4- Hakkında ictihad
edilecek mes'ele ile ilgili icma veya ihtilafı bilmek, icma'ın vuku'unda hiç
şüphe yoktur. Sahabenin bir çok mes'elelerde vaki olan icma'ını hiç bir
kimse inkar edemez. Ancak Ahmed bin Hanbel sahabeden sonra icma'ın vaki
olmadığını söylüyordu. Şafi'i de sahabelerden sonraki icma'ı inkar etmemiş
ise de, bir mes'elede kendisine icma'dan söz edildiği zaman onu kabul
etmiyordu.
5- Kıyas ve kaidelerini
bilmek.
6- Şer'i ahkamın maksat ve
gayesini bilmek.
7- Hakk ile batılı
birbirinden ayırabilecek kadar ölçülü olmak.
8- İctihad'a ve İslam'a
karşı samimi olmak.
9- İnancı sağlam olup
bid'attan uzak olmaktır.
Bundan anlaşılıyor ki,
ictihad kolay bir mes'ele değildir. Herkes ictihad da'vasında bulunmaz. Akıl
ve çevreye veya doğu ve batıdan ithal edilen düşünce ve görülüşlere
istinaden hiç bir kimse İslami konularda ictihad edemez.
İctihad'ın kapısı her
zaman açıktır.
İcthad kapısı, birinci
asırda açık olduğu gibi her asırda da açıktır. Yeter ki ictihad'ın
şartlarına haiz bir kimse bulunsun. Şu tarihten şu tarihe kadar açık idi
sonra kapandı veya kapatıldı demek yanlıştır. Kapanış ve açılışı elimizde
değildir. Bu husus için hiç bir kimseye yetki verilmemiştir. Hangi ayet veya
hadis ictihad kapısı şu tarihe kadar açık, bu tarihten şu tarihe kadar
kapalıdır diyor? Hatta bütün fukaha her asırda ictihad'ın yapılması gerekir
diyorlar. Mesela el-Envar'de şöyle deniliyor: "Kadının hür, erkek, mükellef,
adil ve müctehid olması şarttır. Çünkü her asırda daha önceki asırlarda vaki
olan hadiseler tekerrür etseydi, eski müctehidlerin fetvasıyla amel
edilebilirdi. Amma her asırda ayrı hadiseler ortaya çıktığı için yeni
ictihadlar gerekir”. Bu, her asırda yeni fıkhi mezheplerin kurulması
gereklidir manasına hamledilmemelidir.Birinci asırda müslümanlar,
bilgilerini Kur'an ve sünnet'ten alıp onlarla amel ediyorlardı. Kur'an ve
sünnet'te yer almamış mes'eleler hakkında ictihad ediyor veya ehline
soruyorlardı. O zamanda belli bir mezheb yoktu. İkinci asırda, çoğalıp
dağılan müslümanlar yeni hadiseler, yeni adet ve an'anelerle karşılaştılar.
Bunun üzerine ulema, bunları hall etmek için büyük i'tina gösterip
ictihad'da bulundular. Ve bunun neticesinde çeşitli mezhepler, ekoller
ortaya çıktı. Herkes kendi mezhebini müdafaa etmeğe başladı. Ancak
hırisiyanlar gibi birbirini tekfir etmezlerdi. Bu ihtilaf normaldir. Çünkü
herhangi kapalı bir mes'ele etrafında görüş teatisi olursa mutlaka birbirine
ters düşen fikirler doğacaktır. Mesela "va'l-mutallakatu yeterabbasna bi
enfusihinne selasete kuruin” ayet-i celilesinde yer alan "kuru” kelimesi
"kur” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime arapçada kadının aybaşı hali
ma'nasına geldiği gibi temizlik ma'nasına da geliyor. Sahabelerin bazısı,
kur' kelimesi ay başı ma'nasında olup, boşanan kadının iddeti üç ay
başıdır... Bazısı da temizlik ma'nasından olup, boşanan kadının iddeti üç
temizlik müddetidir demişlerdir.
BAŞA DÖN
İDARE
Koca evin hizmetini görmek
için belli ücret karşılığında hanımını kiralayıp hanımı da bir müddet hizmet
görecek olsa ücret hak etmiş, olmaz.
Koca, hanımını diğer
karısından olan küçük çocuğunu emzirmek için kiralayacak olsa caiz olup
ücret gerekli olur.
Kocası olup eve ihtiyacı
olmayan bir kadın kızının kızına ait olan evde parasız oturamaz.
Ebe ücretini, onu eve
çağıran öder.
Koca ebe ücretini ödemeye
zorlanılamaz.
BAŞA DÖN
İFLÂS
Arayıp bulamamak, iflâs
etmek. Bir kimsenin yanında veya tasarrufu altında kendisine ait hiçbir mal
kalmadığı zaman "iflâs etti" denilir. Bunun anlamı, dirhemleri fels çeşidi
değersiz madenî paralara dönüştü, demektir. Bir kimsenin yanında fels para
bile kalmayınca, iflâsından söz edilir. Felsler, altın ve gümüş paraya göre,
değeri çok düşük olan ve şehirler arasında bile satın alma gücü farkları
bulunan madeni paralar olduğu için İslam'ın zuhuru yıllarında Hicaz
bölgesinde bu paraya rağbet edilmemişti. Işte bu yüzden mal varlığını
tüketen kimseye fels kökeninden gelen "müflis" ifadesi kullanılmıştı, (Ibnu'l-kesir,
en-Nihâye, III, 407; R.S. Poole, W.H. Valentine,"Fels"mad., I.A; Hamdi
Döndüren, Çağdaş Ekonomik Meselelere Islâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s.
20 vd.).
Hz. Peygamber çeşitli
hadislerinde iflâs'ın ne olduğunu ve uygulama şartlarını göstermiştir. Bir
gün çevresindeki sahabelere; "Müflis kimdir?" diye sormuş, ashâb-ı kiram;
"bize göre müflis, kendisine ait hiçbir dirhemi (nakit parası) ve malı
kalmayan kimsedir" cevabını vermiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Ümmetimden gerçek müflis şudur: Kıyamet gününde namazını,
orucunu ve zekâtını getirir. Bu arada başkasına sövmesi, zina iftirasında
bulunması, kan dökmesi ve başkasını dövmesi ile ilgili kötü amelleri gelir.
Bunlara karşılık iyi amelleri (hasenâtı) verilir ve borçları (kul hakları)
bitmeden iyi amelleri tükenir. Alacaklıların hataları kendisine yükletilir
ve ateşe atılır" (Müslim, Birr, 60; Ahmed b. Hanbel, II, 303, IV, 372). "Bir
kimse iflâs eden birisinin yanında kendi malınıbulursa, buna başkalarından
daha fazla hak sahibidir" (Buhârî, Istikrâz, 14; Müslim, Müsâkât, 22; Ebû
Dâvud, Büyû', 74; Ibn Mâce, Ahkâm, 26)
İFTİRA
Iftira son derece kötü ve
tahribedici bir hadisedir. Hem iftirayı yapan ve hem de kendisine iftira
edilen kimse için oldukça rahatsız edici bir tutumdur. Iftira sonucunda
insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağları zayıflar; dayanışma gücü
ortadan kalkar. insanlar birbirine güven duymaz olurlar. Bu güvensizlik, bir
toplumun sosyal hayatını tamamen felce uğratan yıkıcı bir etki yapar. Iftira,
toplumdaki güzellikleri yakıp bitiren bir ateş gibidir.
Iftira, toplumda adaletin
tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen bir sosyal ve
ahlâkı hastalıktır. Çünkü adaletsizlik ve takipsizlik, kötü fiillerin
yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır.
Islâm'da iftira konusu,
üzerinde oldukça fazla durulan bir konu olmaktadır. Çok sayıda ayet-i
kerime, iftira'nın özelliğinden ve onun Allah'ın nezdinde sevilmeyen ve
hatta yerilen bir davranış olduğundan bahsetmektedir.
Iftiranın en ağırı namus
üzerine atılan iftiradır. Bunu, Hz. Âîşe ile ilgili olarak "Ifk"* olayında
görmekteyiz Olay özet olarak şöyle cereyan etmiştir: Hz. Peygamber ashab-ı
kirâmla sefere çıkarken, kura ile belirlenen bir eşini de beraberinde
götürürdü. Bu usulle, Mustalıkoğulları Gazâsına da Hz. Âîşe katılmıştı.
Konaklama yerinde, devenin üzerindeki gölgelikten (mahfel) tuvalet ihtiyacı
için çıkan Âîşe (r.anhâ), dönüşünde gerdanlığını düşürdüğünü farketmiş,
aramak için yeniden çıkmıştır. Bu sırada ordu yola çıkmış, Hz. Âîşe, devenin
üzerindeki gölgeliğin içinde zannedilmiştir. Dönüşte unutulduğunu anlayan Hz.
Âîşe, orada beklemiş, ordunun arka gözcüsü Safvân b. Muattal O'nu devesine
bindirerek yolda orduya yetiştirmişti.
BAŞA DÖN
Münâfıkların reisi
Abdullah b. Ubey ve arkadaşları bunu fırsat bilerek Hz. Âîşe'ye zina
iftirasında (ifk) bulundular. Bir aydan fazla bir süreyle bu dedikodu
Medîne'de dolaştı. Hz. Peygamber ve Âîşe validemizin yakınları bu olaya çok
üzüldü.
Daha sonra Hz. Âîşe Nûr
sûresindeki şu ayetlerle temize çıkardı:
"O uydurma haberi getirip
iftira (ifk) atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir ser
sanmayın, bilakis o, sizin için hayırdır. Iftirada bulunanlardan her birinin
kazandığı günaha göre cezası vardır. Onlardan günahın en büyüğünü yüklenene
de büyük bir azap vardır."
"Iftirayı işittiğiniz
zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların, kendiliklerinden hüsn-ü zanda
bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?"
"Bir de dört şahit
getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki, bu şahitleri getiremediler, o halde
onlar, Allah nezdinde, yalancıların da kendileridir"
"Eğer Allah'ın lütuf ve
merhameti, dünyada ve ahirette üzerinizde olmasaydı, yaydığınız fitne
yüzünden, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu."
"Siz o iftirayı dilinize
dolamıştınız. Hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyi ağzınızla
söylüyor ve onu önemsiz birşey sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah nezdinde
büyük bir günahtır "
"O asılsız sözü duyduğunuz
zaman: "Bunu konuşmak bize yakışmaz. Haşa! Bu büyük bir iftiradır" demeniz
gerekmez miydi?" (en-Nûr, 24/1116).
Hz. Peygamber inen bu
ayetleri tebliğ ettikten sonra; "Ya Âîşe, Allah'a hamd et. Allah seni,
iftiracıların isnadından kesin olarak berî kıldı" buyurdu. Bunun üzerine
Âîşe (r.anhâ) nin annesi: "Kızım, kalk da Resulullah (s.a.s)'a teşekkür et"
deyince, Hz. Âîşe; "Hayır kalkmam ve yalnız Allah'a hamdederim" diye cevap
verdi (bk. Buhârî, Tefsîru Sûre, 24/6, Meğâzi, 12, 32, 34, Şehâdet, 2, 15,
Eymân, 13, 18, I'tisâm, 28, Tevhîd, 35, 52; Müslim, Tevbe, 56; Ebû Dâvud,
Salât, 122; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 194, 195, 197; Kamil Miras, Tecrîd-i
Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1984, VIII, 73-97).
Iftira eden kimse, bununla
amacına ulaşamaz ve sonunda dünyevî ve uhrevî bakımdan kendisi zararlı
çıkar. Nebî (s.a.s) "Iftira eden kimse zarara uğramıştır" (Ahmed b. Hanbel,
I, 91) buyurur.
Iffetli bir kadına zina
isnadında bulunup da bunu dört erkek şahitle ispat edemeyen bir kimse kazıf
cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak seksen değnek vurulur ve bundan
sonra şahitliklerine güvenilmez (bk. en-Nûr, 24/4; "kazf" mad.). Zina
isnadında bulunan kimse kadının kocası olur ve dört şahitle bunu ispat
edemezse "mulâane" yoluna başvurulur (bk.en-Nûr, 24/6-9; "Liân" mad.).
En ağır iftirayı atan
kimse bile sonradan pişmanlık duyar ve durumunu düzeltirse Cenâb-ı Hakkın
mağfiretine nail olabilir (en-Nûr, 24/4-5).
Günümüzde fertlerin
birbirine iftirası yanında basın ve yayın yoluyla da iftiralar
yapılmaktadır. Namus, iffet, haysiyet ve zimmet üzerindeki bir iftira ne
kadar çok yayılırsa, iftiracının sorumluluğunun da o nisbette artması
tabiidir. Ayette şöyle buyurulur: "Mümin erkek ve o kadınlara işlemedikleri
bir günahla eziyet edenler (onlara iftira atanlar), doğrusu açık bir günah
yüklenmişlerdir" (el-Ahzab, 33/38).
İĞNE VE ABDEST
Damardan ya da kalçadan
yapılan iğnede kan çıkmaması durumunda abdest bozulur mu? Ya da damardan
iğne vurulurken şırıngaya çekilip tekrar geri giden bir miktar kan abdesti
bozar mı?
Iğne yapılan yerden kan,
irin vs. çıkmazsa iğne abdesti bozmaz. Şırıngaya çekilmesi halinde, ancak
bir sivrisineğin emeceği kadar olup akıcı kabul edilmeyen miktarı da abdesti
bozmaz. Daha fazla olursa bozar.(10 M. Zihni 73)
BAŞA DÖN
İĞNENİN
ORUCU BOZUP BOZMAYACAĞI HAKKINDA ÇEŞİTLİ SÖZLER SÖYLEMEKTEDİR. BUNUN
MAHİYETİ NEDİR?
İmam-ı A'zam'a göre ağız
gibi fıtri bir menfzden mideye bir şey almak orucu bozduğu gibi vücudun
herhangi bir yerini delmek ve yırtmak suretiyle fıtri olmayan bir menfezden
ona bir şey sokmak veya zerk etmek de orucu bozar. Fakat Ebu Yusuf, Muhammed
ve İmam-ı Şafii mezhebine göre fıtri bir menfez olmayan bir yol ile vücudun
içine bir şey sokulur veya zerk edilirse orucu bozmaz (al-Mebsut, c.3,s.68).
Nevevi, "Bir kimse baldırına bir bıçak sokar veya içine ilaç zerk ederse
orucu bozulmaz" diyor (al-Mecmu). Binaenaleyh hasta olan kimse imkanı varsa
gündüz değil gece vaktinde iğnesini yaptırmaya gayret sarfetsin, fazla
rahatsız olur, veya gece vaktinde yaptıracak kimsesi olmazsa Hanefi olan
kimse imameye göre orucunu bozmadan iğnesini yaptırır. Bilahare ihtiyaten
gününe gün kaza ederse iyi olur. Ama "karnına bir hançer sokarsa" Şafii
mezhebine göre orucu bozulur ( al-Mecmu). İmameyne göre bozulmaz.
BAŞA DÖN
İHLAS SURESİ İLE HATİM
Hatim sonlarında vs. Ihlas
sûresi niçin üç defa tekrarlanır? Evlerde sohbet yapan bir hanım, Kur'ân
okumasını bilmeyenlerin her satıra bir "Ihlas" okuyarak hatim yapmış
olacaklarını söylediler, doğru mudur?
Önce şunu söylemek gerekir
ki, Kur'ân-ı Kerim kendi ifâdesiyle "hayatta olanları inzar etmek, uyarmak
için" (Yasin (36) 70) gelmiştir. Bu uyarılmanın, ders almanın olabilmesi,
onun bütününün okunmasına, hatta manası düşünülerek alınmasına bağlıdır.
Elbette Kur'ân'ı Kerim okumanın bir de "ta'abbudî" (ibadet olma) yönü
vardır. Hatta her bir harfi için okuyana "on sevap" verileceği vadedilmiştir.
Ama bunca büyük bir sevap onun asıl geliş gayesi yanında belki de çok küçük
kalır. Bu yüzden her satıra bir "ihlâs" okunarak hatim yapmakla Kur'ân'ı
Kerim hatmedilmiş olmaz, belki satırları sayısınca "ihlâs" okuma sevabı
alınmış olur. Bu kadar "ihlâs" okuyacak süre içerisinde Kur'ân'ı Kerim
okumayı öğrenmeye çalışmak, Allah'u a'lem insana çok daha fazla sevap
kazandırır.
"Ihlas" sûresinin üç defa
okunmasına gelince, bakabildiğimiz kadarıyla bunun böyle olması gerektiğini
söyleyen bir hadis ya da seleften bir söz yoktur. Ancak "Ihlâs Sûresi" nin
Kur'ân'ın üçte birine denk olduğunu söyleyen sahih hadisler vardır (bk. Ibn
Mâce, edep 52; Ebu Davud, vitr 18; Tirmizî, Sevâbul· Kurân 1011; Nesâ'i
Iftitah 69· Muvatta Kur'ân 17, 19). Bu surenin üç defa okunması da bundan
ötürü düşünülmüş olsa gerektir. Ama Ihlâs Sûresi'nin, Kur'ân'ın üçte birine
denk olması; herhalde onun bir defa okunmasının, Kur'ân'ın üçte birinin, üç
defa okunmasının da tamamının okunması kadar sevap kazandıracağı şeklinde
anlaşılmamalıdır. Gerçi bunu böyle söyleyen hadisler de vardır ve Imam
Serahsî'de bunlardan birini meşhur "El-Mebsût" una almıştır (bk. Serahsî,
XXX/211; Bu sure ile ilgili hadisler için bk. Suyûtî, Ed-Dürrü'1-ensîr, VNI/669-682),
ama surelerin faziletlerine dair çoğu hadisin sahih olmadığı, hatta uydurma
olduğu söylenmiştir. Bunun en güzel ömeklerinden biri Ibn Salah'ın
kaydettiği şu olaydır:
"Ebu Ismet'e-ki, Nuh b.
Ebî Meryem'dir-(Hk. yanlış kanaatin tashihi için bkz. Tecrid-i Sarîr Terc.
1, 285, 493-498) sordular: Kur'ân'ın sûre sûre faziletlerine dâir Ikrime'den,
o da Ibn Abbas'dan diye naklettiğin bu hadîsleri nereden aldın? O da cevap
verdi: Baktım ki insanlar Kur'ân'dan yüz çevirip Ebu Hanife'nin fıkhı ve Ibn
Ishak'in Megazı'si ile meşgul oluyorlar, ben de iyi niyetle bu hadisleri
uydurdum (In Salah, Ulumul-Hadis, 90-91). Bu konuda daha makul şöyle bir
açıklama vardır: "Kur'ân üç ana bölümden oluşur: Üçte biri ahkâm, üçte biri
tehdit ve müjde (va'd ve va'id), üçte biri de .Allah'ın sıfatları ve
isimleridir. İşte "ihlâs bu sonu üçte birin hûlâsasıdır" (bk. Kurtubî, XX/247).
Yoksa üç ihlas okumanın,
sevap bakımından, Kur'ân'ın tamamını okumaya denk olduğunu söylemek, dirayet
bakımından da sahih değildir. Çünkü Kur'ân'ın tamamı içerisinde "Ihlas" da
vardır. Buna göre bir "Ihlâs" okumak, Kur'ân'ın üçte birini okumak ise, "üç
Ihlâs" okumak Kur'ân'ın tamamı, artı, üçte birini okumak olmalıdır.
BAŞA DÖN
IHLÂS'I KAZANMANIN
YOLU
"Ihlâs" kelime olarak "has
kılma, hâlis ve katıksız yapma" demektir. Terim olarak manası: "Ibâdetleri
sırf Allah emrettiği için yapma, ibâdeti sadece O'na ait kılma, yaptığı
ibâdetlere başkası için hiçbir katkıda bulunmama" demektir. Ebedi kurtuluşa
erecek olanlar sadece "Ihlâs" ile amel edebilenlerdir. Riya, gösteriş, süm'a,
ihlâsın zıddı olan davranışlardır. Meselâ aslında beş vakit namazını kılan
birisi, rükua, secdeye vb. gidiş gelişlerinde kendisini gören birilerinin
olduğu yerde daha değişik davranıyorsa, işte namazının yalnız kıldığı
zamanlardan farklı olan o kısımları, kendisini gören insanlar için yapılmış
yani Allah'a (c:c.) has kılınmamış demektir. Bu da aslında Allah için
kıldığı namaz ibadetine yaptığı farklılık oranında başkalarını da ortak
etmiş, yani Allah'a şirk (ortaklık) yapmış anlamına gelir. Bu da insanı
dinden çıkaran "Itikatta şirk" demek değilse de, sevabı götüren "amelde
şirk" kabilindendir. Oysa Allah: "... Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsâ sâlih
bir amel yapsın ve hiç kimseyi Rabbine yaptığı ibâdete ortak etmesin"
buyurur.( K. Kehf (18) 110) Bir başka yerde temiz ve içimi rahat sütü,"Ihlâs"
tan türemiş bir kelime ile anlatır: "Sizin için elbette davarlarda da
ibretler vardır. Size onların karınlarındaki fıskı ile kan arasından,
içenlerin kolaylıkla yudumlayacağı hâlis (dupduru) bir süt içiriyoruz." (K.
Nahl (16) 66 ) Tefsircilerin izahına göre bu ayette "Ihlâs" la aynı kökten
olan "hâlis" kelimesi şu anlama işaret eder: Nasıl ki, önce fıskıdan, sonra
da kandan süzülen süte bu iki pis maddeden birisi karışacak olsa içilemez ve
"kolaylıkla yudumlanamaz" yani kulun kabul etmeyeceği bir hale gelmiş
olursa, amellere de, fıskı ve kana benzetebileceğimiz "şeytan" ve "nefis"
hesabına bir şey karışırsa, onlar da Allah'ın kabul etmeyeceği hale gelmiş
olurlar. Kul "hâlis" olmayan gıdayı kabul etmez de Allah, "hâlis" yani "ihlâslı"
olmayan ibâdeti kabul eder mi?( Bursevi,)Bu açıklamalar ışığında "Ihlâs"ın
nasıl elde edileceği de bir nebze anlaşılmış olmalıdır:
1- Allah (c.c.), O'nun
sıfatları, dünya ve geçiciliği, âhiret ve kalıcılığı hakkında sağlam ve
yeterli bilgi olmadan ibâdetin 0'na ait kılınması, yani "ihlâs" mümkün
değildir.
2- Insanın kendi yaradılış
gayesini öğrenmeden "Ihlâslı" olması da mümkün değildir. Yaradılış gayesini
öğrenmeyen insanlar ya zevkleri (hevâ ve hevesleri), ya mide ve diğer
uzuvları (şehvetleri), ya mal ve mülk, ya da şöhret için koşuştururlar.
Kişinin en büyük derdi ve meşguliyeti bunlardan biri olunca, onun ilâhı da o
olmuş, yani ona ibadet etmiş olur. Böylece de ibâdeti "sadece Allah'a has
kılmamış", yani ihlâslı olmamış olur.
3- Kişinin sözü edilen
ilâhlardan kurtulup bir olan Allah'a ibâdet edebilmesi bir yönüyle de
Allah'ın tevfikine bağlıdır. Allah'ın tevfiki de insanın haramlardan
sakınmasına, Allah'ın çizdiği sınırlara riâyet etmesine (takvâya),
farzlardan başka nafilelerle Allah'a yakınlık aramasına bağlıdır. Çünkü
Allah (c.c.)
"Ey inananlar! Eğer
takvâlı olursanız O size Furkân (Hakla batılı ayırma gücü) verir."( K. Enfâl.(8)
29) buyurur.Hadîs-i kutsisinde ise: "... Kulum bana nâfilelerle yaklaşır,
yaklaşır... Tâ, onun gören gözü, tutan eli, konuşan dili ‚ve yürüyen ayağı
olurum..." der.Demek ki, ihlâs ve samimiyet kazanma yollarından biri de
farzları düzgün yaptıktan sonra bazı önemli nâfileleri de alışkanlık haline
getirmektir. Bu nâfilelerin başında gece namazı (teheccüd) gelir. Iki rekât
"işrak" ya da "duhâ" namazı, pazartesi ve perşembe oruçları, evvâbîn
namazı... da bunların önemlilerindendir. Ancak bunların "az da olsa sürekli"
olması çok çok önemlidir. Önce çok azı ile başlayıp, süreklilik kazandıktan
sonra çogaltmalıdır. Ayrıca hergün tekrar edilen yine sürekli bir takım
zikir ve tesbihler edinilmelidir.
4- Böylece kişinin en
büyük derdi, Islâmı öğrenip yaşama, başkalarına da anlatma olmalıdır.
5- Sürekli duâ ve
yakarışların da "Ihlâslı" olmakta büyük etkisi vardır.
İHRAM
Hac dışında yapılması
mübah olan bazı şeyleri kendisine haram kılmak demektir. Hanefilere göre,
ihram haccın rüknü değil şartıdır. Bu da niyet ve telbiye ile gerçekleşir.
Hac veya umreye yahut her ikisine niyet etmek ve Allah için telbiye
getirerek ihrama girmekle hac ibadeti başlamış olur.
İhrama girerken yapılması
sünnet veya müstehap olan fiillerin başlıcaları şunlardır:
1. Abdest veya boy abdesti
almak. Temizlenmek için abdest veya boy abdesti alınır. Hz. Peygamber ihram
için boy abdesti almıştır (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III,17). Bu, temizlenmek
için olup, taharet (abdestlilik) için değildir. Bu yüzden, hayızlı ve
nifaslı kadınlar da bunu yaparlar. İbn Abbâs'ın merfû olarak naklettiği bir
hadiste şöyle buyurulur: "Nifaslı ve hayızlı kadınlar boy abdesti alır,
ihrama girer, Beytullah'ı tavaf dışında, haccın bütün menâsikini ifa
ederler" (Tirmizî, Hac, 98; Ahmed b. Hanbel, I, 364; Ebû Dâvûd, Menâsik, 9).
Diğer yandan Hz. Peygamber (s.a.s), Esmâ binti Umeys'e nifaslı (lohusa) iken
boy abdesti almasını emir buyurmuştur (Müslim, Hac, 109, 110).
İhrama girecek kimsenin
tırnaklarını kesmesi, tıraş olup, bıyıklarını kısaltması, koltuk altlarını
ve edep yerini tıraş etmesi müstehaptır..
2. Erkekler, dikişli
elbiselerini çıkarır ve birisi göbekten aşağısını örtmek, diğerini omuzuna
almak üzere iki temiz ve yeni peştemela bürünür. Başı açık, ayakları çıplak
olup, terlik veya nalın giyebilir. Hadiste şöyle buyurulur: "Sizden biriniz,
bir izâr (alt peştemal), bir ridâ (üst peştemal) ve iki nalınla ihrama
girsin. Nalın bulamazsa, mest giysin, mestlerin topuklarından aşağısını
ayırsın" (eş-Şevkânî, a.g.e, IV, 305). İbn Abbâs rivayetinde "topuklardan
aşağısını ayırma" ifadesi yoktur (Buhârî, Hac, 21; Müslim; Hac, 1-3; Dârimî,
Menâsik, 31; Tirmizî, Hac, 19; Ahmed b. Hanbel, I, 215, 221, 228, 279, II,
3, 4, 8, 34, 47).
İhrama giren kadınlar,
elbiselerini çıkarmazlar başlarını ve ayaklarını açık bulundurmazlar. Yalnız
yüzleri açık bulunur, telbiye ederken seslerini yükseltmezler.
3. Çoğunluğa göre,
ihramdan önce bedenini kokulamak caizdir. Hanefî ve Hanbelîlere göre,
elbiseyi kokulamak caiz değildir. Şâfiîler elbise konusunda da aksi
görüştedir. Delil, Hz. Âişe'den nakledilen şu hadistir: "Ben Nebî (s.a.s)'i,
ihrama girerken bulabildiğim en güzel koku ile kokuluyordum"(Buhârî, Hac,18,
Libâs, 79, 81; Müslim, Hac, 37; Dârimî, Menâsik, 10; Tirmizî, Hac, 77). Buna
göre, kokunun eserinin ihramdan sonra devam etmesinde bir sakınca yoktur.
Ancak artık ihram süresince yeniden kokulanmak, hatta kokulu sabun kullanmak
caiz görülmemiştir.
4. İhram namazı. Boy
abdesti veya abdest alındıktan ve ihramdan önce; ittifakla iki rekat ihram
namazı kılınır. Delil şu hadistir: "Nebî (s.a.s) Zülhuleyfe'de iki rekât
namaz kıldı, sonra ihrama girdi" (ez-Zeylaî, age, III, 30 vd.). Bu namazın
birinci rekâtında Kâfirûn, ikinci rekâtında ise İhlâs suresini okumak
sünnettir. Mâlikî ve Hanbelîlere göre, ihrama farz namazın arkasından
girilir. Çünkü İbn Abbâs (r.a)'tan, Resulullah'ın böyle yaptığı
nakledilmiştir.
5. Telbiye. Hanefîlere
göre, ihram namazından sonra telbiye getirilir. Çünkü Hz. Peygamber böyle
yapmıştır. Efdal olan da budur. Vasıtaya bindikten sonra telbiye getirip,
sonra niyet edilebilir (ez-Zeylaî, age, III, 21). Telbiye şudur:
"Lebbeyke Allahumme
Lebbeyk, Lebbeyke Lâ şerîke Leke Lebbeyk. Inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke
ve'l-mülke, Lâ şerîke leke" (Buharî, Hac, 26, Libâs, 69; Müslim, Hac,147,
269, 271; Dârimî. Menâsik, 22, Tirmizî, Hac, 97).
Hanefilere göre bir kimse
mikatta niyet ederek telbiye getirince ihrama girmiş olur. Telbiye, yolda,
iniş çıkışlarda, yol arkadaşlarıyla karşılaşmalarda namazların ardından
tekrarlanır ve zaman zaman ses yükseltilir. Telbiye, Mâlikîler dışında
çoğunluğa göre, Kurban bayramı günü Akabe cemresine ilk taşın atılmasıyla
kesilir. Çünkü Hz. Peygamber böyle yapmıştır (Nesâî, Menâsik, 229, İbn Mâce,
Menâsik, 69; Ebû Dâvud, Menâsîk, 27, 28; Tirmizî, Hac, 78, 79). Ancak
taşlamadan önce tıraş olunursa, telbiye kesilir. Umre yapan ise tavafa
başlamakla telbiyeyi keser.
BAŞA DÖN
İHRAMA GİRME
YERLERI (MİKATLAR)
Mîkat, ihrama girme yeri
ve zamanı demektir. Çoğulu mevâkît'tir. Bir terim olarak, Mekke çevresinde,
çeşitli bölge ve ülkelerden hacca gelenlerin ihrama girecekleri özel yerleri
ifade eder. Bir kimsenin, hac veya umre için, mikatları ihramsız geçmesi
caiz olmaz. Aksi halde kurban veya mikat yerine dönmek gerekir. Ancak mikat
yerinden önce ihrâma girmek ittifakla caizdir. Hatta Hanefilere göre, bir
sakınca doğmayacaksa, ihramı öne almak daha faziletlidir. "Hac ve umreyi
Allah için tamamlayınız" (el Bakara, 2/196) ayetinde buna delâlet vardır.
Mikatları beklemeksizin, ailesinin bulunduğu yerden ihrama girmek hac ve
umreyi eksiksiz tamamlamak demektir. Hz. Ali (ö. 40/660) ve Abdullah b.
Mes'ud'un (ö. 32/652) görüşü budur. Çünkü bunda daha çok meşakkat ve daha
büyük tazîm vardır.
İhrama girme yerleri,
Mekke'de, Mekke (Harem) ile mikatlar arasında (hıl bölgesi) veya mikatların
dışında kalan bölgelerde (âfâkî) oturanlara göre değişiklik gösterir (el-Kâsânî,
a.g.e, II, 163-167; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, II, 131-134; el-Meydânî, el-Lübâb,
I, 178 vd.; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 202-204; İbn Kudâme, el-Muğnî, III;
257-267).
1. Mekke'de oturanlar:
Bunların hac için ihrama girme yeri yine Mekke'dir. Hz. Peygamber ashab-ı
kirâma hac için ihrama, Mekke'nin içinde girmelerini emir buyurmuştur (ez-Zeylaî,
Nasbu'r-Râye, III,16). Mekke dışında, harem dâhilinde evi olanlar da
böyledir. Mekkelilerin umre için mikat yeri ise, dilediği herhangi bir
yerden, hıll'in harem bölgesine en yakın olan yeridir. Ancak umrede ihrama
girmek için hıll'in en fazîletli yeri Hanefi ve Hanbelîlere göre "Ten'îm",
sonrâ "Ci'râne", sonra "Hudeybiye"dir. Resulullah (s.a.s) Abdurrahman b. Ebî
Bekr'e Hz. Âişe'ye Ten'îm'de ihrama girerek umre yaptırmasını emir
buyurmuştur (Bu |