|
KURŞUN
DÖKMENİN
DİNÎ HÜKMÜ:
Kurşun dökmek herşeyden
evvel bid'attır. Bid'at, Rasûlüllah (s.a.s.)den sonra ortaya konan, ister
iyi, ister kötü, ibadet veya âdetle ilgili bütün davranış fiil ve eşyadır.
Bir çok âyet ve hadiste, dini tahripten korumak için bid'at yerilmiştir:
"İşte düz olarak benim yolum budur, onu takip ediniz; (başka) yollara
sapmayınız ki (o yollar) sizi Allah yolundan ayırır. İşte size Allah bunu
tavsiye ve emreder ki, çekinesiniz" (el-Enâm, 6/153; İbrahim eş-Şatibî, el-i'tisam,
I, 37).
Büyük müfessir İbn Atiyye,
bu âyetin tefsirinde der ki; "Burada sapılması yasak edilen yollar içine,
yahudilik, hristiyanlık, mecusilik ve diğer dinlerle bütün bid'ât sahipleri
ve şaz (cumhura muhalif) görüşlüler girmektedir. Bunların hepsi, ayağın
kaymasına ve itikadın bozulmasına sebep olan yollardır" (eş-Şevkânî, Fethü'l-Kadir,
(tefsir) II, 169).
Bir başka âyette şöyle
buyurmaktadır: "Yoksa Allah'ın izin vermediği bir dini onlara sunan ortaklar
mı var?" (eş-Şûrâ, 42/21).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Bu âyet-i kerimede Allah,
dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir
şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyuruyor.
Allah'ın Resûlu (s.a.s.),
bir hutbeşinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı
Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin kötüsü
sonradan çıkanlardır (yani bid'atlardır). Her bid'at sapıklıktır" (Müslim,
Mişkât I, 51).
Bir başka hadis de
şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah
yolunda yürüdüğü müddetçe -başkanınıza- itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye
ederim. Çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık)
görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti
gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan
işlerden (bid'atlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bid'attır.
Her bid'at sapıklıktır" (Ahmed; Ebu Davud, Tirmizî; Mişkat, I , 58).
Bid'atlarla ilgili âyet ve
Hadislerde tehdit, günahtan ve azaptan sakındırma gibi ifadeler geçmektedir.
Bütün bu ifadeler, bid'atin haram olduğunu gösterir. Haram şeklinde meydana
gelen günahın dereceleri vardır. En küçüğünü bile işlemek -İslâm nazarında
azabı gerektirir. İslâm hukukunda, bidat için -dünyevî- ceza maddelerine de
rastlanır. Bunlar işlenen bid'atin, büyüklük küçüklüğüne, bid'ata
başkalarını davet ve teşvikin bulunup bulunmamasına, bilerek veya bilmeyerek
yapılmış olmasına göre değişiktir. En büyüğü İslâm dini ile kişinin
alâkasını kesendir. Bu durum gerçekleşirse, sahibine verilen ceza "irtidad"
cezasıdır. Bundan sonra, dövmek, hapsetmek, sürgün, ilgi kesmek, evlenmemek
gibi cezalar gelir. Bid'at sahiplerinin şahitlikleri kabul edilmez. Vâli,
kadı, imam ve hatip tayin edilmez (Ali Mahfuz, el-İbda' fi Medarri'l-İbtida',
140).
Kurşun dökmenin bid'at ve
hurafe olduğunda şüphe yoktur. Her asılsız şey ile bid'at sapıklıktır. Daha
çok birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara yakalanmamak
veya tedâvî etmek üzere başvurulan bir takım tedbirler vardır; nazarlık, at
nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma, kurşun dökme, tütsü yapma bunun
bazı örnekleridir. Bunlar tıb yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl
inançları devam ettirdiği için haram kılınmıştır (Ali Mahfuz el-İbda' fi
Medarri'l-İbtida', 4.Böl. 423 vd.). Peygamberimiz (s.a.s) nazarlık
kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin
bey'atlerini kabul etmemiştir (Nesaî, ez-Zineh, 17; İbn Mace, Tıb, 39).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KÜRTAJIN DÎNÎ HÜKMÜ:
Konunun iyi anlaşılması
için gerekli olan bu noktalara işaret ettikten sonra, fıkhî açıdan kürtaja
baktığımızda önce şunu söylemeliyiz: Islâm fıtrat dinidir ve fıtrata yani
doğru (tabiî) ve normal olana aykırı olan her şey Islâma da aykırıdır, yani
mahzurludur: Mahzuru, aykırılık gücüne göre değişir. Az aykırı olan
"mekruh", biraz daha çoğu "tahrimen mekruh", çok aykırı olan da "haram"
olur. Bu konuda fitrî olan, kadınla erkeğin bir araya gelmesi, cinsel
birleşmeleri, sonuçta da çocuğun dünyaya gelmesidir. Ancâk her kuralın
olduğu gibi, bunun da istisnaları olabilir. Yani Islâm fıkhının bu konudaki
genel kaidesi: "Fıtrata ve tabiîliğe müdahale edilemeyeceği" esasıdır. Ancak
genel bir kural, bütün fertlerine temsil edilemez ve şahıslara, özel
durumlarına göre fetvâ verilir. Yani genel geçer kural ayrıdır, fetvâ
ayrıdır. Fetvâ kişiye, yere ve zamana göre değişir. Buna göre, Islâm
fıkhında "çocuk aldırma" ya da "kürtaj" denen olaya fert düzeyinde bazı
hallerde ve belli bir zamana kadar fetvâ verildiğini söyleyerek konuyu
şöylece özetleyebiliriz: ·
Konu hakında Kur'ân-ı
Kerîm ve Hadîsle açıklık (ibare) yoktur. Ancak bazı âyet-i kerime ve hadîs-i
serîflerde işaretler bulâbiliriz. Meselâ: Hac 5 ile, Mü'minûn 12-15 âyetleri
hemen hemen aynı noktaya işaret ederler. Biz önce Mü'minûn 12-15.
âyetlerinin meâlini verelim, sonra bazı noktalara temas edelim: "Andolsun
ki,biz insanı süzülmüş, özlü balçıktan yârattık. Sonra onu "nutfe (menî,
sprem) olarak muhkem bir karargâha (rahme) koyduk: Sonra nutfeyi (yapışkan)
bir kan pıhtısı haline getirdik. Ardından kan pıhtısını bir çiğnem et
yaptık, bu çiğnemi kemiklere çevirdik,kemiklere de et giydirdik. Sonra da
onu başka bir varlık yaptık.
Şekil verenlerin en güzeli
olan Allah ne yücedir. Sonra siz bunun ardından elbette öleceksiniz."
Bunları açıklar
mahiyetteki bir iki hadîs-i şerîfin meali de şöyledir: 1- "Sizden her
biriniz kırk gün annesinin karnında tutulur. Sonra bir o kadar da orada
yapışkan pıhtı olur. Sonra bir o kadar da orada bir çiğnem et halinde
bulunur. Sonra da melek gönderilir ve ona ruh üfler" (Müslim, Kader 1) 2-
"...nutfe (menî parçası, sperm)nin üzerinden kırkıki gece geçince Allah ona
bir melek gönderir. O da onu şekillendirir, kulağını, gözünü, cildini, etini
ve kemiklerini yapar. Sonra da, ey Rabbim, erkek mi olacak dişi mi..."
(Müslim, Kader 3) der. Birinci hadîs âyetlerin tam açıklaması gibidir. Buna,
yani âyete ve hadise göre:
1- Döllenen menî rahimde
kırk gün, irtibatsız olarak kalır.
2- Sonra bir pıhtı olarak
rahimle irtibat kurar (alaka). Bu süre de kırk gün kadardır.
3- Sonra bu yapışkan pıhtı
(alaka) bir et parçası halini alır, kemikleri belirir, et oluşur. Bu devre
üçüncü kırk günün sonuna kadardır.
4- Sonra ilk üçünden
farklı bir yaratık, ya da yaratış ortaya çıkar. Bu, cenîne ruhun üflendiği
safhadır. (Taberî XVNI/9) Bir başka deyişle canlanmasıdır. Insan, ya ruhla
cesedin bütünüdür ki; genel kabul gören görüş budur; ya da sadece ruhtur. (Râzî
XXlll/85) Bundan; ceninin üçüncü devre sonundan yani 120 günden önce insan
olmadığı anlaşılır. Insan oluş, bu noktadan itibaren başlar (Taberi XVN/11).
Hem diğer bir yaratış, hem de, ruhun üflenmesi bunu gösterir.
5- Onbeşinci âyetin
işaretiyle, ölüm ancak bu dönemden sonra olabilir. Bu da daha önceki üç
dönemde (120 gün) ceninin ölüme elverişli, yani canlı olmadığını gösterir.
6- Devreler arasının "sümme"
(sonra) kelimesi ile açılması; devrelerin birbirinden tam anlamıyla farklı
olduklarını (Ebu'ssu'ûd VI/126), birbirinden diğerine geçişin bir dönüşüm
(tahavvül) olduğunu gösterir. (Râzî XXNI/84) Bu da beşinci maddede anlatılan
gerçege işâret eder.
Ruhun yüzyirmi günde
üflendiği konusunda ittifak , bulunduğu,için ikinci hadîs; "ceninin kırk
günde şekillenmesi değil, bunun melek tarafından yazılması" şeklinde
anlaşılmıştır (Dâvûdoğlu X/626).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Işte bütün bunlardan,
ötürü, Hz. Ali (r.a.), bu yedi devre geçip ruh üflenmedikçe cenine
müdahalenin "ve'd" (çocuğu diri diri gömme, yani öldürme) olmayacağını
söyler (Ibnü'I-Cevzi, Zâdü'I-Mesir V/462). Imâm Ebû Hânîfe de bunu delil
tutarak; meselâ birisinin yumurta çalması ve yumurtadan onun yanında civciv
çıkması halinde, başka başka varlıklar olduğu (halk-ı âher) için, civcivi
değil yumurtayı tazmin eder, demiştir (ZaMahşerî NI/27-28). Bütün bu temel
gerçeklerden ötürü tüm Islâm fıkıhçıları, döllenmenin üzerinden yüzyirmi gün
geçtikten sonra ve de zaruret yokken çocuk aldırmanın (kürtajın) haram
olduğunda ittifak etmişlerdir. Yüzyirmi günden, yani canlandıktan sonra
çocuğunu aldıran ya da ilaçla, vurma ile vs. düşüren kadın hem bir cana
kıyıp cânı olduğundan ötürü günahkârdır, öbür dünyada bunun cezasını
çekecektir, hem de dünyada çocuğun Babasına, canlı düşüp sonra ölmüşse, bir
tam diyet (kan bedeli), organları belirli olup ölü olarak düşmüşse, bir "gurra"
ödemek zorundadır. Birinci halde ayrıca bir de keffaret tutmalıdır. (Diyet;
yüz deve, veya bin dinar altın, veya on ,ya da on iki bin dirhem gümüş, yani
yaklaşık olarak şu anda (1989) elli milyon (50.000.000: ) TL. Gurra ise,
duruma göre bir diyetin yirmide ya da onda biridir). Organların bir kısmının
belirmiş olması durumu da aynıdır. Ancak yüzyirmi günden (dört aydan) önce
çocuk aldırmanın, ya da ilâç vs. ile düşürmenin câiz olduğunu söyleyenler
vardır ). Bazıları ise sadece kırk güne kadar câiz olduğunu söylemişlerdir.
(Hindiyye V/356; Bezzâziyye VI/370 (Hindiyye kenarında)) Bazıları da
döllenme olduktan sonra, bir özür olmaksızın bunun hiç câiz olmayacağın
söylemişlerdir. Hiç câiz olamayacağını söyleyenler hacda ihramlı bir hacı
adayının, bir kuş yumurtasını kırmasının av yasağına tecavüz sayıldığını ve
bundan ötürü ceza vermesi gerektiğini delil gösterirler (Bk. Kâdihan NI/410
(Hindiyye kenarında) Ancak; yumurta ceninin birinci değil, ikinci kırk
gününe benzer. Yumurtanın birinci kırk güne tekabûl eden devresi, kuşun
karnında olduğu dönemidir, diyerek bunu itiraz edebilir. O takdirde böyle
diyenlere göre de kırk güne kadar düşürme ya da aldırma câiz olmalıdır.).
Yani yumurtayı kırma, cana tecavüz sayılmış ve (ihramlıya mahsus olmak
üzere) cezayı gerektirmiştir. Öyleyse yumurta durumundaki cenine (embriyona)
müdahale de câiz olmamalıdır, derler.
Bütün bunlardan (Hanefi
mezhebi için) şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Meni, ana rahmine yerleştikten
sonra, ona müdahale fıtrata uygun düşmediği için hoş değildir, anormaldir.
Bu anormallik (mekruhluk da diyebiliriz) kırk güne kadar az, kırk günden
yüzyirmi güne kadar biraz daha fazladır, ama haram değildir. (Birinciye
tenzihen, ikinciye tahrimen mekruh da diyebiliriz) Ama yüzyirmi günden
sonra, özürsüz olarak yapılan müdahale kesinlikle haramdır ve bir cana kıyma
demektir. Bu konuda kırk güne, bazılarına göre de yüzyirmi güne kadar işin
hafif tutulması, hattâ bazı fıkıhçılarca mutlak câizdir, denmesi sanki zayıf
iradeli ve dünya zevkine ve rahatına düşkün insanlar için verilmiş bir
ruhsattır. Yoksa onlar da bunun evlâ olduğunu söylemiyorlar.
Ancak işin bir diğer
önemli yönü daha vardır: Kırk, ya da yüzyirmi güne kadar kürtajın dinen
mahzurlu olmadığını söyleyenlerin görüşü kabul edilse dahî, mazeret olmadan
bir kadının avretini başka erkeklere hattâ kadınlara göstermesinin haram
olduğu naslarla sabit bir gerçektir; dolayısıyla bu konudâ ittifak vardır.
Yani, şu anda hamile kalmış ve çocuk istemeyen kadının önüne iki yol çıkar :
a-Ya bir doktorun, ebenin vs. tıbbî müdahelesini istemek (kürtaj), b- Ya da
çeşitli ilkel metodlar yahut ilaç yardımıyla bunu kendisinin veya kocanın
yapması... Birinci yola girmesi halinde avretini, zaruret olmaksızın
(zaruret yani bir özür var ise mesele yok).açmakla bir haram işleyecektir
ki, bu yine ittifakla câiz değildir. Ikinci yola girmekle, tıbbın
tesbitlerine göre çok büyük bir ihtimalle sağlığını tehlikeye atacak ve
bundan, öncelikle anne zarar görecektir.
Başarılamaması halinde de
sakat ve yetenekleri körelmis çocukların doğmasına sebep olacak; böylece hem
ömür boyu vicdân azabı çekilecek; hem de aile ve toplum olarak maddi, manevi
zararlar görülecektir. Adil tıbbi İslamın hakem kabul ettiğini ve onun
mahzurlu dediğine mahzurlu dediği düşünürsek, bu uygulamanın da en azından
mekruh olduğu anlaşılır.
Dolayısıyla tabiî sonuç
olarak yine, mazeret olmadan cenini aldırmanın ya da düşürmenin en azından
mekruh olduğunu söyleyenlerin görüşüne gelmiş oluyoruz. Öyleyse bu
mazeretler nelerdir? Yani hangi sebeplerle; hamile kalan bir kadın, bir
kadın doktora, hamileliğinden itibaren kırk, ya da işi en geniş tutanlarca
yüzyirmi gün içerisinde kürtaj yaptırabilir? Hanefiler, bu özürlerin şunlar
olduğunu söyler:
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
1- Emzirmekte olduğu
çocuğun sütüne zarar vermesi ve babanın bir süt anne bulacak güçte de
olmaması (Kâdihan NI/428).
2- Ortamın bozuk olup,
Islâmî terbiyenin mümkün olmaması (Hindiyye Cevâhiru'I-ahlatî adlı kitaba
atfen şu hükmü verir: "Saç, tırnak ve benzeri organları belirdikten sonra
çocuk düşürmek için ilâç kullanmak câiz değildir. Organları belli değilse
câizdir. Ama zamanımızda her halûkârda câizdir ve fetvâ da buna göredir.
Devamla "organların belli olması ise ancak yüzyirmi günden sonra olur" denir
ki, bundan ruhun üflenmesi kastedilmiş olmalıdır. Yoksa, organların bu
dönemden önce de belirecegi müşahede ile sabittir (bk. Fethu'I-Kadîr
N/495'den Mevsû'atü'I-fıkhu'I-Islâmi NI/159).).
3- Kadın hastâ olup, âdil
tıp tarafından hamileliği sebebiyle hastalığının artacağını, ya da olmayan
bir hastalık ortaya çıkacağının söylenmesi.
Görüldüğü gibi fakirlik ve
rızık meselesi bu konuda doğrudan bir sebep olarak kabul edilmemiştir.
Çünkü, bu Allah'ın (c.c.) her canlının rızkını vereceği, yani O'nun "Rezzâk"
olduğu inancına zıttır. Ancak fakirliğin sebep olacağı ahlakî bozuklukları
da sebep görenler vardır.
Diğer Mezheplerde Durum:
En ihtiyatli, ya da
doğruya en yakın görüşü, -eğer. telfik anlamı içermiyorsa- bazan, diğer
mezheplerin görüşlerini öğrenmekle daha rahat anlayabiliriz. Onun için:
Mâlikîlerde, döllenme
olduktan sonra, kırk günden önce de olsa cenini aldırma ya da düşürme câiz
değildir. (Şerhu'd-Dırdîr alâ-metni Halîl (Dusûki hâsiyesi ile birlikte),
Mısır 1345; N/266)
Şâfiîler ve özellikle
Gazalî de aynı görüştedir. Ancak mahzur ilk kırk gün içinde az, ikinci de
daha fazla üçüncü, de harama yakın; daha sonra ise ittifakla haramdır .
(Gazalî, ihyâ N/53)
Hanbelîlerde, sadece ilk
kırk günde helâl bir yöntemle nutfeyi düşürmek câizdir (er-Ravdu'I-murbi'
N/316. el-Matba'atû's-selefiyye 1380: 6.8.). Ancak mutemed görüşe göre, bu
konuda bu mezhebin görüşü de Hanefiler gibidir; döllenmeden itibaren 120 gün
içinde, yani ruh üflenmeden önce cenini düşürmek câizdir. Ondan sonra
kesinlikle haramdır (el-Merdâvî, el-insaf I/386; ibn Kudâme, el-Mugnî VN/816;
el-Zuhaylî, el-Fıkhu'I-islâmî NI/232 vd.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KUTUPLARDA NAMAZ
VAKİLERİ:
Bu konuda iki görüş
vardır. a. Vakit, namazın bir şartı olduğu gibi, farz olmasının da
sebebidir. Bu yüzden bir yerde, namaz vakitlerinden bir veya ikisi
gerçekleşmezse, o vakitlere ait namazlar, o yer halkına farz olmamış olur.
Meselâ, bazı yerlerde,
yılın bir mevsiminde daha akşam namazının vakti çıkmadan sabahın ikinci
fecri doğarak sabah namazının vakti girmektedir. Artık bu gibi yerlerde
yatsı namazı düşmüş olur. Bu konuda, abdest organlarından bir veya ikisini
kaybeden kimsenin bu organları yıkama yükümlülüğünün düşmesine kıyas
yapılarak namazın da düşeceğine fetva verilmiştir.
b. Araştırmacı bazı
fakihlere göre, bu gibi yerlerdeki müslümanlar da beş vakit namazla
yükümlüdürler. Bulundukları yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti
gerçekleşmezse, o namazı kaza olarak kılarlar veya o beldeye en yakın olup,
beş vakit namazların vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin vakitlerine
göre, takdir ederek namazları edaya çalışırlar. Her ne kadar vakit, namazın
bir şartı ve bir sebebi ise de, namazın asıl sebebi Allah'ın emri oluşudur.
Bu yüzden bütün müslümanlar, bu beş vakit namazı kılmakla yükümlüdürler.
Imam Şâfiî'nin görüşü de
bu şekilde olup, ihtiyata uygun olan da budur.
Güneşin uzun süre
doğmadığı veya batmadığı kutup bölgeleri ve yakınlarında da yukarıdaki
esaslara göre amel edilir. Bu gibi yerlerde yaşayan müslümanların, oruç ve
zekâtları konusunda da bu şekilde bir takdir uygun düşer (Iki namazı bir
vakitte kılmak için bk. "Cem'i Takdim ve Cem'i Tehir" bölümü.).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR
Mezar, ölen kimsenin
toprağa gömüldüğü yer. Çoğulu "kubûr" dur.
İnsan, ruh ve bedenden
meydana gelen bir canlıdır. Ruhun yaratılışı bedenden öncedir. Buna göre
insan hayatının devreleri dörde ayrılabilir. Birincisi, yaratıldığı zamandan
bedene ruh üfleninceye kadar ruh devresi.
Kur'an-ı Kerîm'de ruhların
topluca yaratılmasından sonra Cenâb-ı Hakk'ın ilk uyarı ve tebliği şöyle
ifade edilir: "Hani Rabbin, Âdemoğullarından, onların sulhlerinden
zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş; ben sizin
Rabbiniz değil miyim? demişti. Onlar da; evet rabbimizsin, şahit olduk,
demişlerdi. İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; bizim bundan haberimiz
yoktu dememeniz içindi" (el-A'raf, 7/172). İkinci safha, dünya hayatıdır.
Doğumla başlar, ölümle sona erer. Dünya hayatının amacı, kimin nasıl fiil ve
hareketlerde bulunacağını denemek, sonuçları tesbit etmektir (bk. el-Mülk,
67/2, el-Bakara, 2/155). Üçüncü safha, kabir hayatı olup, ölümle başlar,
kıyamet gününe kadar devam eder. Dördüncü safha ise, kıyametin kopmasıyla
sonsuza kadar sürecek olan ahiret hayatıdır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Kabir hayatı, bir bakıma
ahiretin giriş kapısı ve başlangıcı sayılır. Ölen kimse, ister kabre
defnedilsin, yırtıcı hayvanlarca parçalansın; ister ateşte yanıp külleri
savrulsun ya da denizde kaybolsun, onun için kabir hayatı başlamış olur.
Münker ve Nekir melekleri kabir sorgulamasını yapar. Rabbini, peygamberini
ve dini sorar. Bu sorgudan sadece peygamberler ve çocuklar muaftır.
Ehl-i Sünnet inancına
göre, kâfirlere ve bazı günahkâr müminlere kabir azabı vardır. Kabir, iman
ve salih amel sahipleri için Cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için
de Cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabir hayatının, azap şeklinin
mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha,
bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih
amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir
sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır (Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi,
terc Şerafeddin Gölcük, İstanbul 1980, s. 235, 237: es-Sâbûnî, Mâtürîdî
Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979, s. 185; Taftazânî, Şerhu'l-Akaid,
s. 251; Tirmizi, Kıyâme, 26; Müslim, İman, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26;
Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, Beyrut 1972, III, 29).
Kabirdeki ölü cennetlik (said)
bir kimse ise, onun ruhu Cennet'e gider, eğer günahkâr ve cehennemlik (şâkî)
ise, Cehennem'in yanına gider. Bir kısım ruhlar da berzah'ta bulunurlar ki,
burası ne Cennet ne de Cehennem'dir.
Bazı âlimlere göre,
saidlerin rûhu Cennette olmakla birlikte kabirleriyle olan bağlantıları
kesilmez. Bu irtibat özellikle cum'a gecesi ve gündüzü ile cumartesi gecesi
güneş doğuncaya kadar, pek canlı bir şekilde devam eder. Saidlerin ruhları
dünya haberlerini izleme imkânı bulabilirler Vefat edip yeni gelenlere
dünyadan haber sorarlar. Kendilerini ziyarete gelenlerin selâmını duyarlar,
hatta izin verilirse, selâma karşılık vermeleri de mümkündür (ez-Zebîdî,
Tecrîd-i Sarih, Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985, IV, 504, 505)
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR AZABI.
Her insan ister ölerek
toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir
hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir
hayatı geçirecektir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir
adında iki melek, kendisine gelerek; "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir:
Dinin nedir?" diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara
doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve Cennet
kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise bu sorulara doğru
cevap veremezler. Onlara da Cehennem kapıları açılır, oradaki azap
kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu
yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk. ez-Zebîdî,
Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV 496 vd.).
Kabirde azap ve nimetin
varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede;
"Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de
denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun" (el-Mümin,
40/46) buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap
vardır. Peygamber efendimiz; "Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve
ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder" (İbrahim, 14/17)
ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure:
14).
Kabir azabı ile ilgili
hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir.
Bunlardan bir kaçı
şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki
ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki
mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan
sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan
ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu
gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: "Bu iki dal kurumadığı
sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur" (Buhârî
Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.
Hz. Peygamber diğer bir
hadislerinde şöyle buyururlar: "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir
veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur" (Tirmizî, kıyamet, 26).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Başka bir hadiste de şöyle
buyurur: "Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen
siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: "Şu Muhammed (s.a.s) denilen
zat hakkında ne dersin?" O da şöyle cevap verir. "O, Allah'ın kulu ve
Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed de
O'nun kulu ve elçisidir. Bunun üzerine melekler; Biz senin böyle diyeceğini
zaten bilmekte idik", derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın
genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır.
Daha sonra melekler ölüye: " Yat ve uyu " derler. O da; "Aileme gidin de
durumu haber verin" der. Melekler ona; "Zifafa giren ve sadece en çok
sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen
uyumana devam et" derler. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: "Şu
Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?" Münâfık da şöyle cevap
verir: "Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de
onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum. Melekler ona; "Böyle
diyeceğini zaten biliyorduk" derler. Daha sonra yere "Bu adamı alabildiğine
sıkıştır" diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse
kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı
devam eder" (Tirmizi Cenâiz 70).
Kur'an'da şehitlerin kabir
hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur: "Allah yolunda öldürenleri, sakın
ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından
rızıklandırılmaktadırlar" (Âlu İmrân, 3/169), "Allah yolunda öldürülenlere
ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz."
(el-Bakara, 2/154).
Kabir azabının yalnız ruha
mı, yoksa bedene mi, yahut da her ikisine mi yapılacağı konusu bilginler
arasında tartışmalıdır. Bu azabın hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü
tercihe şayandır. ancak azabın niteliği hakkında fazla bilgi yoktur. Rûhun
gerçeği üzerinde de görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre ruh lâtif
(ince, şeffaf, nüfuz kabıliyeti olan) bir cisimdir. Yaş ağaca suyun nüfûzu
gibi bedene nüfûz etmiştir. Allah, rûh cesette kaldığı sürece hayatı devam
ettirmeyi âdet kılmıştır. Ruh cesetten çıkınca ölüm hayatı ortadan kaldırır.
Başka bir görüşe göre de, ruh ceset için güneşin ışıkları gibidir.
Mutasavvıflar bu görüşü benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnete mensup bir topluluk,
gülsuyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher
olduğunu söylemişlerdir (Aliyyu'l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi
Yavuz, İstanbul 1979, s. 259). Ayette şöyle buyurulur: "De ki ruh, Rabbimin
bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir" (İsrâ, 17/85).
Ebû Hanife'ye göre,
peygamberler, çocuklar ve şehitler kabir sorusu ile karşılaşmazlar. Ancak
Ebû Hanîfe kâfirlerin çocuklarına kabirde soru sorulması, Cennete girmeleri
ve onlarla ilgili benzeri bazı soruları cevapsız bırakmıştır (Alliyü'l-Kâri,
a.g.e, s. 252-253).
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
KABİR HAYATI
Dünya hayatından sonra,
ahiret hayatından da önce fakat ahiret hayatı içinde ele alınması gereken
bir başka hayat daha vardır ki o da kabir hayatı veya "Âlem-i Berzah"denilen
hayattır. Berzah, asıl manasında iki şey arasında bulunan engel, ayırıcı
sınır demektir. Bu kelime Kur'an'ın "el-Mü'minûn, 23/100; er-Rahmân, 55/20;
el-Furkan, 25/53" ayetlerinde "iki şey arasındaki engel" manasında
kullanılmıştır.
Râgıp, el-Müfredât adlı
eserinde şöyle der: "Berzah; ahirette insan ile yüksek menzillere ulaşması
arasındaki engeldir. Bu kelime, el-Beled, 90/11 ayetindeki "el-Akabe"
kelimesine işarettir. Ayetin meâli şöyledir: "Fakat o, (hedefe varmak,
yapılan iyiliklere teşekkür etmek için) sarp yokuşu geçemedi." Ayette
bildirilen engeli ise ancak sâlihler aşabilir. Berzah'ın ölüm ile kıyâmet
arasındaki engel olduğu da söylenir.
İnsan için üç hayat
vardır:
Dünya hayatı: Ruhun
cesetle birlikte yaşadığı içinde bulunduğumuz hayat.
Berzah hayatı: Ruh,
dünyada iken içinde bulunduğu cesetten ayrılmış, azab yahutta nimet içinde
müstakil hale gelmiştir.
Ahiret hayatı: Ruhların
dünyada iken içinde oldukları cesetlere dönmeleri ile meydana gelen son
hayat. Görüldüğü gibi Berzah hayatı, birinci hayat ile ikinci hayat
arasındadır. Dünya hayatı çalışma, Ahiret hayatı ise çalışmanın karşılığını
görme hayatıdır. Bu ikisi arasındaki hayat da, beklemekten ibaret olan
Berzah hayatıdır (Âli İmrân, 3/185).
Ölüm anında, ruhlar
cesetten ayrılırken rahmet veya azab melekleri vasıtasıyla onlara, hallerine
uygun durumlar gösterilir:
"Melekler, o kâfirlerin
yüzlerine ve arkalarına vura vura: "Tadın Cehennem azabını. " diyerek
canlarını alırken bir görmeliydin..." (el-Enfâl, 8/50, el-En'âm, 6/93-94).
Ayetlerde bildirilen azab, ölüm anında kâfir ve günahkârlara yapılan azabtır.
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
Ahmed İbn Hanbel'in
Müsned'inde (IV/288, 397) yer alan rivayetlere göre Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Mümin kul, dünyadan ayrılmak üzere ve ahirete yöneldiği anda
ona semadan beyaz yüzlü melekler iner. Yüzleri sanki güneş gibidir.
Yanlarında Cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği
yere otururlar. Ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der: "Ey
güzel ruh, çık ve Rabbi'nin rızasına ve mağfiretine gel. " O da, ağızdan
damlayan bir damla gibi çıkar. Kâfir kul dünyadan ayrılmak ve ahirete
yönelmek üzere olunca, yanında kaba bir elbise olan siyah yüzlü bir melek
gelir, onun görebileceği bir yerde oturur, şöyle der:
"Ey çirkin ruh, haydi çık,
Rabb'inin öfkesine ve gazabına gel. Ruh cesedden korkarak ve güçlükle
ayrılır."
Ölümden sonra berzah
âleminin ikinci makamı olan kabir hayatı başlar. Kabirde ilk zamanlarda ruh
cesetle birlikte bulunurlar, beraber azab ve mükâfat görürler. Daha sonra
ruh cesetten ayrılır ve müstakil olur. Peygamberimiz (s.a.s.)'in ifadesine
göre; "Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından
bir çukurdur. " (Tirmîzî, Kıyâme, 26). Ruhun cesetle birlikte kabirde azap
ve mükâfat görmeşinin bir benzeri, hepimizin zaman zaman gördüğümüz acı veya
tatlı rüyalardır ki kişi kendisini sonsuz nimetler veya azap içinde görür de
bunlar ancak uyanmakla sona erer.
Kabir hayatı hakkında
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: "Ölüm meleği Mümin kulun ruhunu
aldığı zaman melekler onu, göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde
bırakmazlar. Onu alır, bu kefene koyarlar. Ondan, yeryüzünde bulunan mis
kokusu gibi bir koku çıkar. Onu melekler arasından geçirirken: "Bu güzel ruh
nedir?" derler. Dünyada iken söylenen en güzel ismini söyleyerek: "Falan
oğlu falandır" derler. Dünya semasına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. Nihâyet
Cenâb-ı Allah: "Kulumu 'İlliyyine' yazınız. " buyurur. Bu, Cennet'in en
yüksek derecesidir. "Ben onu yeryüzündeki cesedine iade edeceğim." İki melek
yanına gelir ve: "Rabbin kimdir?" derler. Ruh:
"Rabbim Allah'tır. " der.
Onlar:
"Dinin nedir?" derler.
Mümin ruh:
"Dinim İslâm 'dır. " der.
Onlar:
"Bunları sana bildiren
nedir?" derler. O da:
"Allah'ın kitabını okudum,
ona inandım ve tasdik ettim" der.
Bunun üzerine semadan bir
ses gelir:
"Kulum doğru söyledi.
Cennet'te makamını hazırlayınız. Onun için Cennet'ten bir kapı açınız. der.
" (et-Terğîb ve't-Terhîb,III 369)'teki bir hadiste kâfir kulun ruhunun
berzah hayatı hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:
"Ölüm meleği kâfir kulun ruhunu aldığı zaman, melekler bu ruhu onun elinde
göz açıp kapayıncaya kadar bırakmazlar. Onu hemen kalın bir elbiseye
koyarlar. Ondan yer yüzünde bulunan leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu
semaya yükseltirler. Meleklerin yanından geçerken: "Bu kötü ruh kimindir?"
derler. Melekler, en kötü ismini söyleyerek: "Falan oğlu falandır." derler.
Onun için semanın kapısını açmasını isterler, fakat açmazlar." Bu esnada
Peygamberimiz (s.a.s.) şu ayeti okudu: "Onlara gök kapıları açılmaz (ruhları
göğe yükselmez) ve deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar (hiçbir zaman)
Cennet'e giremezler." (el-A'raf, 7/40). Allah: "Onun kitabını en aşağı
makama yazınız" der. Sonra onun ruhu uzaklaştırılır. Peygamberimiz (s.a.s.)
sonra şu ayeti okudu: "...Kim Allah'a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş
de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir. "
(el-Hacc, 22/31). Ruhu cesede iade olunur da iki melek (Münker ve Nekir*)
gelir, yanına oturur ve:
BAŞA DÖNMEK İÇİN TIKLAYIN
"Rabbin kimdir?" derler. O
da:
"Şey şey, bilmiyorum,"der.
Onlar:
"Dinin nedir?" derler, o
da:
"Şey şey, bilmiyorum,"der.
Onlar:
"Size kim peygamber olarak
gönderildi? Peygamberiniz kimdir?" derler:
"Şey şey, bilmiyorum,"der.
Bunun üzerine semadan bir ses
"Yalan söyledi,
Cehennem'deki yerini hazırlayınız." der. Onun için Cehennem'e bir kapı
açarlar. Cehennem'in harareti ve kokusu gelir, kabri daralır ve onu
sıkıştırır. Çirkin yüzlü ve kötü elbiseli bir adam gelir ve ona şöyle der:
"Sana yazıklar olsun, va'd
olunduğun gün işte bu gündür. " Kâfir ruh ona:
"Sen kimsin? Çirkin yüz
kötülük getirdi," der. O da:
"Ben senin çirkin
amelinim" der. Bunun üzerine:
"Rabbim, kıyameti
koparma." der. Sonra kör, sağır, dilsiz ve elinde balyoz olan birisi gelir.
Elindeki bu balyozu bir dağa vursa toprak olur, ona bir vurur, toprak
oluverir. Sonra onu Allah eski haline getirir, tekrar bir daha vurur. Öyle
bir çığlık atar ki insanlar ve cinlerden başka her şey duyar. "
Ruh, kabirde sorulan
suallere verdiği cevaplara göre ya İlliyyîne* ya da Siccîn'e* gönderilir.
Burada, yeniden diriltilecekleri güne kadar emaneten dururlar. Yeniden
dirilme gününde ise Allah'ın emri ile tekrar cesetlere girerler. İyi, kötü,
bütün ruhların kendi kabirleriyle alâkaları vardır. Bu alâka ile
ziyaretçilerini tanırlar. Nimetlerin lezzetlerini, yahutta cehennem'in
acısını yanlarında hissederler. Şehidlerin ruhları ise yeşil kuşlar gibi
Cennet'lerde otlar ve Arş'ın altında asılı bulunan kandillere
sığınırlar,(en-Nisâ, 4/169) Ayette Allah yolunda öldürülen şehidlerin,
gerçekte, ölü olmadıkları, Allah katında Cennet nimetleriyle
rızıklandırıldıkları bildirilmektedir. Ayrıca şehid ruhlarının, Cennet'te
kendilerine yapılan ikramlar nedeniyle, bir daha Allah yolunda
öldürülebilmek için ruhlarının cesetlerine iade edilmesini istedikleri
bildirilmektedir. {Salih-i Müslim, VI, 38; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dili
|