|
ŞAFİİLERE GÖRE AVRET
1. Namazda: Erkeğin ve
câriyenin avreti, göbekle diz kapağı arasıdır. Göbek ve diz kapağı avret
değildir. Ancak her ikisinden de bir parça kapatılmalıdır ki avretin onlara
sınır olan kısımları tamamen kapatılabilmiş olsun.
Hür kadının avreti bütün
bedeni olup, bundan sadece yüz ve iki el istisna edilir.
Namazda iken kapatma
imkânı olduğu halde avreti açılırsa namazı bâtıl olur. Ancak rüzgar v.s. ile
açılır da hemen ânında kapatırsa veya yanılarak açar da yine hemen
kapatırsa, namazı bâtıl olmaz. Ama bunun haricinde, hayvan veya çocuk v.b.
tarafından açılırsa bâtıl olur.
Avretini kapatacak kadar
elbisesi olmaz, fakat vakit çıkmadan bulacağını ümid ederse, namazı vaktin
sonunda kadar beklemesi vacibtir. Örtünün şartı, cildin rengini
göstermemesidir. (Ebu'l-Fadl Veliyyüddîn el-Basîr, en-Nihâye, I/57, Kahire
(tarihsiz))
2. Namaz dışında: Yabancı
erkeklere karşı, kadının yüz ve elleri dahil, bütün bedeni avrettir. Ancak
kâfir olan kadına karşı yüzü ve elleri avret değildir. Ahlâki bozuk
kadınlar, müslüman olsalar bile, avret hususunda kâfir gibidirler.Müslüman
kadının, evindeki hizmeti esnasında açılan boynu ve kolları avret değildir.
Erkeğin namaz dışında
avreti, bakana göre değişir. Mahremi olan kadınlara ve erkeklere göre,
göbekle diz kapağı arasıdır. Yabancı kadınlara göre ise, bütün bedeni
avrettir.
Ihtiyaç olmaksızın kendi
avretine bakmak mekruhtur.
Kadının avreti konusunda
biraz daha açıklık getirirsek, şunları söyleyebiliriz. Kadının erkeğe karşı
avreti yedi gurupta mutâlâa edilir:
1- Yabancı erkeğe karşı
her tarafı avret olmakla beraber, Şâfiilerin çoğuna göre de, kadının yüzü ve
elleri avret değildir. Avret olan kısımlar, kadından kopmaları halinde de
avrettirler. Bakılması haram olan yere dokunulması da öncelikle haramdır.
2- Kocasına karşı hiçbir
yeri avret değildir. Ancak karı-kocanın birbirlerinin tenâsül uzuvlarına
bakmaları bâzılarına göre mekruhtur:
3- Mahremlerine karşı,
göbekle dizkapağı arası avrettir. Mahremin kâfir olup olmaması aynıdır.
Ancak mahremin nikâhını câiz gören bir kâfir olursa, ona açılamaz ve onunla
halvette bulunamaz.
4- Evlenme gâyesiyle bakan
erkeğe, kadın, yüzünü ve ellerini gösterebilir Hattâ bu sünnettir.
5- Tedâvi halinde, ihtiyaç
duyulan her yerini, ihtiyaç miktarınca gösterebilir.
6- Şahitlik ve alış-veriş
v.s. muamelelerde sadece yüzünü gösterebilir.
7- Câriye satışında,
tanınmasını temin edecek kadâr yerlerine bakılabilir.
Ayrıca kadın ya da mahrem
öğretici yoksa ve perde arkasından öğretmek de mümkün değilse, vâcib olan
ilimleri öğretme gâyesiyle, erkek kadına bakabilir. (en-Nihâye, I/102-105;
Mezheplerin bu konudaki görüşleri için ayrıca bk.Abdurrahman el-Cezîrî, el-Fıkhu
ale'l-Mezâhibi'l-Erba'a, I/188,194 Kahire (Tarihsiz) üçüncü baskı.)
BAŞA DÖN
ŞAHIS ADINA KURBAN KESMEK
Siyasi liderler ve bazı
büyük zatlar geldiğinde, ya da temel atmalarda kurban kesiliyor. Bu caiz
midir? Eti yenir mi?
Alimlerimiz, hükmü
bildirilmeyen şeylerde asıl olan onların mübah olmasıdır anlamındaki "El-Aslu
fil-eşyâi el-ibahatü" şeklindeki fıkıh kaidesine bir de, ibadetlerde asıl
olan ise kaçınmaktır, yapmaktır, anlamında "Vel-aslu fil-ibâdâti el-men'u"
cümlesini eklerler. Bunun manası şudur: Ibadet ancak şâriin (şeriat
koyucunun) koymasıyla olur. O'nun koyduğu ibadetleri yapmakla mükellef
olduğumuz gibi, koymadıklarını da yapmamakla mükellefiz. Ibadet anlamında
dinin ne kendisini, ne zamanını ne de mekânını, O'nun bildirmesi olmadan
Allah'ın Resûlü (s.a) dahi tayın edemez. Bunlar "tevfîkî"dir, yani ancak
şariin belirlemesiyle ve belirlediği kadar bilinebilirler. Kurbanın da
nerede, nasıl ve ne için kesileceğini yine Şeriat sahibi bildirmiştir. Yani
kurban da bir ibadettir. O'nun gerçeğini biz akılla kavrayamayız. Öyleyse
onu şeriat sahibinin belirlediği alanın dışında da çıkaramayız. Çıkarmamız
ya da bid'at veya küfürle sonuçlanır. Küfür mutlak cehennemdir. Bid'atın
varacağı son nokta ise yine orasıdır. Bu yüzden:
"Bir insan için kurban
kesilmesi küfürdür ve kesilen meyte (leş) hükmündedir, yenmez... Hacıların
ya da gazilerin kudümü (gelişleri) için hayvan kesilmesi de küfürdür"
denmiştir. (Fetavay-i Hindiye NI/277 ) Yeni alınan araba, ev, atılan temel
vb. şeyler de aynıdır. Yalnız bazı alimler burada bir inceliğe dikkat
çekerler. Efendim, Resulullah Efendimiz: "Allah'tan başkası için boğazlayana
Allah lânet etsin" buyurmuşlardır. (Hakim, Müstedrek N/153 (Ayrıca bk.
Hindi, Kenz XVI/74)) Başkası için demek, başkasının adı zikredilerek
boğazlamak, yani "Bismillah = Allah'ın adıyla" yerine "Bismifilan = falanın
adıyla, falanın adına" diyerek kesmektir. Binaenaleyh, bir büyük zatın
gelişine, ev ya da araba almasına duyduğu sevinçten ötürü kurban keserse bu
küfür olmadığı gibi, kesilen hayvan da meyte (leş) hükmüne girmez, eti yenir
derler. (Bu görüşlerin uzunca tartışması için bk. Şeyh Davud, Eseddü'l-Cihad
Risalesi (Ictihat Tartışması, Terc. Sükrü Özen, içerisinde) s. 255 vd.)
Durum böyle olmakla beraber bunun mahzursuzunu, mahzurlusundan ayırmak zor
olduğu ve avam insanlara bid'at kapısını açmamak için bu tür vesilelerle
kurban kesmemek gerekir. Ille de kesmek istenirse gelişine sevindiği
kimsenin yolunda ya da önünde değil, böyle sevinçli bir güne kendisine
bahşeden Allah için ayrı bir yerde kesip etini tasadduk etmeli veya
yemelidir. Aksi halde "Bismillah = Allah adına" diyerek kesse dahi bir
kimsenin yoluna, bir evin temeline, bir arabanın tekerine vs. kesilen, kanı
oraya buraya sürülen kurban en azından çirkin bir bid'attır, küfrü
gerektirmese dahi günahı gerektirir ve etinin yenmesi de şüpheli olur. Zaten
bu kurbanı görenler, filan falanın gelişi için, ya da filan iş için kurban
kesti derler ki, bu da onun kesiliş gayesinin Allah için olmadığını
gösterir.
BAŞA DÖN
ŞAHİTLİK
Islâm'da bazı konularda
iki kadının şahitliğinin, bir erkeğin şahitliğine denk tutulması, kadına
hakaretten değil, "fıtratın ve tabiîliğin gözetilmesinden dolayıdır. Çünkü
Islâm toplumunda kadın çarsıya pazara ancak ihtiyacı ölçüsünde çıkar ve
şahitlik gerektiren konulara çok az muttalî olur. Duygusal yapısından ve
yaratılışından ötürü, gördüğü olaylardan da çok çabuk etkilenir ve bir
tarafın lehine haklılık ve haksızlığına bakmadan, tavır koyuverir.
Psikolojik araştırma ve istatistikler bunun böyle olduğunu bilimsel
yöntemlerle ispatlamıştır. Yine bu tür olaylar, kadın. genellikle
ilgilendirmeyen olaylardır. Bu yüzden unutması ve olayın oluş biçimini
hatırlayamaması normal bir olgudur. Ama iki tane olmaları halinde bu ihtimal
ortadan kalkar.
Kaldı ki, tamamen
kadınların ilgi sahası olan doğum, bekâret, emzirme (rada) gibi konularda
erkeğin değil, kadının şahitliği geçerlidir. Yani bu konunun isabetlilik
derecesi, "fıtrat" ve Islâm toplumu düşünülürse anlaşılabilir.
Kadının hakim ve devlet
başkanı olamayışındaki hikmet de, yine onun duygusal yaratılışı ile
ilgilidir. Söylediğimizi tekrar edersek; konuya teorik olarak bakıp, daha
insancıl görüneni savunma yerine, pratik ve gerçekçi açıdan bakıp, insanî
olanı almak daha akıllıca olsa gerektir. Tekrar edelim; tarihte kadınların
hâkim olduğu hangi ülke yıkımla sonuçlanmamıştır? Öyleyse Rasûlüllah
Efendimiz doğru söylemiştir: "Idarelerini bir kadına teslim eden milletler
iflah olmayacaklardır". (Buhârî, Megâzî 82, fiten 18; Tirmizî fiten 75;
Nesâî, kudât 8;Mûsned V/43, 51, 38, 47.) Şu anda ikiyüze yakın devletin
kaçının başı kadındır? Kadın haklarını savunduklarını sanan ülke insanları,
niçin yüzde doksandokuz oranında erkek idareciler seçiyorlar? Diğerlerini
bir tarafa bırakalım, kadın erkek eşitliğinden sözeden hangi ülkenin
parlamentosunda, hiç olmazsa erkeklerin yarısı kadar kadın vardır?
BAŞA DÖN
ŞAHİTLİKTE HIRSIZLIK VE ZAMAN AŞIMI
Zina, hırsızlık ve şarap
içme cezalarının (had) uygulanabilmesi için bu suçlara şahit olanların açık
bir özür olmadıkça gecikmeden şahitlik yapmaları gerekir. Çünkü suçun
işlendiği tarihle şahitlik etme tarihi orasında uzun bir süre geçerse töhmet
ve fitne ihtimalı artar. Uzun süre sustuktan sonra şahitlik yapılması,
davalıya duyulan kini akla getirir. Diğer yandan şahit, böyle bir
geciktirmeyi "şantaj" aracı olarak kullanmaya da kalkışabilir. Hz. Ömer
(r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Had cezasını gerektiren bir suça,
suçun işlediği sırada değil, sonradan şahitlik eden bir topluluk, içlerinde
bulunan bir kinden dolayı şahitlik yapmış sayılır. Bu yüzden onların
şahitlikleri kabul edilmez" (ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).
Bir yerde hâkimin
bulunmaması, mesafenin uzaklığı, yolun tehlikeli oluşu açık özür sayılır. Bu
özürler nedeniyle şahitliğin gecikmesi mümkün ve caizdir.
Ebû Hanîfe'ye göre zaman
aşımı süresi hâkimin takdirine bırakılmıştır. Çünkü şahitlik yapmak için
olayla hâkim önüne çıkma arasında geçebilecek süreler yer ve çevre
şartlarına göre değişiklik arz eder. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed'e göre zaman
aşımı süresi bir ay ve daha fazla olan bir süredir. Eğer süre bir aydan kısa
ise bu zaman aşımı sayılmaz. Çünkü bir ay sürelerin en kısasıdır. Bir aydan
az olan süreler peşin (acıl) hükmünde olur (es-Serahsî, el-Mebsût, 1. Baskı,
Beyrut 1398/1978, IX, 50; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).
Şâfiî, Mâlikî ve
Hanbelîlere göre, zina *, kazf * (zina iftirası) ve şarap içme ile ilgili
hadler konusunda yapılacak şahitlik zaman aşımına uğramaz. Çünkü zina
hakkındaki şahitliğin zikredildiği âyet genel anlam ifade eder. Gecikme
nedenliye şahitliğin düşeceğine ait bir delil de yoktur. Diğer yandan
şahitliğin gecikmesi bir özürden veya şahidin kaybolmasından ötürü olabilir.
Had cezası ise mutlak ihtimalle düşmez (bk. Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr,
Bulak 1315, IV, 161; Ibn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire 1970, VIII,
207).
Ikrarda Zaman Aşımı
Müctehitler, zina ikrarı için bir zaman aşımı süresinin bulunmadığı
konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insan kendisi aleyhinde bulunmakla
itham edilemez. Buna göre, bir süre geçtikten sonra hâkim önünde yapılacak
ikrarla zina sabit olur. Ancak Mâlikîler dışında çoğunluğa göre böyle bir
kimse had hükmü verilmezden veya had cezasının bir bölümü uygulandıktan
sonra bile ikrarından dönse veya kaçsa had düşer (Ibnü'l-Hümâm, a.g.e., IV,
120; Ibn Kudâme, a.g.e., VIII,197; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 271).
BAŞA DÖN
ŞAKA
Güldürmek veya eğlendirmek
kasdıyla söylenen söz veya yapılan davranış, latıfe, mizah.
Insan şahsiyetini, onurunu
rencide eden bütün söz ve hareketler, kul hakkını çiğnemektir. Toplum
düzeni, bütün fertlerin haklarına riayet ve onlarla ünsiyet etmekle, görüşüp
anlasabilmekle sağlanır. Kendi hakkının çiğnenmesini arzu etmeyen insanın,
bir başkasının hakkını gözetmesi kaçınılmazdır. Hukuka riayeti temin için
Yüce Allah, insanların mallarına tecavüzü haram kıldığı gibi, insan
şahsiyetini kırıcı olan her türlü alayı, gıybet, yalan, iftira, dedikodu ve
benzeri sözlü tecavüzleri de haram kılmıştır. Bu cümleden olmak üzere çoğu
kere muhatabı küçük düşürecek şekilde yapılan fiilî ve sözlü şakalar da Hz.
Peygamber'in hadîsi ile yasaklanmıştır: "Kardeşinle mücadele ve şaka etme" (Tirmizî,
Birr, 58). Mizahı çok yapan bazı sahabe hakkında Kur'anî hüküm de (el-Hadîd,
57/16) nazıl olmuştur. Yalanla eş anlamlı şakalar, bizzat yalan olduğu için
haramdır. Ancak şaka, yalan, alay, hakaret gibi aşağılayıcı manada olmamak
ve aşırı gitmemek kaydıyla yapılırsa buna müsaade edilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s) ve
ashabının arkadaşlarıyla şakalaştığı görülmüştür. Ebû Hureyre'den: Ashab,
Rasûlullah'a, "Ya Rasûlullah, sen de bizimle şaka yapıyorsun" dediler.
Rasûlullah, "Ben sadece doğruyu konusurum, haktan başka bir şey söylemem" (Tirmizî,
Birr, 57) buyurdu.
Ibn Abbas'tan: Bir adam,
"Allah Rasûlü şaka yapar mıydı?" diye sordu. "Evet" diye cevap verdim. "Peki
Rasûlüllah nasıl şaka yapardı?" deyince "Hz. Peygamber (s.a.s) hanımlarından
birisine geniş bir elbise giydirdi . "Bu elbiseyi giy, Allah'a şükret,
eteğini de gelin eteği gibi sürü" buyurdu, dedim."
Hz. Enes'ten: Allah'ın
Rasûlü, insanların en güzel ahlâka sahip olanı idi. Ebu Umeyr adında bir
kardeşim vardı. Rasûlüllah gelip kardeşimi görünce "Ebû Umeyr, kuş ne
yapıyor?" diye sorardı. Kardeşim kuşla oynardı. Bazı namaz vakitlerinde
Rasûlüllah bizim evde olur, bir seccade serilmesini emreder, seccadeyi
süpürür ve sular, sonra üzerinde namaza dururdu. Biz de arkasında namaz
kılardık. Seccade, hurma lifinden yapılmıştı.
Enes b. Mâlik'ten: Bir
adam, Rasûlüllah'ın yanına geldi, onu devesine bindirmek istedi, Rasûlüllah
da, "Biz de seni dişi devenin yavrusuna bindirelim" dedi. Adam, "Ya
Rasûlüllah, devenin yavrusuna nasıl bineyim?" diye sorunca, Rasûlüllah,
"Bütün develeri dişi deve doğurmaz mı?" buyurdu .
BAŞA DÖN
Hz. Enes'den: Zahir adında
bir bedevî, çölden Rasûlüllah'a hediyeler getirmişti. Dönüp gitmek isterken,
Rasûlüllah da ona hediyeler verdi ve; "Zahir, bizim çölde yaşayanımızı
temsil eder, biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz" buyurdu. O,
çirkin biri olduğu halde, Rasûlüllah onu çok severdi. O, alışveriş ederken
Rasûlüllah arkasından gelir, onu kucaklar, kendisini adama göstermez ve "Ben
kimim?" diye sorardı. Adam döndüğü zaman Rasûlüllahı tanır, sırtını
Rasûlüllah'ın göğsünden ayırmazdı. Rasûlüllah "Bu köleyi kim satın alacak"
diye sorar, adam da "Ya Rasûlüllah, o halde beni değersiz buluyorsun" derdi.
Rasûlüllah (s.a.s) "Allah katında değersiz değilsin, onun katında değerin
yüksektir" buyururdu.
Enes (r.a) "Rasûlüllah
hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı"
demiştir. Peygamberimiz (s.a.s) fazla tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka
yapmayı severdi.
Aişe vâlidemiz anlatır:
"Bir gün Allah'ın resûlu benimle koşarak yarıştı ve ben kendisini geçtim.
Zamanla şişmanladığımda benimle tekrar koştu ve bu sefer beni o geçti." Yine
bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde annemiz Peygamberimizle bir yemekte
bulamaç aşını yerken Sevde (r.a) "Bu yemeği sevmiyorum" dedi. Âişe (r.a):
"Yemezsen yemeği yüzüne sürerim." dedi Bu konuşma esnasında önce Hz. Âişe,
Hz. Sevde'nin yüzüne, sonra Hz. Sevde, Hz. Âişe'nin yüzüne birer parmak
bulamaç sürerek şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir
gülümsemeyle izlemiştir.
Hz. Süheyb anlatıyor:
Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu gören Hz. Peygamber: "Gözün
ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?" dediler. Ben de: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben
ancak ağrımayan tarafla yiyorum" cevabını verince Rasûlüllah azı dişleri
görünecek derecede tebessüm ettiğini gördüm.
Sahâbe'den Nüeyman el-Ensarî
(r.a) şakacı bir kimseydi. Medine'ye tâze meyve ve süt gelince hemen
onlardan alıp Rasûlüllah'a getirerek "Ey Allahın Rasûlü, bunu senin için
satın aldım ve sana hediye ettim" derdi. Birkaç gün sonra malın sahibi
Nüeyman'dan malının bedelini istediği zaman, o kişiyi Resûlüllah'a getirip:
"Ey Allah'ın Resûlü, şu adamcağızın mallarının bedelini versene" derdi.
Rasûlüllah da "Ey Nüeyman, sen onu bize hediye etmedin mi?" diye
sorduklarında, Nüeyman: "Ya Rasûlüllah, alırken onun parası yanımda yoktu.
Senin de ondan yemeni istiyordum, onun için alıp getirdim" deyince,
Rasûlüllah güler ve parasını verirdi .
Işte bunlar sevimli
şakalardır. Sınırları taşmamak, başkasını incitmemek şartıyla arada sırada
bu tür şaka yapmak müstehaptır. Az ve yerinde olan şakayı Peygamber
Efendimiz de tasvip etmişlerdir. Ancak, şakaların devamlı yapılmasından
sakınmak gerekir. Bir kısım mübahlar vardır ki onlara devam edildiği
takdirde günaha dönebilirler. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve rahatsız
edici olanı yasaktır.
Hz. Peygamber (s.a.s) ve
ashabının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve yalan cinsinden olmayan
şakalardır. Böylesi şakalar ise insanlar arasında muhabbeti arttırır. Ancak
her işte olduğu gibi şakada da aşırı gitmemelidir.
El şakaları ve öldürtücü,
yaralayıcı aletlerle yapılan şakalar tehlikeli olabileceğinden
yasaklanmıştır. "Her kim kardeşine -isterse ana baba bir kardeşi de olsa-
(korkutmak üzere) demirle işaret ederse, onu bırakmaya kadar melekler o
kimseye lanet ederler. " "Sakın sizden biriniz (din) kardeşine silah ile
işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse bilmez ki belki Şeytan o silahı
elinden kaydırır, işaret edilen adamı vurur da bu yüzden cehennemden bir
çukura yuvarlanır" (Riyâzu's-Salihîn, III, 293).
Kocanıneşi ile şakalaşması
ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi arttıracağı için tasvip, hatta teşvik
edilmiştir (Ebû Davud, Edeb, 84,85,149,7; Ibn Mâce, Cihad, 40; Ahmed b.
Hanbel, II, 352, 364, 3/67, 5/32).
BAŞA DÖN
ŞAPKA
Başa giyilen başlık
anlamında latince "cappa"dan alınma bir kelime. Günümüzde, erkek ve
kadınların sokağa çıkarken gerek süs olarak, gerekse yağmur ve güneşten
başlarını korumak gayesiyle giydikleri başlığın genel adıdır. Bununla
birlikte, şapkaya benzediğinden, ocak ve soba borularının tepesine konulan
ve rüzgârın dumanı içeriye doğru savurmasına engel olan sac külahlara da
şapka denilmektedir. Aynı şekilde, gemi direğinin tepesindeki tekerlekçiğe
ve yazıda, harfi uzatma veya inceltme amacıyla kullanılan işarete de şapka
denildiği bilinmektedir.
Erkek şapkaları çeşit
çeşittir; kasket, fötr, silindir, melon, bere, hasır, panama vb. Kadın
şapkaları ise, modaya göre yıldan yıla değişiklik gösterir (muhtelif
devirlere ait erkek şapkalarıyla değişik kadın şapkaları için bak: Yeni Türk
Ansiklopedisi, X, 3818; Okyanus Türkçe Sözlük, 111, 2712).
Insanlar, tarihin ilk
çağlarından itibaren çeşitli şapkalar (başlıklar) giymişlerdir. XIX.
yüzyılın 2. yarısından sonra pek çok çeşidi olan şapkalar, yukarda yazıldığı
şekilde standartlaştı. Osmanlı Türk toplumunda başlığın özel bir yeri vardı.
Saray ve saraydaki yüksek rütbeli memurlar kırk üç çeşit farklı serpuş
(başlık) giyiyorlardı. Hiç kimse kendisine ait olmayan rengi ve şekli
kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısı yirmi
yedi idi. Sadrazamdan vezir habercisine kadar herkesi başlıklarından tanımak
mümkündü. Ordu mensuplarının başlık çeşidi altmış üç idi. Yeniçeri ağasından
en basit ere kadar bütün rütbeliler başlıklarından tanınabilirdi. Din
adamları on altı, halk ise yirmi dört değişik serpuşa sahipti. Osmanlı
devletinin son zamanlarına kadar, müslümanlarla gayr-i müslimlerin
birbirinden ayrılması için giyimleri, bu arada giydikleri başlıklar farklı
farklıydı (M. Z. Pakålın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 111,
188; Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).
Osmanlı devletinin
nüfusunu teşkil eden müslümanlarla gayr-i müslimlerin, yalnızca giydikleri
başlıklar değil, ayakkabılarına varıncaya kadar tüm kıyafetleri biri
birlerinden farklıydı. Bu durum, Osmanlı devletinin yıkılması ve onun yerine
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasına kadar - tedrici olarak bir takım
değişiklikler olmasına rağmen - devam etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin
ilk cumhurbaşkanı M.K. Atatürk, Cumhuriyetin 1923 yılında ilanından sonra,
bir takım reform hareketlerine girişti ve herkesçe bilinen inkılapları
aşamalı olarak gerçekleştirmeye başladı. Bu cümleden olarak Osmanlı
döneminin simgelerini ortadan kaldırmaya ve dinî kaynaklı giyim
farklılıklarının yurttaşlar arasında ayırım yaratmasını önlemeye yönelik
adımlar attı. Giyim konusundaki bu yeniliklerin başında şapka geliyordu.
Çünkü Atatürk'e göre şapka batılı ve modern olmanın simgesiydi, uygar
kıyafetin ayrılmaz bir parçasıydı. Bunun dışında kalan (fes, sarık, külah
vb.) başlıklar, Türk ulusunun kıyafeti olamazdı. Nitekim 24 Ağustos 1925
tarihinde, Kastamonu'ya yaptığı bir gezide, elinde Panama şapkası biçiminde
geniş kenarlı beyaz bir şapka olduğu halde halka şöyle seslendığını
görüyoruz:
"Arkadaşlar, Turan
kıyafetini araştırıp canlandırmağa yer yoktur. Uygar ve milletlerarası
kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu
giyeceğiz, ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek,
kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i
şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi,
smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!
Arkadaşlar, kesin olarak
söylüyorum, korkmayınız! Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve
önemli bir sonuca götürüyor. Isterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve
önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun
önemi yoktur..." (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X,
67).
M.K. Atatürk, bu
konuşmasında, inkılâbından asla tavız vermeyeceğini ifade etmesine rağmen,
şapka giyilmesi hususunda kesin bir emir vermemiştir. Ancak kadın-erkek
herkesin giymesini içtenlikle arzu ettiğini bildirmiştir. Akşamleyin
Ankara'ya döndüğünde, kendisini karşılamaya gelenlerin tamamının şapkalı
olduğunu görmüştür (Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).
Bundan bir kaç gün sonra
toplanan (2 Eylül 1341/1925) bakanlar kurulu, devlet memurlarına şapka giyme
mecburiyeti getiren 2413 no'lu kararnameyi çıkarır. Ardından da 15 Kasım
1925 tarihinde Konya milletvekili Refik Bey ve arkadaşları Meclise şapka
giyilmesi ile ilgili kanun teklifini verirler. Bursa milletvekili Nureddin
Paşa bu kanunun Teşkılatı Esasıye Kanununa (Anayasa) aykırı olduğunu ileri
sürerek geri alınmasını ister. Ancak çoğunluğun lehte oy kullanması sonucu
671 sayılı "Şapka Iktisası Hakkında Kanun" 25 Kasım 1925 tarihinde kabul
edilir ve 28.11.1925 günü 230 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
girer. Kanun şu üç maddeden oluşmaktadır:
1- Türkiye Büyük Millet
Meclisi üyeleri ile genel ve yerel yönetim görevlileri, her türlü kuruluşta
görevli memurlar ve müstahdemler Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı
giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna
aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet meneder.
2- Iş bu kanun,
yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir.
3- Iş bu kanun, Türkiye
Büyük Millet Meclisi ve Yürütme Kurulu üyeleri tarafından yürütülür (Bak.
Bekir Sıtkı Yalçın - Ismet Gönülal, Atatürk Inkılabı, Kültür ve Turizm
Bakanlığı, Ankara 1984, 99 vd.).
Şapka Kanunu ülkede önemli
bir direnişle karşılaştı. Yasa T.B.M .M .'nde kabul edildiği gün Erzurum'da
protesto gösterileri oldu. Bunun üzerine bu ilde sıkıyönetim ilan edildi ve
gösteriye katılanlar Sıkıyönetim Mahkemesine verildi. Rize, Sivas, Maraş,
Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon ve Gümüşhane'de yasayı
protestoya yönelik eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemlere katıldığı ileri
sürülen birçok kişi Istiklal Mahkemelerinde yargılandı; bunların bazıları
ölüm, bazıları da ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ölüm cezasına
çarptırılanlardan biri de Iskilipli Atıf Hoca'dır. Aslında Atıf Hoca,
protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakat adı geçen kanunun
yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce (1340/1924) yazıp neşrettiği
"Frenk Mukallitligi ve Şapka" adlı risalesinden dolayı Ankara Istiklal
Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkum edilmiş ve 4 Şubat 1926 tarihinde
hüküm infaz edilmiştir (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Islâm,
IXX, Çile Yayınevi, Istanbul).
1939'da Türk Ceza
Kanunu'nun 526. maddeşiyle şapkadan başka başlık giymeyi alışkanlık haline
getirmenin cezası üç aya kadar hapis olarak belirlendi. 1961 ve 1982
Anayasaları, öbür devrim yasaları gibi 671 sayılı yaşanın Anayasaya
aykırılığının ileri sürülemeyeceğini hükme bağlamıştır (Ana Britannica, XX,
237).
Şapka giymenin fikhî
hükmü:
Hiç şüphe yok ki, şapka
bizatihi haram değildir. Zaten hiç bir Islâm âlimi, onun bizatihi haram
olduğunu iddia etmemiştir. Ancak küfür alameti olarak kabul edildiği ve
hakikaten gayr-i müslimlerin dînî kıyafeti olduğu dönemlerde, hemen hemen
tüm Islâm âlimleri tarafından giyilmesine karşı çıkılmış, onu giyenler,
niyetlerine göre kâfir ya da günahkâr kabul edilmişlerdir.
Biliyoruz ki, Islâm
dininde bir şeyin kesin olarak haram sayılabilmesi, dolayısıyla onu
işlemenin günah ya da küfür kabul edilebilmesi için hakkında açık bir nas
olması gerekir. Aksi halde -peygamberler dahil- hiç bir kimse keyfî olarak,
Allah'ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl sayamaz. Ancak,
hakkında kesin ve açık bir nas olmayan hususlarda Islâm âlimlerinin ictihad
yoluyla bir kanaate varmaları mümkündür.
BAŞA DÖN
Bu noktadan hareketle
Kur'ân-ı Kerîm'i incelediğimizde, ne şapka ne de başka bir kıyafetle ilgili
herhangi bir hüküm göremeyiz. Lâkin Cenab-ı Allah'ın, mü'minleri sürekli
olarak inanç ve davranış bakımından kâfirlere benzemekten sakındırdiğini
görebiliriz .
O halde Islâm âlimlerinin
şapka hakkındaki olumsuz kanaatlerinin dayanağı nedir? Islâm din
bilginlerini bu kanaata sevkeden sebep, Peygamber (s.a.s)'in, sürekli olarak
müslümanları gayr-i müslimlere benzemekten sakındırması ve bu konuda
hassasiyet göstermesidir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s): Bir kavme benzemeye
çalışan, o kavimdendir" (Ahmed b. Hanbel 11, 50; Ebu Davud, Libas, 4) ve
"Bizden başkasına benzemeye özenen bizden değildir" (Tirmizî, Isti'zân, 7)
buyurmakla, şeklen dahi olsa, bir müslümanın kâfirlere benzemesine karşı
olduğunu göstermiştir. Rasûlüllah (s.a.s)'in, şeklen dahi olsa,
müslümanların gayr-i müslimlere benzemeye özenmelerine karşı oluşu haklı bir
nedene dayanıyordu. O da, gayr-i müslimlere benzemeye özenen müslümanların,
zamanla dejenere olarak Islâm'dan uzaklaşmaları ya da ondan tamamen
kopmaları endişesiydi. Zira Allah Resûlü; "Kişi inandığı gibi yaşamazsa
yaşadığı gibi inanmaya başlar" gerçeğini çok iyi biliyordu.
Şunu hemen belirtelim ki,
hadisin metninde geçen "teşebbüh" kelimesi, yukarda görüldüğü gibi, tesâdüfi
bir benzemeyi değil, benzemeye çalışmayı yani bir kimsenin benzemek istediği
kişileri bilerek ve isteyerek taklıd etmeye çalışmasını ifade etmektedir.
Yoksa bir gayr-i müslim, Islâma girmek gibi bir niyeti olmaksızın,
müslümanlara mahsus bir alâmeti taşımakla, müslüman sayılamıyacağı gibi;
"gayr-i müslimlere benzeme kasdı olmaksızın, soğuk vb. sebeplerle onlara
mahsus alâmetleri giyen bir müslüman da kâfir sayılmaz" (Fetevâ-yı Hindiye,
II, 276, Bulak 1310 h.). Hele hele kâfirlerin şiârı olmayan bir takım
kıyafet ve davranışlarda gayr-i müslimlere benzeyen kimse asla tekfir
edilemez (Ali el-Kârî, Şerhu'ş-Şifâ, II, 522, Istanbul 1309 h.).
Ancak "Mecûsilerin
mümeyyiz vasfı olan şapkalarını ve zimmîlerin küfrün şiârından olan
kalensövelerini, onlara benzemek kasdıyla giymek ya da hristiyan ve
mecûsilere ait olan zünnarı kuşanmak küfür sayılmıştır" (Şeyhzâde, Hâşiyetü
Şeyhzâde alâ Tefsîr el-Kâdî el-Beydâvî, I, 108, Matbaatü's-Sultâniyye,
Dâr'ül-Hilâfe, 1282 h.; Ali el-Kârî, Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber, 167. Mısır, 1323
h.; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında XVI.
Asır Türk Hayatı, Istanbul 1983, 118).
Islâm dininde niyetler çok
önemlidir. Hattâ amellerden de önce gelir ve ameller onlara göre değer
kazanır. Bunun içindir ki Islâm âlimleri; "Küfre niyet eden kimse o andan
itibaren kâfirdir" diyorlar. Böyle bir kimse, dış görünüşü itibariyle
müslümanlara benzese de kâfirdir. Kaldı ki, Allah'a, O'nun Resûlüne ve sair
dinî zaruretlere iman ve itikadı olmadığı için, seve seve kâfirlerin
kendilerine mahsus alâmet ve şiârlarını giyinmiş ve kabul etmiş olursa,
artık bu kimsenin küfründe şüphe etmek bile caiz değildir.
Büyük fakihlerin ekserisi
"Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalensöve yani şapkayı bir
zaruret olmadan kendi arzusu ile giymek küfürdür. Zira bu alamet-i küfürdür.
Onun için bunu, ancak mecûsilik, hıristiyanlık, yahudilik gibi küfrün
çeşitlerinden birini seçenler ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar
giyebilirler. Esasen zâhir alâmetlerle bâtınî işlere istidlâl ve onun
üzerine hükm etmek aklen ve şer'an makbul ve mu'teber bir yoldur" diyorlar.
Fukahâdan bazıları ise;
"Mecûsi, hıristiyan ve sair kâfir milletlere mahsus ve onların kıyafet âdeti
olan kalensöve yani şapkayı kendi arzusu ile giyen bir müslüman, onlara
benzemiş ve onları taklıd etmiş olduğu için günahkâr olursa da kâfir olmaz"
diyorlar (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Islâm, Istanbul 1975,
21).
Haddizatında İslam'ın ilk
dönemlerinde, Mekke'de yaşayan müslümanlarla müşriklerin kılık ve
kıyafetleri biri birlerinden farklı değildi. Hicretin ilk yıllarında da
Medine'de çoğunlukta olan yahudiler, ne âdette, ne giyimde, ne de başka özel
bir alâmette müslümanlardan ayırdedilemezlerdi. Sonraları müslümanlar
çoğalıp güçlendikten ve kendilerine cihad izni verildikten sonra, Rasûlüllah
(s.a.v)'ın direktifleri doğrultusunda, gerek âdette gerekse kılık ve
kıyafette gayr-i müslimlerden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Ki bu
ayrılık o gün için bir zaruretti. Zira Islâm ile küfür karşı karşıya
gelmişti ve bunun için safların belirginleşmesi, netleşmesi gerekiyordu.
Buna binaen müslümanlar, inançları ve davranışlarıyla kâfirlerden
ayrıldıkları gibi dış görünüşleriyle de onlardan ayrılmak durumundaydılar ve
gayr-i müslimlerin kimlikleri niteliğindeki kıyafetlerini taşımaları yakışık
almazdı. Müslümanların kendilerine has kimlikleri, kıyafetleri olmalıydı.
Işte bu şekilde,
müslümanlar başlangıçta bizzat kendileri gayr-i müslimlere benzememeye özen
gösterdikleri halde, kendi devletlerini kurup büyük bir güç haline geldikten
sonra durum değişti. Bu sefer egemenlikleri altındaki zimmîlere
müslümanlardan farklı bir şekilde giyinme mecburiyeti getirdiler.
Peygamberimizin vefatından çok sonra getirilen bu uygulamanın gerekçesi
şuydu:
BAŞA DÖN
Bazı fıkıh kitaplarında
Ömer Ibn Hattâb veya Ömer Ibn Abdü'l-Azız'den gelen rivayetlere dayanılarak,
zimmîlerin müslümanlardan kıyafetleriyle ayrılmalarının gerekli olduğu
kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir:
"Zimmiler, müslümanlarla
içiçe olduklarından kendilerine müslüman muamelesi yapılmaması için onların
tanınmaları gerekir. Mümkündür ki, onlardan birisi yolda aniden ölür ve
bilinmeden namazı kılınarak müslüman mezarlığına gömülür" (Reddü'lMuhtar,
Istanbul 1307, 111, 377).
Evet dikkatin ve
sakınmanın elzem olduğu Islâm fetihlerinin ilk çağlarında bu ayırım belki
gerekliydi. Fakat yukardaki gerekçenin yeterli olduğu söylenemez. Zira
hayatta iken ne Allah'a ne de Peygamberi'ne inanmayan, Islâm ahkâmından
hiçbirini uygulamayan bir kimseye, ölümünden sonra ona müslüman muamelesi
yaparak yıkamak, cenaze namazını kılmak ve Islâm mezarlığına gömmek ona
hiçbir yarar sağlamaz. Ona bu muameleyi bilmeden yapanlar da haliyle bu
yaptıklarından sorumlu olmazlar.
Müslümanların
kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerden ayrılması gerektiği, hele şapka vb.
alâmetlerin -zaruret hali hariç- asla giyilmemesi gerektiğini savunan merhum
Iskilipli Atıf Hoca'nın konuya yaklaşımı şöyledir:
"Her devletin alâmet-i
mahsusayı haiz bir çeşit bayrağı vardır ki o bayrak hangi vapurun,
zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerinde bulunursa, o devletin
olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı
itibariyle Ingiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde, yalnız
şanlı bayrağının alâmet-i farikası ile onlardan ayrılır. Bu alâmeti görenler
bizim zırhlımız olduğuna hükm ederler. Başka devletlerin bayrağının bizim
zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, âdeten ve kanunen yasaktır. Onun için
bunun mürtekibi, hiyanet-i vataniye, cinayeti ve ecnebî taraftarlığı suçuyla
itham edilerek idamına hükm olunur. Bunun için medenî memleketlerden hiç
birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları
taklıd ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez.
Işte bunun gibi "Bizden
başkasına benzeyen, bizden değildir" hadis-i şerîfi ile müslümanların, şiâr
ve alâmet-i küfürde gayrı müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır.
Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının
bizim olmadığına hükm edecekleri gibi şapka, haç ve sâir küfür alâmeti giyen
ve takınanların Islâmî milliyetten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş
olduklarına hükm ederler" (Iskilipli Atıf Hoca, a.g.e, 24).
Unutmamak lâzım ki, bir
zamanlar şapkanın küfür alâmeti sayılması gibi "baş açık gezmek de
kâfirlerin âdetlerinden sayılıyordu. Bugün ise baş açık dolaşmak müslümanlar
arasında yaygınlaşmıştır. Dolayısıyle küfür sayılmaz" (Ali el-Kârî, Şerhu'ş
Şifa", II, 522). Nitekim eskiden "başı açık dolaşan, sokakta yemek yiyen,
sakalını tıraş etmiş veya müzik dinleyen kişilerin şahitliği de kabul
edilmezdi. Günümüzde bu örf ve kurallar değişmiştir. Çünkü bu davranışlar
zamanımızda yaygın bir alışkanlık halini almıştır" (Yusuf el Kardavî, Islâm
Hukuku Teori ve Pratik, Istanbul 1983, 179).
Sonuç olarak şunu
söyleyebiliriz: Zamana, mekana ya da örf ve âdetlere bağlı olan hükümler;
zamanın, mekanın yahut örf ve âdetlerin değişmesine paralel olarak
değişebilirler. Hakkında kesin ve açık nas bulunan, değişken bir dayanağa
istinad etmeyen hükümler ise asla değişmezler. Bu hususu göz önünde
bulundurarak şapkayı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Binaenaleyh kafirleri
taklıd etme, onlara benzemeye özenme gibi bir niyet taşımaksızın şapkanın
giyilmesinde bir sakınca yoktur. Ve ister dine dayalı olsun ister laik
olsun, hiçbir yönetim, kendi vatandaşlarından herhangi bir zümreyi başka bir
zümrenin dininden kaynaklanan örf ve âdetlerini taklıde zorlamaya
hakkıyoktur.
BAŞA DÖN
ŞARAP FABRİKASINDA ÇALIŞMAK CAİZ MİDİR?
Şarap fabrikasında
çalışmak caiz değildir. Çünkü bu müessese, İslam'ın kabul etmediği ve
kendisiyle amansız bir şekilde mücadele ettiği içkiyi imal eden bir
müessesedir. Burada çalışmak Allah'a karşı gelmek anlamını ifade ettiği
gibi, insanların ruh, akıl ve bedeni ifsad etmek için çalışmak anlamını da
ifade eder. Bunun için Peygamber (sav) içki içeni lanetlediği gibi onu
yapanı ve meydana gelmesi için çalışanı da lanetlemiştir. Peygamber (sav)
buyuruyor: "Allah, içkiyi, onu içeni, sunanı, satın alanı, satanı, sıkanı ve
kendisi için sıkılmasını isteyeni, taşıyanı, kendisi için taşınanı
lanetlemiştir."
Şarap fabrkasında çalışmak
haram olduğu gibi, İslam'ın yasakladığı her şeyde çalışıp, yardımcı olmak da
haramdır.
BAŞA DÖN
SARHOŞLUK
Sıvı veya katı bir takım
maddelerin kullanılması sonucu aklın örtülmesi ve kişinin iradesini kontrol
edemez duruma gelmesi. Yerle göğü, erkekle kadını ayıramayacak derecede
alkol veya bir uyuşturucu alana "sarhoş" denir.
Ebû Hanîfe'ye göre, yaş
üzümden yapılan içkiye "şarap (hamr)", buğday, arpa, darı vb. maddelerden
yapılana ise "nebîz" * denir. Kendi ihtiyarı ile az veya çok şarap içene
sarhoş olsun veya olmasın içki cezası uygulanır. Nebiz içene ise sarhoş
olmadıkça had cezası uygulanmaz.
Çoğunluk Islâm fakihlerine
göre, her sarhoşluk veren madde şarap hükmündedir. Delil şu hadistir: "Her
sarhoşluk veren şey hamr (şarap)'dır. Her hamr da haramdır" (Buhârî, Edeb,
80; Ahkâm, 22; Müslim, Eşribe, 73-75, 64, 69). Çoğunluk Islâm hukukçularına
göre, sözüne hezeyan (saçma sapan sözler) hakim olan ve ne söylediğini
bilmeyen kimse sarhoş sayılır. Bu yüzden içkinin azı da çoğu da haddi
gerektirir.
Sarhoşluk mübah veya haram
bir yolla meydana gelme durumuna göre sonuç doğurur.
1. Mübah yolla sarhoş
olmak: Ilaç içmek, bal yemek veya haram bir içkiyi zorlama sonucu içmekten
dolayı sarhoş olmak "baygınlık" hükmünde olup, haddi gerektirmez. Bu yüzden
de böyle bir sarhoşluk sırasında işlenen fiillerden dolayı mâli
yükümlülükler hariç sorumluluk söz konusu değildir. Söz ve akitleri geçerli
değildir. Bu şekildeki sarhoş, uyuyan veya baygın olan kimseye benzer (el-Kâsânî,
Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, V,112; AbdülKadir Ûdeh, et-Teşrîul-Cinâîl-Islâmî,
Kahire 1959, I, 561-564; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul
1983, s. 138, 139).
2. Haram yolla sarhoş
olmak: Islâm'ın haram kıldığı bir içkiyi kendi ihtiyarı ile kullanma sonucu
sarhoş olmaktır. Bu şekildeki sarhoşun, söz ve fiillerinden sorumlu olup
olmaması konusunda iki görüş vardır:
Hanefîlere, bir kısım
Şâfiîlere ve Mâlikîlerin çoğuna göre; sarhoş, söz ve fiillerinden tam olarak
sorumludur; akitleri, alış-veriş ve talak gibi tasarrufları geçerlidir;
namaz, oruç gibi ibadetlerden sorumludur. Haddi gerektiren bir suç işlerse
ayılınca cezası uygulanır. Bu görüş, "suç suçu meşrû kılmaz" prensibine
dayanır. Hatta böyle bir kimse suçları çift işlemiş sayılır. Meselâ
sarhoşken birisini öldürse iki suç işlemiş olur. Içki kullanma suçu ve adam
öldürme suçu (Ebû Zehrâ Usulül-Fıkh, Kahire (t.y), s. 345 Ömer Nasuhi
Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 234-235).
Muhammed el-Pezdevî (ö.
493/ tı 1099) şöyle der: "...Sarhoştan şer'î yükümlülükler kalkmadığına
göre, ona şer'î hükümlerin de uygulanması gerekir; çünkü sarhoşluk aklı yok
eden bir şey olmayıp, aklı bastıran bir zevktir. Ma'siyete sebep olduğu için
o, bir özür sayılamaz" (Pezdevî, el-Usûl, Keşfül-Esrâr kenarında, IV, 1475).
Diğer yandan Hanefiler,
istihsan yoluyla sarhoşun irtidadını geçerli saymamıştır. Çünkü sarhoşken
itikadın değişmesi söz konusu olmaz ve evli ise, nikâhına da zarar gelmez.
Ahmed b. Hanbel'e ve
Şâfiî'ye nisbet edilen iki görüşten birisine göre, ne söylediğini bilmeyecek
derecede sarhoş olanın akitleri geçerli değildir. Çünkü şuuruna sahip
olmayan kimse, irade beyanında bulunmuş sayılamaz. Özellikle şüphe sonucu
düşen kısas ve had cezaları sarhoşa uygulanamaz. Burada şuura sahip olmamak
şüphe derecesindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Gücünüzün yettiği
kadar şüphelerle had cezalarını düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî,
Hudûd, 2).
Ibn Teymiyye (ö. 728/1327)
bu konuda değişik bir görüşe sahiptir. O, sarhoş olmadan önceki iradeyi
araştırır. Eğer kişi, sırf suç işlemek amacıyla içki içmiş ve sarhoş olunca
da önceden planlanan suçu işlemiş olursa, tam sorumluluk söz konusu olur.
Suç, önceden düşünülmeksizin, sarhoşluk sırasında işlenmişse, ceza öncekine
nisbetle hafifletilir (Ibn Teymiyye, Muhtaşaru'l-Fetâvâ, s. 650).
BAŞA DÖN
ŞARKI SÖYLEMEK CAİZ MİDİR?
Şarkı ile şiir arasında
fark yoktur. Eğer bunlar şehveti tahrik edip meşru olmayan şeylere sevk eder
veya bir zalimi ya da muayyen bir kadını överse haramdır. Aksi takdirde beis
yoktur. Yani şarkıcı ve şiirin güzeli güzel, çirkini de çirkin ve haramdır.
Ancak, çalgılı aletlerle olursa mutlaka caiz değildir (el-Mühezzeb).
BAŞA DÖN
ŞART
Bir şeyin varlığı kendi
varlığına bağlı olmakla birlikte onun yapısından bir parça teşkil etmeyen iş
veya vasıf . Meselâ, namaz için "abdest" bir şarttır. Abdest bulunmayınca,
geçerli bir namazın varlığından söz edilemez. Bununla birlikte abdest,
namazın kendinden bir parça değildir.
Islâm'da yükümlülük
doğuran asıl hükümler "şer'î hüküm" adı alırken, bu hükümlerin ortaya
çıkmasını sağlayan ve onları tamamlayan sebep, şart ve mâni denilen yardımcı
hükümlere "vaz-ı hüküm" denir. Meselâ; namaz emri şer'î bir hüküm, namaz
için vaktin girmesi bir "sebep" namaz için abdest almak "şart" ve kadının
namaz sırasında veya Ramazan içinde hayızlı bulunması "mani (engelleyici)"
nitelikteki hükümlerdir.
Bir şeyin varlığı kendi
varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden unsura ise
"rükün" denir. Namaz için "kıraat", "rükû", "secde" bu niteliktedir. Rükün
ve şartın bulunmayışı ibadetlerde hükmün yokluğunu gerektirir. Ancak
akitlerde rüknün yokluğu akdi batıl kılarken, şartlardaki eksiklikler bazan
akdi fasid derecesine düşürür. Eksikliğin giderilmesi ile akit sonradan
tamamlanabilir. Meselâ; satım akdinde rükün olan icap ve kabulün bulunmaması
akdi ortadan kaldırır. Fakat bedellerin belirlenmesi veya satılanın temlike
elverişli olması yahut satılanın teslimine gücün yetmesi şartlardan olup,
bunların bulunmaması akdi batıl kılmaz. Çünkü bunlar akdin bir parçası
değil, dışta kalan şartlardır. Ancak bu eksiklik giderilmedikçe de
tarafların akdi bozma hakları doğar.
Şer'î şart:
İslam'ın koyduğu şartlar
olup, ibadet veya akidlerin gerçekleşmesi için bunarın bulunması gerekir.
Akdin meydana gelmesi için akdi yapanın ehliyetli olması gibi. Bu da ikiye
ayrılır:
a. Sebebin şartı: Sebep,
hükmün o anda ortaya çıkmasını sağlayan bir unsurdur. Meselâ, zina' suçu
recim cezasının sebebidir. Fakat bu sebebin söz konusu sonucu doğurabilmesi
için zina edenin "muhsan" olması şarttır. Zinadan önce, meşrû evlilik içinde
zifafa girmiş olan kimseye "muhsan" denir. Yine kısas cezasının sebebi olan
öldürme fiilinde "kasıt ve düşmanlık" bulunması bu sebebin şartıdır. Bu şart
yoksa sebep eksik kalacağı için kısas cezası uygulanmaz.
b. Hükmün şartı:
Rükünleriyle meydana gelen hükmün tamamlanması için Islâm· bazı şartlar
belirlemişse bunların da bulunması gerekir. Meselâ; evlilik akdi sırasında
iki şahidin bulunması, evliliğin sıhhati için şarttır. Aksi halde nikâh
fâsid olur. Zekâtta; nisap miktarı mala mâlik olduktan sonra üzerinden bir
yıl geçmesi de zekâtın farz olma hükmünün bir şartıdır. Çünkü hadiste; "Bir
malın üzerinden bir yıl geçmedikçe, o maldan zekât gerekmez" (Ebû Dâvud,
Zekât, 4; Tirmizî, Zekât, 8,10; Ahmed b. Hanbel, I,148) buyurulmuştur.
Ca'lî şart:
Akdi yapanın, akitte özel
bir maksadı gerçekleştirmek için kendi isteği ile koyduğu şartlara "ca'lî
şart" denir. Bu şart ya doğrudan akde bitişik olur ya da kefâleti veya
boşamayı bir şarta bağlamak gibi askıda bırakılabilir. Meselâ; "Senin
borçlun bugün yolculuğa çıkarsa, ben ona kefilim" veya eşine yönelik olarak;
"Sen şu işi yaparsan, benden boşanmış olacaksın", yine "Şu isim olursa,
yoksullara şu kadar para dağıtacağım" gibi sözler ca'lî şart örnekleridir.
Tarafların satım, kira,
rehin, kefâlet, âriyet, şirket ve benzeri akitlerde öne sürecekleri özel
şartlar da bu niteliktedir. Bu konuda genel ve düzenleyici şartları Allah ve
Rasûlü koyar. Ancak akitlerin uygulanması ile ilgili özel şartları da bu
genel şartlarla çelişmeyecek şekilde taraflar serbestçe belirlerler. Bu
şartlar, tarafları genel şartlar gibi bağlayıcı olur.
Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Müslümanlar, kendi aralarında belirledikleri şartlara uymak
zorundadırlar. Ancak helalı haram, haramı helal yapan şart müstesnadır" (Buhârî,
Icâre, 14; Ebû Davud, Icâre 12; Tirmizî, Ahkâm, 17). Buna göre,
müslümanların kendi aralarındaki sözleşmelere ilâve ettikleri şartların
helali haram, haramı helal kılacak nitelikte olmaması gerekir. Aksi halde o
konuda genel şartlar geçerli olur ve taraftarın belirlediği nass'larla
çelişen özel şartlara itibar edilmez. Diğer yandan bu özel şartların
uyulması mümkün ve anlamlı olması, sıkıcı nitelikte de olmaması gerekir.
Meselâ; sermaye
ortaklığında, ortaklar kârın paylaşılma biçimini yüzde olarak serbestçe
belirleyebilirler. Ortaklıkta bizzat çalışan veya şirketin itibarını temsil
eden bir ortak sermaye oranının üstünde kâr da talep edebilir. Fakat zarara
katlanma sermaye oranlarına göre olur. Çünkü bu esas hadisle belirlenmiştir:
"Kâr, ortakların serbestçe belirledikleri şartlara göre paylaşılır. Zarara
katlanma ise sermaye oranlarına göre olur" (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III,
475).
Başka bir hadiste Allah'ın
kitabında yer almayan şartın bâtıl olduğu, hasta insanların bir araya
gelerek yüz tane birden şart koşsalar bile bu esasın değiştirilemeyeceği
belirtilir (bk. Buhârî, Mekâtib,1-3,5; Şurt,10,17; Nesaî, Talâk, 31; Ahmed
b. Hanbel, VI,183). Hz. Peygamber'in koyduğu şartların da bağlayıcı olduğu,
Rasûlullah (s.a.s.)'a itaatın Allah'a itaat sayıldığı bilinen bir husustur.
ŞART OLSUN" DEMEKLE
NİKÂHA ZARAR GELİR Mİ?
"Şart olsun" denmekle
karısının boşanmış olması kastedilirse, "şart olsun ki, şu işi yapmayacağım"
dediği iş yapması halinde karısı bir talâkla boş olur. Karısının talâkını
bağladığı böyle bir işi yapmak istemesi halinde karısını bir bâin talala
boşar; bu arada o işi yapar, tekrar bir nikâh kıydırarak iki talâk hakkıyla
hayatlarına devam ederler. Artık o işi de sürekli yapabilir. Ancak iyi bir
müslümana düşen, talâkı olur olmaz her yerde söz konusu etmemek ve hafife
almamaktır. "Şart olsun" sözüyle talâk kastedilmemişse hiçbir şey gerekmez.
ŞARTA BAĞLI
BOŞANMADA ÇÂRE (HÎLE)
Babam, eğer şu işi
yaparsam üçten dokuza şart o1sun, diye bir ifade sarfetmiş. Sonra da pişman
olmuş ve o işi yapması gereği ortaya çıkmış. Boşama olmadan o işi
yapabilmesi için ne yapmamız gerekir?
Karısına, "Şöyle yaparsam
(ya da yaparsan) üçten dokuza şart olsun" demek, çirkin bir bid'at olmakla
beraber, karısının boşanmasını bir şarta bağlamak ve o işi yapmayacağına da
yemin etmek demektir. Misallendirirsek; bir erkek karısına:
"Eğer bugün işe gidersem
(üçten dokuza) şart olsun" demişse , hem işe gitmemeye yemin etmiş, hem de
karısının boşanmasını, işe gitmesine bağlamış olur: Artık işe giderse
karısı, "üçten dokuza" demişse üç talakla, sadece şart olsun demiş ve üçe
niyet etmemişse bir talakla boş olmuş olur.Bu çirkin durumdan ve
sonuçlarından kurtulmak için, böyle bir şart koşanlara Hanefî fıkhında şöyle
bir çâre (hile) tavsiye edilir:
Meselâ "dükkanımı açarsam,
üçten dokuza şart olsun" diyen bir koca karısını bir ric'î (dönüşlü) talakla
boşar. Karısı iddetini (üç âdet) bekler. Artık kocasından tamamen ayrılmış,
yani kocanın ondaki nikâh mülkiyeti sona ermiş olur. Sonra koca gider
dükkânını açar, böylece dükkâna gitmeme yemini de bozulmuş (halledilmiş)
olur. Karısını kalan iki talak ile tekrar nikâhlarsa artık böyle bir yemin
sözkonusu değildir. Koca istediği işi yapabilir. Bu niçin böyledir? Hanefi
hukukçuları derler ki; Böyle şarta bağlanan bir talâkın vâkî olabilmesi için
mülk (nikâha sahip olmak) şarttır, ama yeminin çözülebilmesi için mülk şart
değildir. Buna göre mülk varken, yeni henüz nikâhlı iken, ya da iddet
bitmemişken şart bulunmuş olsa, (meselâ adam dükkânını açsa) hem yemin
çözülmüş, hem de talak vâkî olmuş olur. Ama mülk,yokken, yani boşadıktan ve
iddet bittikten sonra şart bulunmuş olsa, yemin çözülmüş (kalmamış) olur,
ama nikâha zarar gelmez. Çünkü erkek için talak vereceği bir yer
kalmamıştır.( Dâmâd, Mecmaü'1-enhur N/42 (I/420)) Böyle bir durumda iddet
bekleyen kadın, ayrı odalarda kalmak ve halvet olmamak şartıyla, kocanın
evinde de kalabilir., Ancak bu durumda şu önemli noktayı göz önünde
bulundurmak gerekir: Böylece boşanmış ve iddeti bitmiş olan kadın artık
kocasından tamamen ayrıdır. Istemezse bir daha o kocaya varmayabilir. Tekrar
mehir sözkonusu olur ve istediği kadar mehir alabilir.
Bu sözünü ettiğimiz çâre
(hile) "sonraki" (Müteahhir) Hanefi hukukçularının, belki de "kanunu
dolanma" denilebilecek bir doktrinleridir. Bu açıdan tartışılabilir. Ama
Hanefi olanlar için en azından şimdilik bir çıkış yoludur.
BAŞA DÖN
ŞEHİD
Şehid, kelime olarak kesin
bir haberi veren, bildiğini söyleyen, hazır olan, bulunan, bir Hadiseye
şahid olan, şahitlik eden. Dinî anlamda, Allah rızası için, O'nun yolunda
canını fedâ eden müslümana verilen isimdir. Ona bu ismin verilmeşinin
sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş olması veya onun Yüce Allah'ın
huzurunda yaşıyor bulunması yahut ölümü sırasında meleklerin hazır bulunması
yahut ta ruhunun doğrudan doğruya Daru's-Selâm'da (Cennet'te) bulunması veya
Allah tarafından çeşitli mükâfatlarla mükâfatlandırılmış olmasıdır.
Arapça bir kelime olan
şehid, "şehi-de" fiilinden türemiş olan bir isimdir. Mastarı, şehâdettir.
Şehidin çoğulu, "şuhedâ" ve "eşhâd" olarak gelir (el-Isfahânî, el-Müfredât,
267 vd.; et-Tahtavî, Haşiye ala Merâki'lFelâh, Mısır 1970, 516 vd).
Kur'an'da otuz beş
dolayında "şehid" kelimesi ve yirmi civarında da, çoğulu olan "şuheda"
kelimesi geçmektedir. Aynı kökten gelen kelimelerle beraber, Kur'an'da geçen
"şehid" kelimesi, daha çok şâhid manasınadır. Şehid, aynı zamanda Yüce
Allah'ın isimlerinden biridir. Bir kaç âyette de, bu manayı ifâde
etmektedir. Bu âyetlerden birinin meâli şöyledir:
Biz onlara, ufuklarda ve
kendi canlarında âyetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'an)'ın gerçek olduğu,
onlara iyice belli olsun. Rabb'inin her şeye şâhit olması, (her şeyi
görmesi) yetmez mi?" (Fussilet, 41/53). Bu anlamdaki şehid için, "Şehâdet"
ve "Şâhid" maddelerine bakınız.
Burada konumuz olan şehid
ise Kur'an'da daha çok "ka-te-le" fiilının mechûlü ile, Allah yolunda
öldürülme anlamında kullanılmaktadır. Şehidlik büyük bir derecedir. Şehidler
hem Allah'ın övgüsünü ve hem de Hz. Muhammed (s.a.s)'in sevgisini kazanan
bahtiyar insanlardır.
Yüce Allah, şehidlerin
ma'nen ölmediklerini, onlara ölüler denilmemesinin gerektiğini, Kur'an'ın
değişik yerlerinde dile getirmiştir:
Allah yolunda
öldürülenleri, ölüler sanma. Hayır, (onlar) diridirler. Rabb'leri katında
rızıklanmaktadırlar. Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli
olarak, arkalarında henüz (şehid olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku
olmadığı, onların da üzüntüye uğramayacakları müjdeşiyle sevinmektedirler.
Allah'ın nimeti ve keremiyle ve Allah'ın mü'minlerin ecrini zayı etmeyeceği
müjdeşiyle sevinirler" (Âlu Imran, 3/169, 170, 171).
Mesrûk (r.a) Abdullah'a bu
âyette zikredilen şehidlerin halini sormuş, o şöyle cevap vermiştir: Biz de
bunu Hz. Muhammed (s.a.s)'e sormuştuk. Bize şu cevabı vermişti: "Şehidlerin
ruhları yeşil kuşların karnındadır. Onların arşa asılı kandılleri vardır.
Diledikleri gibi cennette serbestçe dolaşır, sonra o kandıllere geri
dönerler" (Müslim, Imâre, 121; Ebû Davûd Cihâd 25; Tirmizî, Tefsiru Sure,
3/19; Ibn Mâce, Cenâiz, 4; Cihâd, 16).
Allah yolunda ruhunu
teslim eden şehidlerin amellerinin boşa gitmeyeceği, büyük ecir ve sevap
kazanacakları, Kur'an'da şöyle haber verilmiştir:
Dünya hayatını âhiret
hayatı karşılığında satarlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda
savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat
vereceğiz" (en-Nisa,4/74).
"(Savaşta) inkâr edenlerle
karşılaştığınız zaman, hemen boyunlarını vurur. Nihâyet onları iyice vurup
sindirinceye kadar bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra
artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harb ağırlığını
bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız). Allah dileseydi,
(kendisi) onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için (size
savaşı emrediyor). Allah yolunda öldürülenler (yok mu, Allah) onların
yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir" (Muhammed 47/4).
BAŞA DÖN
Şehidlerin günahlarının af
olunacağı da, Kur'an'da müjdelenmiştir:
Rabb'leri onlara karşılık
verdi: Ben, sizden erkek, kadın, hiç bir çalışanın işini zâyi etmeyeceğim.
Hep birbirinizdensiniz. Göç edenler yurtlarından çıkarılanlar, yolumda
işkence edilenler... Elbette onların kötülüklerini örteceğim ve onları,
altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. (Yaptıklarına), Allah
katında bir karşılık olarak (bu nimetleri vereceğim). Şüphesiz karşılıkların
en güzeli Allah katındadır" (Âlu Imrân, 3/195). Hz. Muhammed (s.a.s)'in,
şehîd olmanın fazileti hakkında söylemiş olduğu iki hadisin meali de
şöyledir:
"Cennete giren hiç bir
kimse, dünya üzerindeki her şey kendisine verilse bile, dünyaya dönmek
istemez. Ancak şehid müstesnadır. O, göreceği ikramdan dolayı tekrar dünyaya
dönüp on defa daha öldürülmeyi (şehid olmayı) temenni eder" (Buhârî, Cihâd
6; Müslim, Imâre,108,109; Neseî, Cihâd 33).
"Muhammed'in nefsi, elının
kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşmak ve
öldürülmek, sonra savaşmak ve yine öldürülmek, sonra yine savaşmak ve
öldürülmek isterdim" (Buhâri, Iman, 26; Müslim, Imâre,103,107; Neseî, Cihad,
37).
Şehid olmada ölçü,
Allah'ın rızasıdır. Allah rızası için mücâdele eden, O'nun adını yüceltmek
için çaba sarfeden, cihâd içinde bulunuş ve bu yolda canını veren de, şehid
olmuş olur.
Bir a'râbî Hz. Muhammed
(s.a.s)'in huzuruna gelerek: "Ya Resûlullah! Bir adam ganimet için, diğeri
şöhret için, öbürü riya ve gösteriş için savaşır. Hangisi Allah yolundadır?"
diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s) şu cevabı vermiştir:
Kim Allah'ın adını,
hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah
yolundadır" (Buhârî, Ilim, 45; Cihâd,15; Müslim, Imre,150,151; Ibn Mace,
Cihad,13; Ahmed b. Hanbel, IV, 392, 397, 402, 405, 417).
Diğer bir hadiste de, Hz.
Peygamber (s:a.s) önemli olan üç hususu misâl olarak ortaya koymuştur: Şehid
olmak, âlim olmak ve hayırsever zengin olmak. Bu üç önemli ve faziletli
durumda olan insanlar, Allah'ın rızasını düşünmeyerek, çeşitli menfaat, riya
ve gösteriş duyguları ile hareket ettikleri takdirde, şehid, âlim ve
hayırsever olmanın kendilerine hiç bir faydası olmaz. Bunların akıbetleri
Cehennemdir:
"Ebu Hüreyre (r.a.)'den
rivâyet edildiğine göre Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle buyurmuş:
"Kıyamet gününde aleyhine
hükm olunacak halkın birincisi, şehid edilen bir adam olacaktır. O kişi
Allah'ın huzuruna getirilir. Allah, ona verdiği nimetleri bir bir anlatır. O
da bunları bilir, hatırlar. Yüce Allah ona:
Bu nimetlerin arasında ne
yaptın? diye sorar. O, şu cevabı verir:
Senin rızan için savaştım
ve nihâyet şehîd oldum. O zaman Allah şöyle der:
Yalan söylüyorsun! Fakat
sen, hakkında kahraman denilsin diye savaştın ve netice de de bu söz
söylendi. Allah'ın emri üzerine o kişi yüzüstü sürüklenerek Cehenneme
yollanır.
Ikinci olarak, ilim
öğrenmiş, başkalarına öğretmiş, Kur'an'ı okuyan biri Yüce Allah'ın huzuruna
getirilir. Allah, ona da verdiği nimetlerini tek tek anlatır. O da bu
nimetleri anlar, kabul eder. Yüce Allah ona şöyle sorar:
Bu nimetlerin içinde
bulunurken, benim için ne yaptın? O kişi, şu cevabı verir:
Senin rızan için ilim
öğrendim, Kur'an'ı okudum ve başkalarına da öğrettim, okuttum. Ondan sonra
AIlah ona şöyle der:
Sen yalan söylüyorsun!
Sana âlim, ne güzel okuyor, denilsin diye okudun. Ilim öğrenmeyi, Kur'an'ı
okumayı, başkasına öğretmeyi ve okutmayı, riya ve gösteriş için yaptın.
Nihâyet senin için bu övgüler de yapıldı. Allah'ın emri üzerine bu adam da
yüzüstü sürüklenerek Cehenneme atılır.
Üçüncü olarak, Allah'ın
kendisine zenginlik ve çeşitli mallardan verdiği bir kişi getirilir. Allah,
bu kişiye de verdiği nimetleri ayrı ayrı anlatır. O da, bu nimetleri bilir,
hatırlar. Yüce Allah ona da şu soruyu sorar:
Bu nimetlerin arasında
bulunduğunda, ne gibi hayırlı işlerde bulundun? Kişi şu cevabı verir:
Senin rızan için, sevdiğin
her türlü hayır yollarına harcamada bulundum. Allah, onun bu cevabı üzerine
şöyle der:
Sen yalan söylüyorsun!
Sana cömert desinler diye bu hayır yollarına harcamada bulundun. Bu
yardımları, riyâ ve gösteriş için yaptın. Sonra, Allah'ın emri üzerine bu
kişi de, yüzüstü sürüklenerek Cehenneme yollanır" (Müslim, Imâre, 52; Neseî,
Cihâd, 22; Ahmed b. Hanbel, III, 322).
Hanefî mezhebi âlimlerinin
görüşlerinin istikametinde, şehîdleri üç kısma ayırmamız mümkündür:
BAŞA DÖN
1-Dünya ve âhiretin
şehîdi: Kâfirlerle savaştığı sırada, düşman tarafından öldürülen veya
asiler, yol kesen soyguncular tarafından öldürülen yahut evine giren
hırsızların ağır bir cisim veya kesici bir alet kullanarak öldürdükleri
kimsedir. Savaş alanında yaralı bulunan, yaralarından, göz veya kulağından
kanlar akan ve bu durumda vefât eden kişi de, bu kısım şehîdlerdendir. Mal,
can, namus ve benzeri müdafaalarda, zulüm ve haksızlıkla, suçsuz yere
öldürülen kişi, kimin tarafından öldürülürse, öldürülsün, bu şehîdlerden
sayılır. Müslüman, âkil, baliğ olduğu halde, hayız, nifas ve cünüplükten
temiz olarak şehîd olanlar yıkanmaz, kefenlenmez, kanları ve elbiseleriyle
gömülürler. Ancak onların üzerindeki kürk, palto, parke, silah, mest ve
benzeri fazlalıklar çıkarılır. Yıkanmadan gömülmeleri, Hz. Muhammed
(s.a.v)'in: Onları kanlarıyla gömün" (Neseî, Cenâiz, 82, Cihâd, 37; Ahmed b.
Hanbel, III, 299, V, 431) şeklinde hadisine dayanmaktadır. Bu kısım
şehîdlerin her birine, "hükmî şehîd" denir. Bu kısma giren şehîdler,
elbiseleriyle gömülünce, elbiseleri onlar için kefen sayılır. Vücutlarının
her tarafı elbiseleriyle örtülür. Elbiseleri vücutlarını örtmek için
yetmezse, başka bir şeyle örtülmeleri temin edilir.
2-Âhiretin şehîdi: Bir
kısım şehîdler de, yalnız âhiret hükmü bakımından şehîd sayılırlar. Hata
yoluyla öldürülen ve varislerine diyet verilmesi gereken kimse ile savaş
veya asilerle çatışma sırasında yaralanıp da, çatışma bittikten sonra bir
tarafa çekilerek yiyip içtikten, konuştuktan veya uyuduktan yahut ilaç
kullandıktan yahut da aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti
geçtikten sonra vefât eden müslüman gibi...
Âkil ve baliğ olmayan
yahut hayızlı, nifaslı veya cünüp iken şehîd olanlar da, bu kapsama
girmektedirler.
Bunlar diğer ölüler gibi
yıkanır, kefenlenir ve namazı kılındıktan sonra gömülürler.
Bir de, yanarak ölen, suda
boğulan, göçük, çığ, toprak veya bina altında kalan, vebâ gibi salgın
hastalıklardan vefât eden, veya akrep sokmasından ölen, gurbette veya ilim
yolunda ya da cuma gecesinde vefât eden müslümanlar da bu hükümdedir.
Doğumdan vefat eden kadın da böyledir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bu kısma
giren, savaş dışındaki şehîdler hakkında söylemiş olduğu hadisler vardır
(Bakınız, Buhârî, Ezan, 32, Cihâd, 30; Müslim, Imâre, 164; Tirmizî, Cenâiz,
65, Fedâilu'l-Cihâd, 14; Ahmed b. Hanbel, I, 22, 23, II, 323, 325).
3-Dünya şehîdi: Kalbinde
Allah rızasını taşımayan, başka duygu ve düşüncelerle hareket eden riyâkâr
ve gösteriş ehli münafıklar, müslümanlarla beraber savaşa katıldıkları
zaman, kâfirler tarafından öldürülürlerse, dünya hayatında şehîd muamelesine
tabi tutulurlar. Bunlar da "hükmî şehîd" sınıfından kabul edilir, yıkanmaz,
cenâze namazları kılınır ve elbiseleriyle gömülürler. Fakat, yukarıdaki
Hadislerde ifâde edildiği gibi, Allah onların kalbini bilir. Âhirette
kendilerine herhangi bir mükâfat yoktur. Cehennem ateşi ile
cezalandırılırlar. Böyle insanların gerçek yüzünü Allah bilir. Insan olarak
bizler, tam manasıyla bilemeyiz. Onların hakkında, dış görünüşlerine, hal,
hareket ve davranışlarına göre hükmederiz (Ibn Abidin, Reddu'l-Muhtar, Mısır
tsz. I, 848 vd; el-Meydanî, el-Lubâb, Istanbul, tsz, I, 135 vd; Abdurrahman
el-Cezirî, Kitabu'l-Fıkhı ala'l-Mezahibi'lArbaa, Mısır, tsz. I, 527 vd).
Hz. Muhammed (s.a.s)'in
zamanından günümüze kadar, çok sayıda insanlar, Allah rızası için, Tevhid
mücâdelesi için, Allah'ın adını yüceltmek ve emrini hakim kılmak için canını
verip şehid oldu. Bunların başında Yaşır ve hanımı Sümeyye gelmektedir.
Ammar b. Yaşır'in babası Yaşır, bir köle idi. Bir cariye olan Sümeyye ile
evlendirilmişti ve bu evlilikten Ammar dünyaya gelmişti. Bu mütevazı ailenin
fertleri, hep beraber müslüman olmuşlardı. Bekir oğulları, bunların üçünü de
azad etmişlerdi. Müşrikler onlara çok eziyette bulundular. Yaşır ve hanımı
Sümeyye, müşriklerin zulmü neticesinde şehid olmuşlardı. Ammar anasız ve
babasız kalmıştı. Hz. Muhammed (s.a.s), onlara dua etmişti. Yaşır ilk erkek
ve hanımı Sümeyye ilk kadın şehid olmuştu. Bu şehidlik kervanı, herhangi bir
yer veya zamanda noktalanmadı ve noktalanmayacak, kıyâmete karar devam
edecektir (es-Suheylî, er-Ravdu'l-Ünf, Kahire, 1965, III, 201, 220; Ibn
Ishâk, es-Sire, mad. 239, 240; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili,
V, 3131).
Şehid olan insanların kul
hakkı dışındaki bütün günahları affedilir. Şehid olmak, herkese nasib
olmayan büyük bir şereftir ve mü'minler için mükemmel bir nimettir. Güzel
bir şekilde yaşamak, ondan sonra Allah yolunda O'nun rızası için şehid
olmak, her mü'minin hayal ettiği bir mutluluktur. Imân sahibi olan insanın
böyle bir şuur ve düşünce ile yaşaması, Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından ne
kadar güzel bir şekilde övülmüştür!..: "Şehid olmayı Yüce Allah'tan samimi
olarak dileyen kimseyi, Allah, rahat yatağında vefat etse bile, şehidlerin
derecesine eriştirir" (Müslim, Imâre, 156, 157; Ebû Davud, Istigfâr, 26;
Neseî, Cihâd, 36; ibn Mâce, Cihâd, 15).
ŞEHİD KİMDİR? SAVAŞ SAHASINDA ÖLÜP DE İSLAM'IN TAMAMINI VEYA BIR KISMINI
İNKAR EDEN KİMSE ŞEHİD SAYILIR MI?
Üç türlü şehid vardır.
1- Ahiret şehidi Haksız
yere öldürülen, gurbette ölen, suda boğulan ve ateşte yanıp ölen gibi
anormal olarak vefat eden kimsedir. Böyle bir kimse ahirette şehid
mertebesini alır.
2- Dünya şehidi: Allah
için değil, makam, şöhret ve riyakarlık gibi şeyler için müslümanlar ile
kafirler arasında cereyan eden savaşa katılıp öldürülen kimsedir. Bu, Şafii
mezhebine göre hakiki şehid gibi, yıkanmayacak ise de ahirette şehidlere
verilecek mükafata nail olmayacaktır. Hanefi mezhebine göre şehidin namazını
kılmak gerekir.
3- Dünya ve ahiret şehidi:
Sadece i'layı kelimetullah için savaşa katılıp ölen kimsedir. Şehid
denildiği zaman bu hatıra gelir.
İslam'ın tamamını veya bir
kısmını inkar eden kimse, savaş alanında ve vatan savunmasında ölse de şehid
değildir. Halk şehid dese de gerçeği değiştirmez.
BAŞA DÖN
ŞEHİD'İN YIKANMASI
Savaş alanında kâfirler
tarafından öldürülen şehitler cünüp bile olsalar yıkanmaz, sadece kefen
olmayan uygun bir elbiseyle kefenlenir. Elbise eksik gelirse tamamlanır.
Sünnet kefeni üzere fazla gelen elbise ise çıkarılır. Kanları ile gömülür.
Kanlardan hiç bir şey yıkanmaz. Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Şehitleri yıkamayınız. Çünkü her yara ve her kan damlası kıyamet günü
etrafa misk kokusu yayar. " Rasûlullah (s.a.s.), Uhud şehitlerini kanlarıyla
defnetmeyi emretti. Onları yıkamadılar ve namaz kılmadılar. İmam Şâfiî şöyle
demiştir: "Şehitleri yıkamamanın ve namazlarını kılmamanın nedeni, yaraları
ile Allah'a kavuşmaları içindir." Kanlarının kokusu, misk kokusu olunca
Allah'ın onlara olan bu ikramı, onları bu namazdan müstağni kılmıştır. Bu
durum, yaralar içinde savaşan ve düşmanın geri dönmesinden korkan, bir an
önce ailelerine kavuşmayı, ailelerinin de onlara kavuşmasını arzulayan
müslümanlara kolaylık sağlamıştır. Şehitlerin namazlarını kılmamaktaki
hikmet şudur: Namaz ölülere kılınır. Şehitler ise diridir. Veya namaz bir
şefaattır. Şehitlerin de buna ihtiyacı yoktur. Kâfirler tarafından
öldürülmeyen fakat cihat sırasında vefat edenler hakkında şehit* sözü
kullanılmıştır.
Ancak bunlar yıkanır ve
namazları kılınır. Rasûlullah (s.a.s.), hayatta iken, bunlardan ölenleri
yıkamış; müslümanlar da daha sonra şehid düşen Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz.
Ali (r. anhum)'yi yıkamışlardır.
Eğer su bulunmazsa ölüye
teyemmüm verdirilir. Allah'û Teâlâ şöyle buyuruyor: " Eğer su bulamazsanız
teyemmüm ediniz." (en-Nisâ, 4/43; el-Mâide, 5/6). Rasûlullah (s.a.s.)
"Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı." (Buhârî, Teyemmüm 1, Salat 56;
Müslim, Mesâcid, 3; Ebû Dâvud Salat, 24). buyurmuştur. Eğer ölü yıkandığı
zaman dağılma tehlikesi varsa yine teyemmüm verdirilir. Yabancı erkekler
arasında ölen kadın ile yabancı kadınlar arasında ölen erkeğe de teyemmüm
verdirilir. Ebû Dâvud ve Beyhâki'nin de Mekhûl'den rivayet ettiği hadise
göre; Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Kadın, kendisi ile beraber
başka kadın olmadığı halde erkekler arasında ölürse; erkek de kendisi ile
beraber başka erkek olmadığı halde, kadınlar arasında ölürse, her ikisine de
teyemmüm ettirilir ve gömülürler. Her iki durumda da su bulunmamış sayılır.
"
BAŞA DÖN
ŞEHVET İLE KAYIN VALİDESİNİN ELİNİ TUTARSA EŞİ ONA EBEDİYEN
HARAM OLUR DİYE SÖYLENİYOR. BUNUN ASLI VAR MIDIR?
Bir kimse kayın
validesinin elini tutar veya sıkarsa ve bu sebeple ikisinin veya birisinin
şehvet hissi doğarsa Hanefi mezhebine göre zevcesi kendisine ebediyen haram
olup, nikahı gider (Mecma'u'l-Enhur). Şafii mezheine göre ise büyük bir
vebal terettüp etmekle berabe nikaha bir halel gelmez.
ŞEKER BAYRAMI
DEMEK DOĞRU MUDUR?
Ramazan Bayramına "Seker
Bayramı" denmesi doğru mudur? Bunun sebebi nedir?
Ramazan Bayramı ne ise,
onu öyle bilmek gerekir. En güzeli ona "Fitir Bayrami" yani "Orucu Açma
Bayramı" denmelidir. Böyle deyince bayrama kadar oruçlu olunması gerektiği
anlaşılmış olur. "'Ramazan Bayramı"demekte de bir mahzur yoktur. Ama "Şeker
Bayramı" demek mahzurlu olmalıdır. Bu söz ilk çıkışı itibariyle kasıtlı
söylenmemiş olabilir. Çünkü Ramazan Bayramı'nda bayram namazından önce hurma
gibi tatlı bir şey yenilmesi müstehaptır. (Bu konudaki bir hadîs-i serîfin
meali söyledir: Enes b. Mâlik anlatıyor: "Rasûlüllah fıtır bayramına bir kaç
hurma yemeden hiç çıkmazdı" Enes'in kendisi de fıtır bayramına çıkarken üç
tane, artırmak istediği zaman beş tane, daha da artırmak istediği zaman tek
sayıda olmak üzere hurma yerdi." (Müsned NI/232; Enes'in sözü için ayrıca
bk. Ibn Mâce, siyâm 49)) Belki de "Şeker Bayramı" ismi buradan çıkmıştır.
Ama yine de ona, "Şeker Bayramı" denmemelidir. Zira bazıları, bu ifade ile
onun hakikî manasını saptırmak ve Ramazan Bayramı deyince; şeker, çikolata,
eglence, çocuk... Kısaca basitlik ve hafiflik manaları çağrıştırmak
isteyebilirler.
BAŞA DÖN
ŞER'I CEZALAR 'DAN BAZI ÖRNEKLER
Koca karısının küçük kız
kardeşiyle zina etse karısı boş olmaz. Küçük kız şehvet çağında değilse
şiddetli ta'zir, şehvet çağında ise koca recm cezasına çarptırılır. (Recm ve
Muhsan: Akil, baliğ müslüman, hür, iffetli ve sahih nikâhla evli olan zani
erkek ile, aynı özelliklere sahib olan zaniye kadını Islâm fıkhının
belirlediği şekilde taşlayarak öldürmektir. (Belirtilen özellikdeki erkeğe "Muhsan"
kadına da "Muhsana" denir. Muhsan olmak için evliliğin devam etmekte olması
şart değildir. Evli olup boşananlar da muhsan veya muhsana olur.))
Koca, hanımına cinsel
ilişki mahalli olmayan dübüründen yaklaşacak(cima yapacak) olsa. şiddetli
ta'zir cezasına çarptırılmakla birlikte, son derece pis olan bir yerde
hapsedilir.
BAŞA DÖN
Muhsan olan erkek, bir
kadınla zina edip, kendi rızasıyla onu nikâhlayacak olsa recm cezasından
kurtulamaz.
Muhsan olmayan erkek
şehvet çağındaki küçük kıza zorla tecavüz edip, onu öldürecek olsa zina
cezası ile kadının diyetini (öldürülmesine karşılık verilmesi gereken
parayı) verme cezasına çarptırılır.
Akil ve baliğ erkek,
şehvet çağındaki kıza zina edecek olsa, zina cezasına çarptırılır.
Muhsan olmayan erkek zina
ettiğini kendi isteğiyle ikrar edecek olsa kendisine yüz değnek vurulur.
Muhsan olan baba, oğlunun
hanımıyla zina edecek olsa (baba) recmedilir ve zina ettiği kadın oğlundan
ayrılır.
Bir günahtan dolayı
dünyada (şer'i) bir cezaya çarptırılan kişi, ahirette ceza muamelesi görmez.
Muhsan olan kadın kendi
isteğiyle kendini yabancı bir adama teslim edip, adam da zina edecek olsa
kadına recm cezası verilir.
Kocası olmayan kadının
hamileliği belirginleşmeye başlasa fakat zina yaptığını ikrar etmese
kendisine zina cezası verilmez.
Muhsan olan erkek üç
boşama ile boşadığı kadınla hullesiz olarak cinsel ilişkide bulunacak olsa
(adam) recmedilir. (Hülle: Bir kadının üç boşama ile kocasından ayrıldıktan
sonra yine eski kocasına varmasını şer'an mümkün ve helâl kılmak îçin
kadının başka bir erkekle evlenerek tekrar boşanması demektir.)
Zimmî olan erkek müslüman
kadına zina edecek olsa, erkeğe zina ve uzun süreli hapis cezaları verilir.
Muhsan olmayan erkek,
bâkire kızı evine götürüp zina ile bakireliğini izâle edecek, bozacak olsa
erkeğe yüz sopa vurulur.
Kadın, erkekten "senbana
zorla zina ettin" diye davada bulunup erkek inkar etse. kadın ispat edemese
erkeğe yemin teklif edilmez. Kadına iftira cezası uygulanır.
Erkek yabancı kadının
yüzüne şehvetle bakıp, insan bulunmayan bir yerde onunla yalnız bulunması
haram olup, tazir cezasını hak eder.
Bir kadın, diğer kadını
zorla yere yatırıp tenasül uzvuna bakacak olsa şiddetle ta'zir cezasına
çarptırılır.
Evli olmayan erkek zimmî
ve hiristiyan olan kadınla zina edecek olsa yüz değnek vurulur.
Erkek kız kardeşine "Bre
kahbe" dese ta'zir ve iftira cezasına çarptırılır.
Yabancı kadının tenasül
uzvunun altından livata edenlere şiddetli tazır ve iyi hali zahir oluncaya
kadar hapis cezası verilir. Alışkanlık haline getirenler ise öldürülür.
Bir adam diğer birinin
iffetli hanımına "Bre zaniye veya oruspu, veya kahbe, fahişe" diyecek olsa
iftira cezasına çarptırılır.
BAŞA DÖN
Bir yerin halkı özel
günlerde giyinip, kadınlarıyla birbirlerini görecekleri bir yerde toplanarak
mizahlaşsalar, şenşakrak olsalar şiddetli ta'zir cezasıyle birlikte kesin
yasaklamaya gidilir. (Geçen yüzyılda, Ramazan ve Kurban bayramlarının ilk üç
gününde kadınların erkeklere karışımı fazla olduğundan, ilk üç, gün kadının
sokaga çıkması yasaklanmıştı. Bu konuyla ilgili olarak şer'i sicillerde
çeşitli kayıtlara rastlamaktayız.)
Iffetli olan bir kadının
çocuğuna "Piç veya orospu çocuğu" diyene iftira cezası uygulanır.
Koca, hayızlı iken hanımı
ile cinsel ilişkide bulunacak olsa ta'zir cezasına çarptırılmakla birlikte,
kendisine tevbe gerekli olur.
Herhangi bir adam, bir
kadına "Bre kahpe, bre orospu" dese; kahbe dediği için ta'zir, orospu dediği
için iftira cezasına çarptırılır.
Koca, hanımını yatağa
çağırdığı zaman gelmeyecek olursa kadına ta'zir cezası verilir.
Koca, yabancı erkekleri
hanımının yanına getirip içki içecek olsalar, kocaya hem içki, hem de ta'zir
cezası verilir.
Koca, karısına yabancı
olan erkekleri evine getirir, karısıyla bir yerde oturursa şiddetle ta'zir
cezasına çarptırılır.
Kocanın namaz kılmamasıyla
karısı boş olmaz.
Bir kaç erkek, küçük kıza
livata edip (dübüründen kullanıp), onu öldürecek olsalar, diyet, şiddetle
ta'zir ve uzun hapis cezasına çarptırılırlar. Bunu alışkanlık haline
getirmişlerse siyaseten öldürülürler.
Birkaç kişi kadını veya
tüysüz bir erkeği evinden çıkarıp zina maksadıyle bir yere götürseler
şiddetli ta'zir ve iyihal zahir oluncaya kadar hapsedilirler.
Namahrem (yabancı)
kadınlara karışanlar, karısını zimmî ve yabancı kimselerden kaçırmayanlar,
başkalarının hanımlarını ayarlayanlar, başkasının avlusundan yabancı kadına
bakanlar ile kendisine yabancı olan erkekle başka bir yere giden kadınların
cezası hapis ve bu işten caydırıcı şekilde yasaklamadır.(Fetevây-i
Abdürrahim)
Erkek, kadını alıp,
başkasına teslim etse, teslim alan da zina etse teslim eden erkeğe ta'zir ve
hapis cezası verilir.
Erkeğin hür kadınları
sattığı gerçek olursa şiddetli ta'zir, uzun hapis ve eğer bu işi adet haline
getirmişse ölüm cezasına çarptırılır.
Hamile kadını korkutup
çocuğunu düşürenlere şiddetli ta'zir ve hapiste terbiye cezası verilir.
Koca karısını şer'i bir
gerekçe olmaksızın döverse tazır cezasını hak eder. Fakat kadın namaz
kılmadığı veya haklı bir sebep olmaksızın evden dışarıya çıkmışsa dövebilir.
Kadın bir şeybe bağlanıp
kocasına "Sen biatlı değilsin, bana yaklaşma" deyip kocasından izinsiz
olarak "Şeyhime gidiyorum" diye bazan sokaklarda gezecek olsa şiddetli
ta'zir cezası ile kesinlikle yasaklamaya gidilir.
Koca karşısında karısına
çalgı çaldıracak olsa şiddetli ta'zir ile kesin yasaklamaya gidilir.
Alacağından dolayı kadın
kocasını hapse attırabilir. (Koca da karısını attırabilir)
Boşadığı hanımın mehrini
vermeyen koca hapse atılır.
BAŞA DÖN
ŞİİR YAZMAK, DİNLEMEK CAİZ MİDİR?
Şiir ile söz arasında fark
yoktur. Şiirin iyisi iyi, müstehceni de müstehcendir. Yani şiir Allah,
Peygamber ve güzel ahlakı dile getirirse vacipveya sünnet, mübah bir şeyi
beyan ediyorsa mübah, gıybet veya müstehcen şeyler tasvir ediyorsa haramdır.
Peygamber (sav)'in Hessan, Abdullah b. revahe ve Ka'b b. Malık gibi şairleri
vardı. Onların şiirlerini dinlerdi. Bir gün Peygamberin huzurunda Kur'an-ı
Kerim okundu, sonra şiir söylendi. Bunun üzerine birisi: Ey Allah'ın Resulü
olduğun yerde hem Kur'an, hem şiir olur mu? Dedi. Peygamber (sav): "Evet
olur" buyurdu. Bu Bekr (ra) de şöyle diyor: Bir gün Peygamber'e (sav)
gittim. Huzurunda bir bedevi şiir söylüyordu. Bunun için ey Allah'ın resulü!
Hem Kur'an, hem şiir olur mu? Dedim. Peygamber (sav): "Ey Ebu Bekr, bir defa
şöyle bir defa böyle"buyurdu.
BAŞA DÖN
ŞİRK
"Şe-ri-ke" fiilinin
masdarı, ortak olma demektir. Dinî anlamda şirk, Allah'a eş ve ortak koşma
manasına gelir.
Bu fiilin dört harfli "if'âl"
babındaki şekli "eşrake"dir ve ortak tanıma, ortak koşma demektir. Bu babın
ismi faili olan "müşrik" de, ortak koşandır (el-İsfahânî, el-Müfredât fi
Caribi'l-Kur'an, Mısır 1961, II, 259, "şe-ri-ke" md.)
Şirk, aynı kökten gelen
kelimelerle birlikte, Kur'an'da yüzelliyi aşkın yerde geçmektedir.
Kur'an-ı Kerim'i
incelediğimiz zaman, şirke düşen insanların nefislerine tabi olarak tevhide
karşı çıkmalarının neticesinde bu duruma düştüklerini görüyoruz. Bütün
müşrik toplumlarda, genellikle ahlaksızlık, nefis duyguları, zulüm, hırs,
azgınlık, taşkınlık ve menfaatperestlik hakimdir. Şirkin temeli, insanların
Allah'a tam manasıyle inanmamaları, O'nun emir ve yasaklarına gerektiği gibi
uymamaları ve ondan sonra yukarıda arzedilen süfli bir duruma düşmelerine
dayanır. Bu husus birçok âyette dile getirilmiştir (el-A'raf, 7/80, 81, 85,
86; Yusuf, 12/23, 25, 28, 29, 30, 31, 35; el-Hicr, 15/3 vb).
Kur'an âyetlerinden başka,
çeşitli Hadislerde ve ilmî eserlerde de şirk konusuna geniş yer verilmiştir.
Allah'ın birliğine ortak kabul etmek şirk olduğu gibi, kudret ve
tasarrufunda O'na ortak kabul etmek de şirktir. Şirk'in diğer bir çeşidi de,
yalnız Allah'tan beklenmesi gereken sonuçları, Allah'tan başka güç ve
kişilerden beklemektir.
Şirk'in zıddı tevhiddir. O
da, Allah'ın varlığını ve birliğini kabul etmekle beraber, O'nun
tasarruflarında tek kudret sahibi olduğunu, hüküm ve irâdeşinin her şeyin
üstünde bulunduğunu kabul etmektir. İslâm dininde tevhid esastır. Hemen
hemen bütün ibâdetlerin ana gayesi çeşitli konularda müslümanların arasında
birliği sağlamaktır. Dünyanın her yerindeki müslümanların aynı ezanı
okumaları, ibadetlerinde aynı kıbleye dönmeleri, tevhidin birer
göstergesidir. Şirk bunun tam zıddıdır. Tevhid'in ana gayesi ve esas hedefi
olan Allah'ın birliği hususundaki inancı zedelemek, O'na ortak kabul etmek,
büyük şirk kabul edilmiştir.
|