FIKIH ANA SAYFA   I  SİTE ANA SAYFA

T

Tabakat-I Fukaha Ne Demektir? Kaça Ayrılır? Tabakat-I Mesail Ne Demektir, Kaça Ayrılır?  Tafsilî İman  Tahıyyatü'l-Mescıd   Tahkîm(Anlasamamalarda Birini Hakem Tayin Etmek)

Tahrîmen Mekruh  Tahvil  Takas (Trampa)  Takke   Taklid Ne Demektir?  Takva  Takvâ/Müttakî    Talak Ve Resmî Boşama   Tarikat Ne Demektir?

Tambur,Du Ve Kemençe Gibi Çalgı Aletlerının Hükmü Nedır,Bunları Kullanmak Dınen Caiz Midir? Tasarrufu Teşvık Fonu Faızı   Tasavvuf Tasavvuf Nedir? Tavla  Tedavı

Tasavvuf- Evlıyanın Hallerı   Tavla Oynamak Caiz Midir? Tedavıde Alkol Teberruc Sebeplerı Ve Sonuçları Teğanni Teheccüd Namazı Tekfir

Teğannının Haram Olduğunu Söyleyenlerın Delillerı  Tekfır Mes'elesı Telbiye  Telıf, Tercüme Ve Telıf Hakkı Ne Demektır? Telıfte Yanlışlık

Telıf Ücretı Ve Telıf Anlaşmaları Temız Iken Pamuk Kullanmak Temızlık  Temızlık - Akan Suyun Temızlığı Tenzîhen Mekruh  Teravih Namazı

Telıf Hakkı Olarak Müellıfe Yüzde Üzerınden Para Verılıyor. Bu İslamı Mıdır? Teravih Namazının Her Dört Rek'atı Arasında Getirilen Salavat-I Şerife Veya Zikir Sünnet Midir?

 Teravih Namazını Acele Kıldırarak Kısa Bir Zamanda Namazı Bitirmektedir. Teravih Namazını Acele Kıldırmak Hususunda Bir Şey Varid Olmuş Mudur?

Tesbih Ve Ramazan-I Şerif Dışında Vitir Namazını Cemaatla Kılmak Hususunda Halk Arasında İhtilaf Vardır. Caizdir Diyen Olduğu Gibi, Caiz Değildir Diyen De Vardır. Bu Hususta Ne Diyorsunuz?

Teşebbüh Te Zaman Ve Mekâna Göre Değışme Olabılır Mı? Tesbih Namazı  Teşebbühte Zamana Vemekana Göre Değışme Olabılır Mı? Mesela Şapka Teşebbüh Alametı Iken Bugün Böyle Olmaktan Çıkmış Mıdır?

Tesettür Ve Ünıversıte Öğrenımı  Tesettürsüz Kadının Kazancı  Tevbe  Tevekkül Tevliye(Bir Malı Alış Fiyatı Üzerinden Karsız Satmak)

Ticaret Malı Yıl Sonunda Değerlendirilip Zekatıverilmelidir Denilmektedir. Ama Nasıl Değerlendirilecek; Alış Fiyatıyla Mı Yoksa Satış Fiyatıyla Mı?

Tıcaret Ve Alış-Verışın Yasakları Teyemmüm  Tıraş   Tırnak (Kesmek) Ticarethanede Beş Milyon Değerinde Emtia Vardır. Masa, Kasa Ve Telefon Gibi Demirbaş Eşyanın Ticaret Malıyla Birlikte Hesap Edilip Zekatı Verilecek Mi?

Ticaretle Meşgul Olan Kişinin Kazandığı Para İle Aldığı Gayr-İ Menkulün Zekat Durumu Nedir? Ticaretle Meşgul Olan Kişinin Kazandığı Para İle Aldığı Ve Kendisine Kira Yoluyla Kazanç Getiren Gayr-İ Menkul'ün Zekat Durumu Nasıldır?

Tıraştan Sonra Kolanya   Tırnak Kesme Edebı Tırnak Ve Traş Bırakma Tırnaklarını Oje İle Boyayan Bir Kadının Durumu Nasıldır. Yani Abdesti Veya Guslü Sahih Midir, Günahkar Olur Mu?

Tırnaklarımızın Altında Kir Toplanıyor, Abdest Aldığımız Veya Yıkandığımız Halde Yine Kir Yerinde Kalıyor. Bu Durumda Abdest Ve Gusülümüz Sahih Midir?

Bazı Kimseler Spor Yapıp Top Ile Oynamak Caiz Değildir, Diyorlar. Çünkü Hz. Hüseyin (Ra) Şehid Olduktan Sonra Başı Kesilip Top Gibi Onunla Oynanmıştır. Bu Hususta İslam'ın Görüşü Nedir?  

Toprak Mahsullerının Zekatıışçılık, Ekme, Döğme Ve Naklıyat Masrafı Düşürülmeden Mı Verılır, Yoksa Masraflar Düşülerek Mı Verılır? Toprak Mahsullerının Zekatı Nasıldır? Tövbe Namazı  Tüp Bebek

Tuvalet Kağıdı Tuvalet Kağıdı İle Temizlenmek Caiz Midir?  Tüy Dökücü Krem Kullanmak  Tüylerı Almak İçin Epılâsyon Câız Mıdır?

 Tüy Temızlığı Ve Gusül  Tüv Ve Gusül Abdestı

TABAKAT-I FUKAHA NE DEMEKTİR? KAÇA AYRILIR?

Tabakat-ı Fukaha: Fakihlerin mertebeleri demektir. Hanefi alimleri yedi mertebeye ayrılırlar.

1- MÜCTEHİD FİŞ-ŞER'İ: Mutlak müctehid demektedir. Bu tip müctehid Kur'an-ı Kerim ile sünnetin ışığı altında bir takım usul ve kaideler tesis ederek bir yol çizmiş ve şer'i meseleleri ona irca' etmiştir. Bu durumda onların sayıları çoktur. Kesin bir rakam vermek mümkün değildir. İmam-ı a'zam, İmam Malık, İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel, Süfyan-ı Sevri, Süfyan b. Uyeyne, Said b. Müseyyeb bunlardandır. Ancak bunların bir kısmının mezhebi yayılamadı, bir kısmı yayılıp bir müddet devam etti, bilahare silinip gitti. Bir kısmı ise devam etmektedir. Bunlar da İslam alanında meşhur olan dört mezheptir.

2- MÜCTEHİD FİL-MEZHEB: Bunlar şer'i delillere baş vurduklarında ictihad edebilecek bir yeteneğine sahip kişilerdir. Ancak bir müctehidi mutlakın tesis ettiği halde ve usulüne göre ictihadda bulunurlar. Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Müzeni gibi şahıslar bu mertebedendir.

3- MÜCTEHİD FİL-MES'ELE : Mesailde ictihad gücüne sahip kişilerdir. Ne usulde ne de füru'da müctehidi mutlaka muhalefet edemez. Yalnız müctehidin görüşü bulunmayan meselelerde müctehidin kaide ve usulüne uygun bir şekilde ictihad edebilir. Tahtavı, Serahsi ve Kerhi gibi kimseler bu tabakaya dahildiler.

4- MUHARRİC: Bu tabakaya dahil olan fukaha ictihada Kadir değildir,fakat müctehidden gelen ve birkaç ihtimalı bulunan kavlin ibhamını izale edip açıklayan kimselerdir. Razı ve Cürcani gibi kimseler bu tabakaya dahildirler.

5- MURACCİH: Bu tabakaya dahil olanlar ictihada Kadir olmamakla beraber, müctehidden gelen iki görüşten birisini delillere dayanarak tercih edebilen kimselerdir. Kuduri ve hidaye sahibi Merginanı gibi kimseler bu tabakaya dahildirler.

6- MÜMEYYİZ: Bu tabakadaki fakihlerde yukarıdaki rütbelerden birisinde olmadığı halde, zahir el-Mezheb, zahir el-Rivaye ve rivayeti nadıreyi birbirinden fark eden ve bilen kimselerdir. Muhtar ve Kenz sahibi kimseler bu tabakadan sayılırlar.

7- SADE MUKALLİD: Bu sınıftaki fakihler yukarıda zikredilen mertebelerden hiç birisine yetişememiştir. Ancak; Mezhebin messailini ezberleyip eserlerinde derleyen kimselerdir. Haskefi ve İbn Abidin gibi kimseler bu tabakaya dahildirler, diyorlar. Şafi mezhebine göre ise fakihlerin durumu üç mertebeye ayrılır:

1- Müctehidi Mutlak,

2- Müctehid fil-Mezhep,

3- Müctehid fil –Mesail veya Müraccıh'tır.

 


BAŞA  DÖN

TABAKAT-I MESAİL NE DEMEKTİR, KAÇA AYRILIR?

Tabakat-ı Mesail: Fıkhı meseleler mertebesi demektir. Fıkhı meseleler üç mertebeye ayrılır:

1- Zahir el-rivaye veya Zahir el-mezhebtir:

Bu imam Muhammed'in yazdığı meşhur altı eserinde yer alan meselelerdir, bu eserler de şunlardır:

a) el-Mebsut

b) el-Camius-Sağır

c) el-Camiul-Kebir

d) ez-Ziyadat

e) es-Siyer es-Sağır

f) es-Siyer el-Kebir.

İmam Muhammed kendi sözlerini bu kitaplarla tesbit ettiği gibi İmam A'zam ile İmam Ebu Yusuf'un sözlerini de yazıp tesbit etmiştir.

2- Nevadır veya gayri zahir el-Mezhep:

Yukarıda adı geçen kitaplardan başka İmam-ı Muhammed'in yazdığı eserlerde yer alan mesaildir. Bu kitaplarda şunlardır:

Keysaniyat, Haruniyat, Curcaniyat, Rakkıyat'tır. Ayrıca İmam-ı Ebu Yusuf'un Emalı isimli kitabında bulunan meselelerde bu kabıldendir. Emalı kelimesi imlanın çoğuludur, imla ise not etmek demektir. Rakkiyat kitabı İmam-ı Muhammed'in RAKKA isimli şehirde kadı iken derlediği meselelerdir. Keysaniyat da İmam-ı Muhammed'in Süleyman b. Şuayb el-Keysani'ye not ettirdiği meselelerdir. Haruniyat ise; İmam Muhammed'in, Harun er-Reşid zamanında derlediği meselelerdir.

3- Vakıat:

Bunlar mezhepte hükümleri beyan edilmemiş, belki Hanefi fakihleri tarafından hükümleri belirtilmiş meselelerdir. Buna Nevazılde denir. Bu hususta ilk yazılmış eser Ebu Leyses-Semarkandı'nin "Nevazıl” adlı kitabıdır. Zahir el-Mezhep kavli var ise başka kavil ile fetve vermek caiz değildir.


BAŞA  DÖN

 TAFSİLÎ İMAN

Ehl-i Sünnet imamları ve Tevhid ilmi âlimleri, "İslâm'da imanın hakikati nedir, aslî imanın rükünleri nelerdir, iman ile salih amel arasındaki münasebet nedir?" sorularının cevabını incelerken, kısacası, "İman" bahsini işlerken, "İcmalî ve Tafsilî" iman konusuna da temas etmişlerdir. Biz burada, ansiklopedi maddeleri arasında yer alan "Tafsilî İman" konusunda muteber ana kaynaklarda geçen bilgileri özetleyeceğiz.

Mutlak iman'ın rükünleri ve temel esasları olduğu gibi, "Tafsilî İman"ın da rükünleri, temel esasları ve dereceleri vardır. Bunların her biri hakkındaki bilgiye ve tasdikin niteliğine göre, Ehl-i Sünnet âlimleri, "Tafsilî İman"ın üç derecesi olduğunu söylemişler, herbirinin temel esaslarını ve özelliğini beyan etmişlerdir.

Tafsilî imanın birinci derecesi: Şu üç büyük temel esasa inanmaktır:

1- Allahu Teâlâ'nın varlığına, birliğine, eşi ve ortağı bulunmadığına, yegâne yaratıcı ve ibadete lâyık tek mabud olduğuna, bütün kemal sıfatlarla muttasıf, her türlü noksanlıklardan uzak ve münezzeh olduğuna,

2- Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Allah'ın kulu ve son peygamberi (Hâtemu'l-Enbiya) olduğuna, bütün milletlere ve tüm insanlara ve cinlere hak peygamber olarak gönderildiğine,

3- Ölümden sonra dirilmenin (Ba'su ba'de'l-mevt),Ahiretin, yani "İkinci Hayat"ın, "Ahiret Ahvâli" denilen Cennet ve nimetlerinin, Cehennem ve azabının ve âhiretteki diğer ilâhi hakikatlerın hak ve gerçek olduğuna kesin olarak (yakînen) inanmaktır.

Tafsilî imanın ikinci ve daha yüksek derecesi: "Âmentü" de ifadesini bulan ve her müslümanın şeksiz şüphesiz inanması gereken altı iman esasına inanmaktır. Bunlar; Allah'a, Meleklerine, Kitâplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe ve Kaza ve Kadere (hayır ve şerrin Allah'dan, O'nun yaratması ve takdiri ile olduğuna) kesin olarak inanmaktır. Bu esaslar; Kur'ân-ı Kerîm'de bir çok âyetlerde bazen birkaçı, bazen hepsi bir arada beyan edilmiştir. Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği Kitap'a ve daha önce indirdiği kitap'a iman edin. Kim; Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz ki o, derin bir sapıklığa düşmüştür" (en-Nisâ, 4/136). Ayrıca bk. el-Bakara, 2/177, 185. Kaza ve kadere iman ise, Allah'a ve mukaddes sıfatlarına (özellikle ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatlarına) imanın tabi bir neticesidir. (Bk. el-Kamer 54/49, el-Furkan 25/2, Fussilet 41/12, el-Hadid 57/22, et-Tevbe 9/51). Hz. Ömer (r.a)'ın Peygamberimiz (s.a.s.)'den naklettiği meşhur "İman, İslâm ve İhsan " hakkındaki Cibril hadisinde, kaza ve kadere iman ayrıca zikredilmişti. Bu meşhur hadise göre "İman nedir?" sorusuna cevaben peygamberimiz iman esaslarını; "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere; hayrın da, şerrin de Allah'dan olduğuna inanmaktır" diye açıklamıştır. Bu hadis, Sünen-i Ebi Davud hariç Kütübü Sitte'de (Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbn Mâce) mevcut olup, hadis ilminde tevâtür derecesine ulaşmıştır. Bu bakımdan İslâm âlimlerince kaza ve kadere iman, iman esaslarından kabul edilmiş, Ehl-i Sünnet mezhebinin ana kitaplarında yer almıştır (Bk. Kaza ve Kadere İman maddesi).

Kur'an'a, Sünnete ve İslâm âlimlerinin icmâına göre İslâm'da iman esaslarının birincisi, Allahu Teâlâ'ya imandır. Çünkü diğer esaslara iman, önce bu ana esasa inanmaya bağlıdır. Ancak, Allah'a iman etmek; yalnız Hak Teâlâ'nın yüce Zâtına inanmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda o ilâhî varlığın Zâtı hakkında vâcip (zarûrî) olan Kemal Sıfatları ile, yüce Zâtının vasfedilmesi imkânsız olan noksan sıfâtları ve Zât-ı İlâhisi hakkında inanılması câiz olan sıfatları icmalî veya tafsilî olarak bilmek ve onlara inanmakla olur. "Allahu Teâlâ'ya İman" sözünden maksat işte budur. (Bkz. Allah'a İman maddesi).

İslâm'da iman esaslarından ikincisi; Allahu Teâlâ'nın melekleri olduğuna inanmaktır. Melekler, Hak Teâlâ'nın kelâmı olan vahy-i ilâhiyi, Allah'ın peygamberlerine, semavî âlemden, insanlık âlemine nakleden Allah Elçileri, bu âlemin nizamını sağlayan ilâhî vasıtalar, nuranî varlıklardır. O halde, vahy-i ilâhiye ve peygamberlere inanmak, ancak meleklere inanmakla olur. Diğer bir tabirle; peygamberlere inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren meleğin varlığına inanmak gerekir. Bu bakımdan, meleğin varlığına iman, peygamberliğe de iman demektir. Meleği inkâr ise, peygamberliği de inkâr manasına gelir. İşte bu sebepledir ki, meleklere iman, iman esasları esasında Allah'a imandan sonra yer almış, daha sonra da, kitaplara ve peygamberlere iman etmek zikredilmiştir. "Peygamber, Rabbi tarafından indirilene (Kur'an'a) inandı, mü'minler de inandılar. Her biri, Allah'a, melek/erine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar" (el-Bakara, 2/285).

Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetlerinde meleklerin, diğer varlıklar gibi, müstakil olarak yaratılan, fakat canlı varlıklara mahsus olan yemek içmek, uyumak, evlenmek gibi hallerden uzak, erkeklik ve dişilikle vasıflanmayan nuranî ve lâtif varlıklar olduğu, kendilerine verilen büyük işleri yapmaya, en kısa zamanda, en uzak mesafeleri katetmeye, diledikleri şekil ve surette görünmeye muktedir, Hak Teâlâ'nın mükerrem kıldığı şerefli yaratıkları oldukları beyan olmuştur. Bu bakımdan melekler, itibarî birer varlık olmayıp, Hak Teâlâ'ya asla isyan etmeyen, O'nun emirlerini usanmadan ve noksansız yerine getiren, nûranî, masum (günahsız) ve mükerrem kullardır: "...Onlar, Allah'ın emirlerine isyan edip karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar" (et-Tahrim, 66/6, el-Enbiyâ, 21/26). (Bk. Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları (Tevhid ve İlm-i Kelâm), I, 402-403-7. baskı İst. 1984; Bk. Meleklere İman maddesi).

BAŞA  DÖN

Semavî kitapların hepsine iman, iman esaslarındandır: Hak Teâlâ'nın insanlar arasından seçtiği "Nebî ve Resul" adı verilen, dilimizde "Peygamber" diye anılan mümtaz ve seçkin şahsiyetlere, yalnız kendi milletlerine veya bütün insanlara tebliğ etmek üzere Allah Teâlâ "İIâhî Kitaplar" indirmiştir. Bu kitaplar, lâfız ve mana bakımından Allah Kelâmı olup, her şeyden önce insanları her türlü dalâlet ve sapıklıktan, kötü ve karanlık yollardan çıkararak, onları doğru ve güzel yollara sevketmek suretiyle hak ve ilâh hidayet nuruna kavuşturmak için indirilmiştir. O halde "Mukaddes Kitapları" beşeriyete tebliğ etmek ve ilâhî hükümleri onlara bildirmek için peygamberlere, peygamberlik iddiasında olan bir zâtı Allah'ın elçisi olarak kabul edebilmek için de, kendine vahyedilen bir kitap veya suhufa ihtiyaç vardır. Bu sebepledir ki; mü'min bir müslüman olabilmek için, Allah'a ve meleklerine imandan sonra, ilâhî kitaplara ve peygamberlere iman etmek şarttır. Her peygambere niçin bir kitap veya suhuf verildiği şu ayeti kerimede beyan edilmektedir: "...İnsanların ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hükmetmek için peygamberlerle beraber hak (ve gerçek) kitaplar da indirildi" (el-Bakara, 2/213). Kendisine müstakil bir kitap veya suhuf verilmeyen peygamberler ise, daha önce indirilen ilâhî kitap veya suhufa tabi olmuşlar, kendi milletlerine onun hükmünü talim ve telkin etmekle emredilmişlerdir. Bu sebeple İslâm dini, yalnız Kur'anı Kerime değil, daha önce dünya milletlerine indirilen Mukaddes Kitaplar"ın hepsine iman etmeyi emretmekte, bütün ilâhi kitap ve suhufa inanmayı, iman esaslarından saymaktadır. Ancak bu kitap ve suhufun tamamının isimleri ayrı ayrı zikredilmediğinden, bunlardan, Kur'an'da isimleri zikredilen mukaddes kitaplara ayrı ayrı inanmak, her birinin Allah kelâmı olduğunu kalp ile tasdik etmek lâzımdır. Bu kitaplar; Musa (a.s.)'a indirilen Tevrat, Dâvud (a.s.)'a indirilen Zebur, İsâ (a.s.)'a verilen İncil ile, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e indirilen en son ve en mükemmel ilâhi kitap Kur'an-ı Kerim'dir. Ayrıca yüz Suhuf", sahifeler halinde indirilmiştir. Sahih hadislere göre bunlardan (10) adedi Hz. Âdem'e, (10) adedi Hz. İbrahim'e, (50) adedi Hz. Şit'e ve (30) adedi de Hz. İdris (aleyhisselâm)'a verilmiştir. Bu sebeple, tafsilî olarak, bütün peygamberlere indirilen "İlâhi kitaplar''ın ve "Suhuf”un tamamına inanmak her müslümana farzdır. (a.g.e., I, s. 419-422) (Bkz. Kitaplara iman maddesi) .

Bütün peygamberlere iman, iman esaslarındandır:

Kur'an-ı Kerim'de geçen birçok ayetlere ve peygamberimizin hadislerine göre, İslâm'da İman esaslarından biri de; Allahu Teâlâ tarafından insanları irşad ederek onlara doğru yolu göstermek için gönderilen peygamberlere iman etmektir. Hz. Âdem'den, Hz. Muhammed (s.a.s)'e kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlere inanmak, iman esasları arasında mühim bir rükündür. Çünkü, İlâhî kitapları insanlara tebliğ etmekle mükellef olan peygamberlere iman edilmeden, mukaddes kitaplara iman etmek mümkün değildir. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim'de, peygamberlere iman, onlara vahyolunan kitaplara imanla birlikte zikredilir. (Bkz. el-Bakara 2/177, 285, en-Nisâ 4/136) Gerçek şudur ki, peygamberlik müessesesine inanılmadan din, yani ilâhî emir ve yasaklar söz konusu olamaz. Çünkü peygamberler Hak Teâlâ'nın, insanları irşad için gönderdiği birer elçi olarak, ilâhî hükümleri yalnız tebliğ etmekle kalmazlar, aynı zamanda bu hükümleri bizzat tatbik eder ve günlük hayatımızda nasıl uygulanacağını gösterirler. Peygamberler, özünde ve sözünde doğru ve sadık her zaman, dürüst, emin, iyi ve güzel birer örnek oldukları için, insanlara tesir eder, onlara iman aşılar, peşlerinden sürükleyerek hayatlarında esaslı değişiklik yaparlar. Bu bakımdan manevî bir hediye ve ilahî bir mevhibe olan peygamberlikten hiçbir millet mahrum bırakılmamıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de: "...Hiç bir millet yoktur ki, kendi içinde (onları Allah azabıyla) korkutan biri (yani bir peygamber) gelip geçmiş olmasın" (Fâtır, 35/24). "Her milletin bir peygamberi vardır" (Yunus, 10/47) buyurulmuştur. Kur'an-ı Kerîm müslümanlara, yalnız İslâm peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s)'e değil, dünya milletlerine gönderilen bütün peygamberlere de iman etmeyi emretmiştir (Bk. el-Bakara, 2/136).

Bu esasa göre müslümanların, Kur'an-ı Kerîm'de adları zikredilen peygamberlerin her birine ayrı ayrı inanmaları, ayrıca adları bildirilmeyen diğer peygamberlere de toplu olarak iman etmeleri gerekir. Nitekim Hak Teâlâ: "Peygamberlerin bir kısmını bundan önce sana haber verdik, bir kısmını ise haber vermedik" (en-Nisâ, 4/164, el-Mü'min, 40/78) buyuruyor. Kur'an-ı Kerîm'de yalnız 25 peygamberin adı geçmektedir ki her birine iman gereklidir, Bunlar, Âdem, İdris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Şuayb, Musa, Hârun, Dâvut, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yunus, İlyas, İlyesa, Zekeryya, Yahya, İsâ ve Hz. Muhammed (Salavatallahu aleyhim ecmaîn)'dir.

BAŞA  DÖN

İslâm'a göre insanlara gönderilen ilk peygamber Âdem (a.s.), bütün insanlık âlemine gönderilen peygamber ise, Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. "Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve (Allah azabıyla) korkutucu olarak gönderdik" (Sebe, 34/28). 0 "Hatemü'l Enbiyâ”dır, peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusudur. Peygamberlik onunla son bulmuştur. Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. Ehl-i Sünnete göre peygamberlerin adedi şu kadardır diye sınırlamamak daha doğrudur. Aksi halde, peygamberlerin adedini artırmak veya eksiltmek gibi bir hataya düşmek ihtimali vardır. Bu ise asla doğru olmaz (Bk. Seyyid Ali el-Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, III,182-190; Sadeddin et-Taftazanî, Şerhu'l-Makâsıd, II, 128-129) (Bk. Peygamberlere İman maddesi).

Ahiret'e, İkinci Hayata, Ba'su ba'de'l-mevte ve Ahiret ahvaline yakînen iman, İslâm'da iman esasları arasında çok önemli bir rükündür. Ahiret; ölümden sonra başlayacak olan yeni ve sonsuz (ebedî) bir hayattır. Bu hayat, berzah hayatı" denilen kabır hayatı ile başlar. Yani kabır, Ahiretin ilk merhalesi ve ilk durağıdır. Sonra zamanı gelince, Hak Teâlâ'nın emir ve iradesiyle bu dünyadaki canlı ve cansız bütün varlıklar yok edilecek, "Kıyâmet" kopacak, yeni ve sonsuz bir âlem kurulacaktır. Bütün ölüler o gün ruh ve cesetleriyle birlikte diriltilecek ve "Mahser"de toplanarak Allah'a hesap vereceklerdir. Ameli iyi (salih) olanlar, "Sırat"ı geçerek "Cennet"e, kötü olanlar ise geçemeyerek Cehennem"e gireceklerdir. Bütün bunlar ve din günündeki diğer hadiseler, Ahiret hayatını teşkil eder. Ahiretin bu safhası, ölümsüz ve sonsuz (ebed) bir hayattır. Dinî ıstılahta "Ahiret Günü" denince; "İsrâfil (a.s.)'ın Allah Teâlâ'nın emriyle kıyâmeti ilan eden "Sûr"a üflediği "Birinci nefha"dan, ölülerin dirilmesini (Ba'su ba'del mevti) sağlayan "İkinci nefha"ya ve "Mahşer"de Hesap ve Kitap”dan sonra, cennet ehlinin Cennete, cehennem ehlinin Cehenneme girmesine kadar geçecek olan zaman, diğer bir görüşe göre, İkinci nefha"dan başlayıp, sonsuz olarak devamedip giden zaman (ebedî hayat)" anlaşılır. O halde "Kıyâmet", İsrafil (a.s.)'ın "Sûr'a üfürmesi", bütün insanların yeniden (ruh ve cesetle) dirilmesi (Ba'sû ba'de'l-mevt), "Mahşerde toplanması", herkese "kitap"ının (yani dünyada yaptıkları iyi ve kötü işlere ait "amel defteri"nin) verilmesi, amellerinin ilâhî "Mizan"da tartılması, herkesin dünyada yaptıgı işlerden "Hesab"a çekilmesi, "Şefaat”, Sırat”, "Cennet" ve "Cehennem"... Bunların hepsi, Ahiret gününün hadiseleridir. Bunlara; Ahiret ve Ahiret Ahvali" denir. İslâm akâidine göre, "Ahiret Günü"ne, yani dünya hayatının kıyametle son bulmasıyla kurulacak olan yeni "Ebed Âlem"e ve oradaki "İkinci Hayat”a kesin olarak (yakînen) inanmak, İslâm'da iman esasları esasında çok önemli bir rükündür. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de; "... Allah'a ve Ahiret gününe iman edip, salih (iyi ve güzel) amel işleyen kimselerin Rableri yanında büyük ecirleri vardır. Onlar için korku yoktur. Ondan mahzun da olmazlar” (el-Bakara, 2/62) buyrulmakta; takva sahibi müminler, "Ahiret'e yakînen iman etmek (el-Bakara, 2/8) ile, yani şek ve şüpheden uzak, kesin bir iman ile inanmakla övülmektedirler. Gerçekte; yalnız nakl delillerle, yani Kur'an ayetleri ve sahih hadislerle bilinen ve gözümüzle görülmeyen yeni bir âlemin (gâib âleminin), yani Ahiret hayatı"nın hak ve vâki olduğuna inanmak, büyük bir teslimiyet, kâmil bir iman ister. Bu bakımdan, Ahirete, yani ikinci hayata, onun ilâhî oluşumundan sayılan, Berzah hayatı"na, ölümden sonra dirilmeye Haşir ve Neşir"e, "Mahşer"e, "Sual ve Hesab"a, "Mizan ve Sırat"a, "Cennet ve Cehennem"e iman, fert ve cemiyet hayatındaki yapıcı tesirleri yönünden İslâm'da İman Esasları" arasında çok önemli bir yer işgal eder. Bu sebeple Ahiret inancı olmayan hiçbir semav din yoktur. Çünkü bu inanç olmadan ona "Din" demek, mümkün değildir. (Bk. hiret'e İman maddesi)

Tafsil İman'ın Üçüncü ve en yüksek derecesi:

Hâtemul Enbiya ve Seyyidil mürselin Hz. Muhammed ts.a.s.)'in, Hak Teâlâ tarafından Kitabullah” (Kur'ân-ı Kerim) ve Peygamberimizin sünneti (sahih hadisler) ile beşeriyete tebliğ ettiği kesin olarak bilinen ilâhî esas ve hükümlerin (emir ve yasakların) tamamına ve her birine ayrı ayrı (murad-ı ilâhîye uygun olarak) iman etmektir. Daha açık bir tabirle; Allah Kelâmı olduğu kesin olarak bilinen Kur'an Ayetlerinde ve Peygamber (a.s.)'ın sahih hadislerinde zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac gibi farz ibadetleri; adam öldürmek, anababaya isyan etmek yalan söylemek, alkollü içki içmek, zina etmek ve kumar oynamak gibi haramları, hülâsa her türlü İlâhî emir ve yasakları, iman, islâm ve ahlâk esaslarını ve her biri ile ilgili din hükümleri ve delillerini gücü yettiğince öğrenerek bunların farz, vâcib, haram veya helâl olduklarını tasdik etmek ve hepsinin hak ve gerçek olduğuna ayrı ayrı iman etmek; İslâm'da tafsilî iman derecelerinin en yükseğidir. Ancak, imanın bu derecesine ulaşabilmek, çok geniş ve etraflı bir ilim sahibi olmayı, yani aslî (itikadî) ve fer'î (Fıkhî-amelî) bütün dinî esas ve hükümleri ayrı ayrı öğrenip, her birine irade ve ihtiyar ile yakînen inanmayı gerektirir. Bu ise, ancak, bu nitelikte ilim ve iman sahibi olan âlimlere, din bilginlerine nasip olur. O halde tafsilî imanın dereceleri, her müslümanın imkân, bilgi, meslek ve ilmî ehliyet ve yeteneklerine göre değişir. Gerçekte her müslüman, sahip olduğu ilim ve kabıliyet ile orantılı olarak mükellef ve Allah indinde mes'uldur. Bu bakımdan, genel olarak herkes için farz kılınan iman, imanın ilk derecesi sayılan "İcmalî İman"dır. Çünkü, İslâm binasına ancak bu ana kapıdan girilir. Ancak, bununla yetinilmeyerek, İslâm akâidinin temel unsurları olan iman esaslarının tamamını bütün gücü ile öğrenmeye gayret etmek, onlara tereddütsüz ve kesin olarak inanarak iman derecelerinde yükselmek, onu kemale erdirmek, her müslümanın aslı görevidir. Bu şuur ve gayret içinde olan müslümanlar takva yollarında ilerlemiş, imanlarını kuvvetlendirmiş, onu olgunlaştırarak kemale erdirmiş olurlar (Bk. Şerhu'l-Mevâkıf, III, 182- 190; Şerhu'l-Makâsıd, II, 128- 135; Şerhu'l-Akâidi'n-Nesefiyye, 457; Salih Musa Şeref, Müzekkerat fi't-Tevhid, IV, 167-178, 185-196, Kahire 1952; İmâm-ı Âzam Ebû Hanife, Fıkh-ı Ekber ve Aliyyul-Kar Şerhi, 76-80; İmamu'-Harameyn el-Cüveyn, Kitabu'l-irsad, 396-398; İslam İnanışları (İlm-i Kelâm), İstanbul 1984, 1, 148-157).


BAŞA  DÖN

 

 TAHIYYATÜ'L-MESCID

Tahiyye, hürmet, selâmlama, saygı gösterme; tahiyyetü'l-mescid, mescide hürmet, daha doğrusu mescidin sahibi Allah'a saygı gösterme anlamınadır. Çünkü insanın gayesi mescide yaklaşmak değil onun sahibi Allah'a yaklaşmak ve onun rızasını elde etmektedir. Bu maksatla kılınan namaza da tahiyyetü'l-mescid denir.

Tahiyyetü'l-mescid namazı iki rekat olup müstehaptır. Bir cami veya mescide girildiğinde oturmadan kılınır. Oturulduktan sonra, namaz geçmiş olmayıp yine kılınırsa da, faziletli olan, oturmadan önce kılınmasıdır. Nitekim Ebû Katade (r.a)'dan rivâyet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s); "Sizden biri mescide gelince oturmadan önce iki rekat namaz kılsın" (Ebû Davûd, Salat, 19) buyurmuştur.

Bir mescide ziyaret, ders okuma veya okutma gibi bir maksatla giren Müslüman tahiyyetü'l-mescid namazını kılar. Bir günde bir kaç defa girilirse, bir defasında kılınması kafidir. Dilerse ilk girişinde, dilerse son girişinde kılar. Her girişinde kılması gerekmez.

Bir mescide her hangi bir namazı kılmak veya farzı eda ve imama uymak niyetiyle girmek de tahiyyetü'l-mescid yerine kaim olur. Buna göre bir mescide girince oturmadan önce kılınan her hangi bir namaz tahiyyetü'l-mescid yerine geçer.

Kerahet vaktinde tahiyyetü'l-mescid namazı kılınmaz. Bir mescide girip de meşguliyetinden veya kerahet vakti olması yahut abdestsiz olması gibi sebeplerden dolayı tahiyyetü'l-mescid namazını kılamayan kimse, "Sübbanellâhi ve'l-hamdü li'l-lâhi ve lâ ilâhe illallahü ve'llâhü ekber" der.

 


BAŞA  DÖN

TAHKÎM(ANLASAMAMALARDA BİRİNİ HAKEM TAYİN ETMEK)

Birisini hakem tayin etmek, birisini bir kötülükten alıkoymak, bir kimseyi istediği bir şeyden mahrum etmek. İslâm hukukunda, iki kişinin kendi rızaları ile aralarındaki bir anlaşmazlığı çözmesi için, birisini hakem yapmaları. Bu durumda hakem seçilen şahsa muhakkem ve hakem denilir. Bu kökten olmak üzere İslâm tarihinde şuyû bulan bir tahkimu'l-Harûriyye tabiri vardır ki, "Hz. Ali ile Muaviye"nin, arasındaki anlaşmazlığı çözmeleri için hakem tayini konusunda Hz. Ali'ye hata nisbet edip ondan ayrılan Harûrî'lerin, "Allah'tan başkası için hüküm yoktur" demeleridir.

Tahkm, İslâm'ın meşrû kabul ettiği bir hükümdür. Meşrûiyeti kitap sünnet ve sahabe uygulamasıyla sabittir. Aralarında anlaşmazlık çıkan karı kocanın arasını düzeltmek için, her iki tarafın ailelerinden birer hakem tayin edilmesini emreden ayet, bu uygulamanın Kur'an'dan delîlidir (en-Nisâ, 4/35). Hz. Peygamber (s.a.s), Sa'd b. Muaz'ı Benî Kurayza ile olan anlaşmazlıkta hakem tayin etmiş; bir hadisinde de "Birisini hakim tayin edip de, hükmüne razı olmayan mel'undur" buyurmuştur (İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 485; Ali Haydar, Dureru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, IV, 80). Hz. Osman ve Hz. Talha, aralarındaki bir arazi davasında Cübeyr b. Mut'ım'ı hakem tayin etmişler ve onun hükmüne razı olmuşlardır (el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 33: İbn Kudâme, a.g.e., XI, 485). Bu da tahkimin câiz oluşunun sahabe uygulamasından delilidir. Hatta Ali Haydar, bu konuda, sahabenin icmaının olduğunu söylemektedir (Ali Haydar, a.g.e., IV, 806).

BAŞA  DÖN

Tahkîmin rüknü, icap ve kabuldür. Yani aralarında anlaşmazlık bulunan tarafların, birisine anlaşmazlık konusunda hükmetmesi için teklifte bulunmaları onun da bu teklifi kabul etmesidir. Hasımların îcabı (teklifi) olmadan tahkîm gerçekleşmeyeceği gibi, hakem kılınan şahsın kabûlü olmadan da gerçekleşemez.

Tahkîmin sahih olması için, hakem tayin edenler, hakem kılınan şahıs ve dava konusunda bazı şartların mevcut olması gerekir. Bunlar maddeler halinde şöyle sıralanabilir:

1- Hasımların her ikisinin de âkil ve bâliğ olmaları gerekir. Dolayısıyla çocuk ve delinin tahkîmi câiz değildir.

2- Hakemin şahadete ve kadâya ehil olması gerekir. Buna göre, çocuk, bunak, kör, dilsiz, tarafların seslerini duyamayacak kadar sağır, taraflardan birisinin lehine olan şahitliği kabul edilmeyen, kâfir, fasık ve kazften dolayı had uygulananların hakem olmaları da caiz değildir (Merginânî, a.g.e., III, 108; Mevsilî, el-İhtyâr li ta'lli'l-Muhtâr, 94; Mecelle madde, 1794; Ali Haydar, a.g.e., 673 ve dev.) Hakem bu ehliyete hem tayin edildiği zaman, hem hüküm verdiği zaman, hem de aradaki müddet içerisinde haiz olması gerekir.

3- Hakemin belli olması gerekir. Dolayısıyla, hasımların; "ilk önce kime rastlarsak o aramızda hakem olsun" gibi, bilinmeyen birisini hakem tayin etmeleri geçerli değildir.

4- Tahkîm, (şu iş olursa gibi) bir şarta veya (falan zaman başlamak üzere gibi) bir zamana bağlı olmamalıdır.

5- Tahkîm insanların haklarına bağlı olan mal davaları ile ilgili olmalıdır. (Mecelle, madde, 1841). Hanefîlere göre haddi ve kısası gerektiren (hırsızlık, zina, adam öldürme, birisini yaralama) gibi davalarda tahkîm câiz değildir. Bunun gereği olarak nikâh, talak gibi ictihâdî davalarda tahkîmin câiz olması gerekir. Fakat sıradan insanların bu gibi meselelere cesaret edip hüküm vermeye kalkmaları endişesinden ötürü, bu konularda caiz oluşuna fetva verilmez (Merğınânî, a.g.e., III, 108). Bu yüzden Mecelle, tahkîmin mal davaları ile olmasını kayıtlamıştır. Hanbelîler, nikâh, lian, kazf ve kısas davalarında tahkîmin câiz olmadığını söylemektedirler (İbn Kudâme, a.g.e, XI, 485).

Tahkîm, hakem taraflar için karar vermeden önce, gayri lâzım bir akittir. Yani hasımlardan her ikisi veya dileyen birisi diğer tarafın rızası aranmadan hakem tayini konusundaki kararından vazgeçip hakemi azledebilir. Hakem karar verdikten sonra artık lâzım olur. Hakemin verdiği karar şerîata uygun olmak kaydıyla bağlayıcı olur. Taraflardan hiç birisinin bu karara uymama yetkisi yoktur. Hanefî ve Hanbelîler de bu konuda farklı bir görüş yoktur. İmam Şâfiî'den ise iki görüş rivâyet edilmiştir. Bir rivâyete göre, hükmün geçerliliği için iki tarafın rızası şarttır.

Hakem, aynen hâkim gibi beyyine (şâhit), ikrar ve yeminden imtinâ gibi yollarla hüküm verebilir.

Hakemin hükmü sadece kendisini hakem tayin eden taraflar ve hakem tayin ettikleri konuda geçerlidir. Onun hükmü, üçüncü şahıs hakkında geçerli olmadığı gibi, kendisini tayin etmedikleri bir dâva konusunda da geçerli değildir.

Hakemin verdiği hüküm mahkemeye götürülse, Haneflere göre şayet bu hüküm, hâkimin mezhebine uygunsa, onu bozması câiz değildir. Uygun değilse, bozabilir. İmam Şâfiî ve Hanbelîlere göre, aynen hâkimin hükmü gibidir. Dolayısıyla hâkimin hükmünün bozulamayacağı her yerde hakemin hükmü de bozulmaz (Merğınânî, a.g.e., II, 108: İbn Kudâme, a.g.e., XI, 485; Mevsılî, a.g.e., II, 64).

Hakem tek olabileceği gibi, birden fazla da olabilir. Bu durumda hükmün geçerli olması için, hakemlerin oybirliği ile hasıl olması icap eder.

Tahkîm bir süre ile sınırlı ise, sürenin dolması ile hakemin yetkisi sona erer (Zeyla, Tebyınü'l-Hakâık Şerhu Kenzi'd-Dekâık, IV, 193, 194; Mecelle, Madde, 1844; Ali Haydar, a.g.e., IV, 811 vd).

 


BAŞA  DÖN

 

TAHRÎMEN MEKRUH

Şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiil olmakla beraber, bu talep haber-i vâhid gibi zannî bir delil ile sabit olmuştur. Başkasının alış-verişi sırasında alış-veriş teklifinde bulunmak, başkasının evlenme teklifi üzerine aynı teklifte bulunmak tahrimen mekruhtur. Çünkü Hz. Peygamber, "Kişi kardeşinin alış-verişi üzerine alış-veriş teklifinde bulunmasın " ve "Kardeşinin evlilik teklifi üzerine aynı teklifte bulunmasın" (Buharî, Nikâh 45; Müslim, Büyü, 8, Nikâh, 38, 49, 52, 54, 56) buyurmuştur. Bu fiillerden sakınılması kesin ve bağlayıcı tarzda istenmiştir. Fakat bu talep haber-i vâhid ile yani zannî bir delil ile sabit olmuştur.

Tahrîmen mekruhun haramdan ayrıldığı cihet şudur. Haram, Şari'in Kur'an ayetleri, mütevatir veya meşhur sünnet gibi kat'î bir delille kesin olarak bir fiilin yapılmamasını istemesidir. Hırsızlık, zina, faiz alıp-verme, içki içme vb. gibi haramı inkar eden kişi kafir olur. Haram ve tahrimen mekruh cezayı gerektirme konusunda birleşmektedirler.

Hükmü: Bu nev'iye giren fiilleri işlemek haram bir fiili işlemek gibi cezayı gerektirir, fakat haramdan farklı olarak, bu fiilin hükmünü inkar eden kişi kâfir sayılmaz (Zekyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, trc. İ. Kâf Dönmez, Ankara 1990, s. 219; Vehbe ez-Zühaylî, Usûlü'l fıkhi'l-Aslâmî, Dımaşk 1406/1986,1, 85-86; Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz Bağdad 1405/1985, S. 47).

 


BAŞA  DÖN

 TAHVİL

Süresi ve faiz miktarı belirli kredi sağlama yöntemini belirleyen belge. Ortaklar, yatırımcılar veya devlet kuruluşları, sürekli ortak payı ile yatırımlarını büyütmek yerine, belirli projeleri tahvil çıkarmak yoluyla gerçekleştirmeyi tercih ederler. Böylece tahvilin süresi bitince önceden belirlenmiş olan faizi ile ana parayı ödeyip tahvil sahiplerinin işletme ile ilişkisini kesmiş olurlar.

İslâmî açıdan faizli karz kullanmakla tahvil çıkarıp faizli kredi sağlamak aynı niteliktedir. Tasarrufu iki yıl vadeli yüzde miktarı belli bir faizle bankaya yatırmak ne ise, böyle bir tasarrufla iki yıllık, faiz miktarı belli tahvillere yatırmak da aynı şeydir. Yatırımcılar bankayı araya sokmadan doğrudan kredi sağlama yöntemi olarak çıkardıkları tahvilleri çoğu zaman "hamiline" çıkarırlar. Böylece tahvillerin hisse senetlerinde olduğu gibi elden ele dolaşması sağlanmış olur. Bunun anlamı tahvil sahibinin tahvilini süre dolmadan da satabilmesidir. Tahvili en son elinde bulunduran kişi ise bunu çıkaran kuruluştan bedelini alabilecektir (bk. "Şirket"; "Hisse Senedi", "Mudârebe" maddeleri).

Tahvil çıkararak kredi sağlama yönteminden "kâr-zarar tahvili" çıkararak yararlanmak da mümkündür. Bu takdirde anapara riske sokulduğu için faiz şüphesi kalkar. Buna "Mudarebe Tahvili" (bk. "Mudarebe") de denebilir. Meselâ; bir işletme belli bir ihracat projesinde kullanılmak üzere bir yıllık "Mudârebe tahvili" çıkarsa, yaklaşık bir yıl sonra bu projeden elde edilecek kâr işletme ile tahvil sahibi arasında paylaştırılır. Burada işletme sadece emeğinin ve dış satımı organıze etmesinin karşılığı olarak kârdan pay alır. İşletme kendisinden hiç sermaye koymamışsa mudarebe yönteminde kasıt, kusur veya ihmali söz konusu olmadıkça zarara katlanması gerekmez. Çünkü onun zararı emeğinin boşa gitmesi olarak ortaya çıkar. Zarar önce kârdan karşılanır, bu yeterli olmazsa, anaparadan ödenir. Bu yüzden zarar büyük olunca anapara azalır veya tamamı yok olabilir. İşletme, kâr-zarar tahvil bedelleri yanında kendisinden de anapara koymuşsa, bu takdirde belirli proje işletme ile tahvil sahipleri arasında "ortaklık" yöntemiyle gerçekleşmiş olur. Bu takdirde taraflar kârı aralarında belirledikleri şartlara göre paylaşırlarken, zarara sermaye oranlarına göre katlanırlar. Bu duruma göre, kâr-zarar tahvili uzun veya kısa vadeli her çeşit projelerin gerçekleştirilmesinde araya bankayı sokmadan veya faizli muameleye ihtiyaç duyulmadan başvurulabilecek bir yöntemdir.

Mudarebe veya kâr-zarar tahvili yöntemi daha düzenli bir biçimde İslâm bankası tarafından da uygulanabilir. Tahvile süre konulması gerektiği için burada projelerin sonuçlarının alınabileceği süreyi tahmin etmek önem arzeder. Çünkü projenin sonucu alınmadan tahvillerin ödenme vadesi gelirse işletme ödeme güçlüğü çekebilir. Diğer yandan tahvil sahibine kârdan pay verileceği için proje sonuçlanmadan kârın miktarını belirlemek mümkün olmaz. Bu yüzden İslâm'da tahvil süresini yaklaşık bir süre olarak belirlemek gerekir. Proje bu süreden önce tamamlandığı takdirde kârın paylaşılması yoluna gidilir. Proje uzadığı takdirde ise sonuçlanıncaya kadar sürenin kendiliğinden uzadığı, kabul edilmelidir.

Meselâ; bir İslâm bankası kendisinden hiç sermaye kullanmaksızın, çıkaracağı üç ay süreli mudârebe tahvili yoluyla peşin para ile satın alacağı kâğıtları yabancı bir ülkeye akreditifli muamele ile ihraç etse, bu ihracat işlemini organıze karşılığında anlaşmaya göre kârdan pay alır. Tahvil sahipleri de anaparaları yanında kârdan da paylarını almış olurlar. Bu ihracat projesi iki ayda sonuçlanmışsa projenin tasfiyesi süreyi beklemeden yapılır. Çeşitli engeller yüzünden ancak altı ayda sonuç alınmışsa tahvil sürelerinin kendiliğinden uzadığı kabul edilmelidir. Çünkü taraflar böyle bir projeye girerken çeşitli riskleri üstlenmiştir. Zaten kârın meşru oluşunun nedeni de riske katlanmadır. Ancak projenin gecikmesi, zararın meydana gelmesi hallerinde işletmecinin kusuru bulunmamalıdır (Hamdi Döndüren, Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 87 vd.; Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 654).

Sonuç olarak sürekli ortak yerine tahvil yöntemi geçici, süresi belirli ortaklık yöntemini ifade etmektedir. Sermaye piyasanın oluşması ve dengeli biçimde kullanılması kâr-zarar tahvilleri yoluyla sağlanabilir. Ancak İslâm'ın diğer ekonomik ve ticarî yöntemleri gibi "kâr-zarar tahvili" yöntemi de güvene dayanır. Taraflar bu güveni sürdürdükleri sürece iyi sonuçlar alınır. Bu ekonomik yöntem ve modellerle İslâm toplumlarının geçmiş yüzyıllarda dünya ülkeleri arasında büyük ekonomik güçler oluşturdukları, dosta-düşmana örnek müesseseler kurdukları ve bununla kendi dönemlerinde süper güçler oluşturdukları bilinmektedir.

 


BAŞA  DÖN

 TAKAS (TRAMPA)

Bir alım satım çeşidi. Para olmayan bir malın, yine para olmayan bir malla değişimi. Bu alım satım şeklinin İslâm hukuk ilmindeki karşılığı mukayazadır. Değişen mallar ister taşınır (menkul) ister taşınmaz (gayri menkul) olsun, fark etmez. Bedellerden birisi para olmayınca akdedilmiş olan bu alım satım muamelesine mukayaza (takas veya trampa) denilir. Bu akd çeşidi Mecelle'de şöyle tarif edilmiştir: "Aynı, ayna yâni gayri ez nakdeyn (altın ve gümüş başka ayn olan) mala mübadele etmek (değişmek) tir ki, lisan-ı Türkîde (Türkçede) trampa denilir (Mecelle, madde 122)

Mukayaza yoluyla yapılan alım satım akdinde bedellerden her bir açıdan semen (para) bir açıdan da mebî (satım akdine konu olan mal)dır. Dolayısıyla alım satımda ödeme bakımından birisinin öbürüne önceliği söz konusu değildir. Halbuki, para karşılığı bir mal satıldığında önce müşteriye parayı ödemesi söylenir (el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 272; İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, V, 272).

Mukayazada bedellerden her ikisi de mebî hükmünde olduğu için onlarda mebîde bulunması gereken şartlar aranır. Dolayısıyla, satım anında elde mevcut olmalıdır, teslimi mümkün olmalıdır, satışı dinen meşru olan mallardan olmalıdır, v.s. Şayet bedellerden birisi, akitten sonra fakat henüz teslimden evvel telef olursa, akit münfesih olur. Halbuki normal bir satım akdinde para olan bedel teslimden önce telef olacak olsa, akit devam eder. Müşteri, başka para ödemek durumunda olur. Ayrıca, mukayaza yoluyla yapılan bir alış verişte ikale (karşılıklı rıza ile akdi feshetmek)'nin caiz olması için bedellerin her ikisinin de mevcut olması gerekir. Çünkü satılan malın telef olması ikaleye engeldir (el-Merğınânî, a.g.e., III, 55; el-Mevsilî, el-İhtiyar li ta'lıli'l-MuXtâr, II, 12).

Birbirine borcu olan kişilerin borçlarını, birbirine mukabıl tutarak düşürmelerine de mukâsât denilir. Bu da takas kelimesi ile aynı kökten gelir (Mukâsât için bkz. İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar,V, 266).

 


BAŞA  DÖN

TAKKE

Yarım küre biçiminde ince, hafif, siperliksiz başlık.

Takke kelimesi Arapçadır. Aslı "takiyye"dir. Takiyye'nin kök harfleri "v-k-y"dir. O da korumak, düzene koymak demektir. Takke, başı terden koruduğu için, bu isimle isimlendirilmiştir .

Namaz için kullanılan takkeye namaz takkesi dendiği gibi, yatarken kullanılan takkeye de, yatak takkesi ya da şeb takkesi denir. Eskiden külah, fes, kavuk vb. başlıkların içine, başlığın terden kirlenmesini önlemek için kullanılan takkelere de, arakçin ya da terlik denirdi.

Islâm aleminin çeşitli yerlerinde, değişik takkeler kullanılmaktadır. Genelde beyaz renk tercih edilmekle beraber, diğer renklerden de takkeler kullanıldığı olur. Ekseriyetle takkeler iplikten örme olurlar. Bununla berâber, çeşitli kumaşlardan dikilerek yapılanları da vardır. Bunun en güzel görünümü, hac mevsiminde Mekke, Medine, Arafat vb. mukaddes topraklarda meydana gelmektedir. Değişik renk ve yapıda olan takkeler, oralarda bir arada görülmektedirler.

Dinî kaynaklarda adı geçen kalensöve hem takke ve hem de fes, kalpak, külah gibi başa giyilen diğer bazı giysiler için de kullanılır.

Rukâne b. Abdi Yezid el-Haşimî'nin naklettiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuş:

"Müşriklerle aramızdaki fark, kalensövenin üzerine sardığımız sarıktır" (Tirmiz, Libâs, 42). Ibn Kayyim'in dediğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) kalensövenin üzerine sarığı sarıp kullandığı gibi, sarıksız kalensöveyi ve kalensövesiz sarığı da kullanmıştır (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Beyrut, tsz., II, 108).

Bu rivâyete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) sarık sarmaya önem vermiştir. Takkeyi de kapsamına alan kalensöveyi hem sarıklı hem de sarıksız olarak kullandığı vaki olmuştur.

Bu ve benzeri rivâyetlerin bildirdiğine göre, hem namazda hem de namazın dışında sünnet olanı, sarık sarmaktır. Yalnız takke veya benzeri şeyleri kullanma alışkanlığı, müslüman olmayan milletlerden müslümanlara geçmişse de, bugün takke bir nevi müslümanlara mal olmuştur. Yukarıda ifâde edildiği gibi hac mevsiminde, dünyanın her tarafından gelen hacıların ekseriyetinin bunu kullandıklarını görüyoruz. Önemli olanı, namazı kılmaktır. Baş kısmı, erkekler için örtülü olması gereken avret yerinin dışındadır. Nitekim, hac veya umreye gidenler, ihramda iken başlarını örtemezler, başlarının açık olması gerekir. Bunun dışında takke kullanmak insana bir huşu ve huzur veriyorsa, kullanılması,başaçık namaz kılmaktan daha iyidir. Yukarıda işâret edildiği gibi, sarık kullanmanın sünnet olduğunu unutmamak gerekir.

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kalensöveyi kullandığı, çeşitli hadis kaynaklarında geçmektedir. Takke de bu kalensövenin kapsamına girmektedir (Bak. Buhârî, el-Amelu fi's-Sala, 1; Salat, 23; Tirmizî, Libâs, 10, 42; Fedâilu'l-Cihâd, 14; Müslim, Cenâiz 13; Ebû Davud, Salat, 102, 173; Libâs, 22, 51).

 


BAŞA  DÖN

 TAKLİD NE DEMEKTİR?

Taklid, bir veya birkaç mesele hakkında bir müctehidin –delilini bilmeden- ictihadına göre amel etmektir. Taklid için dil ile bir şey söylemek icab etmez. Kalben niyet etmek kafidir. Taklid, müctehid için haram, müctehid olmayan kimse için bir müctehidi taklid etmek vaciptir. Akıl ve baliğ olan kimsenin amel ve taat hayatına başladığı zaman bugün mevcut olan dört hak mezhepten birisini taklid etmek hususunda serbesttir. Sonra istediği zaman da muvakkat veya sürekli olarak başka bir mezhebe geçebilir.

Taklıdin altı şartı vardır:

1- Bir mes'elede bir mezhebi taklid için o meselede o mezhebin şart ve vaciplerini bilmek. Mesela: bir Şafi'i, abdest hususunda Hanefi mezhebini taklid edecekse abdestin şart ve vaciplerini Hanefi mezhebine göre bilmesi ve onlara riayet etmesi gerekir.

2- Vuku'dan sonra olmaması.

3- Keyfi ve kolayını yaşamak için değil meşru bir sebebe binaen taklid etmek.

4- Şafi'i ve Hanefi gibi müctehid-i mutlak veya Ebu Yusuf ve Muhammed ve Müzeni gibi müctehid fil' mezheb veya Kerhi ve Nevevi gibi müctehid fil' mesa'il gibi bir müctehidi taklid etmek.

5- Telfik etmemek. Mesela Şafi'i mezhebini takliden başının dörtte birini değil, onda birini mesh eder. Hanefi mezhebini takliden de eli yabancı bir hanıma dokunur ve böylece namazını kılarsa namazı sahih değildir. Çünkü abdesti ne Şafi'i'ye göre ne de Hanefi'ye göre vardır.

6- Bir mezhebi taklid eden kimsenin kadının hükmüne muhalefet etmemesi.

Eş_Şeref el-Barizi vel 'izz bin Abdusselam gibi ulema muayyen bir mezhebi taklid etmek gerekmez, demişler ise de ulemanın çoğu belli bir mezhebi taklid etmenin lüzümlü olduğunu söylüyorlar. Ancak avam tabaka fıkıh meselelerinde mümeyyiz olmadıkları için müftünün fetvasına göre hareket edeceklerdir.

 


BAŞA  DÖN

TAKVA

Dini konuda zararından korkulan herşeyden sakınma. Allah'ın cezalandırmasından O'na itaat ederek korunma.Kelimenin aslında, korkulan şeyle kendi arasına kalkan gibi bir koruyucu koymak suretiyle ondan korunmak anlamı vardır. Şeriatteki terim anlamında da, görüleceği gibi bu vasıf mevcuttur. Yani kulun, ibadet ve taati sanki onu ateşten koruyacak siper durumundadır.Geniş anlamıyla "takva" ile, taat konusunda ihlas, masiyetleri sırf masiyet olduğu için terketme ve sakınma kastedilir. "Takva"ya Mâsivâ dan (Allah'ın dışında herşeyden) korunma, şeriatın edeplerini gözetme, Allah'tan uzaklaştıran her şeyden kaçınma, nefsin nasiplerini terketme, nefsinde Allah'tan başka bir şey görmeme ve Allah'tan başka herşeyi terketme, kendini kimseden üstün görmeme, söz ve fiil olarak Rasülüllah'a uyma...gibi anlamlar da verilmiştir. Takva'li olana "muttakî" (ehl-i takva) denir. Kimlerin "muttakî" olduğu konusuna ışık tutan ayet-i kerimeler vardır: Mesela Kur'anın daha birinci sayfası da "muttakîler": Gay'be inananlar, namazı dosdoğru kılanlar, Allah'ın kendilerine verdiğinden infak edenler, Rasülüllah'a ve ondan öncekilere indirilenlere inananlar ve Ahirete yakîn bilgisi olanlar diye vasıf lanır.

BAŞA  DÖN

Aynı suredeki 177. ayette buna ek olarak iman esasları ve zekatın dışında malın severek verileceği yerler detayıyla sayıldıktan başka "muttakiler"den sözleşmelerine riayet edenler, fakirlikte. hastalıkta ve sıkıntı anlarında sabredenler... diye söz edilir. Zümer suresinde, doğruyu getiren ve onu tasdik eden de "muttaki" olarak vasıf lanır. "Takva" kelimesi türevlerini ile birlikte Kur'an-ı Kerim'de 258 yerde geçer. Böylece de Kur'an'da zikri en çok edilen hayırlı işlerden biri olduğu anlaşılır. Tek başına, "sonuç, muttakî olanlarındir" ayeti bile takvanın ehemmiyetini anlatmaya yeter. Takva'dan söz eden ayetler dünyanın ve ahiretin bütün iyiliklerinin bu haslete bağlı olduğunu anlatır gibidir. Bu ayetlere örnek olarak şunları zikredebiliriz: 1- Takva, medhusena edilir: "Eğer-sabreder ve takvalı olursaniz, bu azmedilecek büyük işlerdendir." 2- Düşmanlardan korunmaya sebebtir: "Eğer sabreder ve takvalı olursaniz onların planları size hiç zarar vermez." 3- Allah'ın destegi ve zaferi takvaya bağlıdır: "Allah takvalı olanlarla beraberdir." 4- Sıkıntılardan halas olmayı ve helal rızkı sağlar: "Kim Allah'a karşı müttaki olursa, Allah ona (her türlü darliktacı) bir çıkış kapısı verir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır." 5- Takva kişinin işlerinin düzelmesine yardım eder: "Ey inananlar, Allah'a karşı takvalı olun ve doğru sözlü olun ki , Allah da işlerinize salah versin." 6- Günahların bağışlanmasını temin eder: "... ve de günahlarınızi bağışlasin." 7- Yapılan hayır , dua ve ibadetlerin kabulü takvaya bağlıdır: "Allah ancak takvalı olanlardan kabul buyurur." 8- Allah'ın sevmesini sağlar: "Allah müttaki olanları sever." 9- Değer ve keramet takva iledir: "Allah katında en keriminiz, en takvalı olanınızdir." 10- Ölümde müjde takvaya bağlıdır: "Inananlar ve takvalı olanlara dünya hayatında da ahirette de müjde vardır." 11- Ateşten kurtulus takva iledir: "Sonra takvalı olanlan kurtaracağız, en takvalı olan ondan uzaklaştırilacaktır." 12- Cennette ebedi kalış takva iledir: "Cennet takvalı olan için hazırlanmıştır." 13- Insan doğru olanla olmayanı birbirinden ayırma gücünü (Furkan'i) takva ile elde eder: "Allah'a karşı takvalı olursaniz size "furkan" verir... Bunlar Kur'an'ın takva için söylediklerinin bir özeti sayılabilir. Dokuzuncu maddede mealıni verdiğimiz ayete dayanarak ehli sünnet alimleri, Resulullah'tan sonra en üstün ve Allah'ça en değerli insanın Hz. Ebu Bekr olduğu kanaatine vamnslardır. Çünkü "Allah katında en üstün (ekram) olanınız, en takvalı (etkâ) olanınızdir." ayetini Hz. Ebu Bekr için nazıl olan "en takvalı olanınız, Cehennemden uzaklaştınlacaktır" ayetiyle birlikte düşününce varılacak sonuç, onun en üstün ve en mükerrem olduğu sonucudur. Takva, muhtemel tehlikenin büyüklügüne göre sakınmayı anlattığı gibi büyüge büyüklügü oranında saygılı olmayı da anlatır. Onun için Allah (c.c.) "Ey inananlar: Allah'a karşı hakkıyla (nasıl gerekiyorsa öyle) takvalı olun" buyurmuştur. Bu, onun büyüklügü ile sizin küçüklügünüz 0'nun ihtiyaçsızlığı ve zenginligi ile sizin muhtaçlıgınız arasındaki fark kadar takvalı olun demektir. Bu yüzden Ibn Mes'ud "Hakkıyla takvalı olmayı": Allah'ın hiç isyan edilmeksizin itaat edilmesi, hiç küfran-i nîmet edilmeksizin sükredilmesi ve hiç unutulmaksızın zikredilmesidir, diye tanımlar. Durum böyle olunca, aslında olması gereken "takva" sahabeye bile ağır gelmiş "Allah'a gücünüz nisbetinde takvalı olun ayeti meseleyi hafifleterek takvayı olması gerektiğine göre değil, yapanların gücü ile sınırlandırılmıştır. Bu iki ayetin bu şekilde ayrı ayrı gelmesi belki de yaptıklan ile övünen (ucub) insanların, takva adına yapacakları şeyleri yeterli görmemeleri içindir. Ayrıca Kur'an'da takvaya üç mana yüklenmis ve bu manalarda kullanılmıştır: 1- Korkma, ürperme: "Sadece bana karşı takvalı olun" 2- Taat: "Ey inananlar, Allah'a hakkıyla takva gösterin" (yani itaat edin). 3- Kalplerin günahlardan temizlenmesi: "Kim Allah'a ve Resulüne itaat eder, Allah'tan korkar ve O'na karşı takvalı olursa, işte kazananlar onlardır." Takvanın hakiki olanı, bu üçüncü olduğu söylenir. Gazali bu sınırlandırmasından sonra da takvanın mertebelerini açıklar:1. Şirkten, 2. Bidatlardan, 3. Masiyetlerden ittikâ etme (sakınma). Bunların karşılığında da: Iman ve Ehli Sünnet vel-cemaati ikrar, ihsan ve istikamet vardır. Böylece takvanın kendi içinde bir takım meratibi olduğu görülür. Rasulullah'ın su hadisi de belki bunu anlatır: "Kul mahzurlu olana düşerim endişesiyle mahzurlu olmayanı terk edebilecek duruma gelmeden takvalı olanlardan olamaz." Münavi bunu, harama düsme korkusuyla fuzulî helalları, terketme diye açıklar. Ama takvanın; Nehyedilen ve münker olan şeylerden kaçınmadan, maruf ve emredilen şeyleri yapmadan olamayacağı da açıktır.


BAŞA  DÖN

 TAKVÂ/MÜTTAKÎ:

"Takvâ"nin kelime anlamı korkulan şeylerden korunmak ve sakınmak demektir. Terim olarak Allah'ın, sınırı aşanlar için hazırladığı cezaya çarpılmaktan sakınmak demektir. Bu ise öncelikle Allah'ın yasakladığı şeyleri yapmamakla olur. Fakat bu, yüzde yüz garantili bir sakınma, yani takvâ değildir. Çünkü kesin helâl ve kesin yasakların yanında, dinde bazı şüpheli şeyler de vardır. Bunların helâl olma ihtimali yanında, haram olma ihtimalı de bulunur. Bu yüzden bazı Islâm bilginleri "takvâ"yı; harama düşme endişesiyle, şüpheli şeylerden de sakınmak diye tarif etmişlerdir. Rasûlüllah Efendimiz de: "Kul, mahzurlu olana düşerim endişesi ile bazı mahzurlu olmayanlardan da sakınmadıkça takvâlılardan olamaz" (Ibn Mâce, zühd 24; Tirmizî, kiyâme 19; Ayrıca bk. el-Hindî, Kenzu'l ummâl NI/91 (5642); Beyhakî V/335.) buyurur. Takvâyi gözeten insana ise "müttakî" yani takvâ ehli denir:


BAŞA  DÖN

 TALAK VE RESMÎ BOŞAMA

Kadın, resmî nikahını başkası ile evlenebilmesi için kocasına verirse ondan şer'an da boşanmış mı olur?

Önce biz; Islâm hukukunun müeyyidesi bulunmayan böyle bir ortamda ne resmî nikâh olmadan asıl nikâhın (dini nikahın) yapılmasını, ne de çok özel durumlar olmadıkça, birden çok evlenilmesini uygun görüyoruz. Bunu gerekçeleri ile daha önce belirttik. Ikinci olarak; nikâhın ve talakın (boşamanın) şakasının dahi ciddi sayılacağını ve hüküm ifade edeceğini hatırlatalım. Bir diğer ifade eli rol icabi dahi karısını boşadığını söylese yine boş olur. Bunun insaniliği, hikmet ve felsefesi ise ayrı bir konudur. Buna göre, birinci karısının resmî nikâhını diğerine vermesinin, yani resmen boşanmış olmasının ne şekilde cereyan ettiğini de bilmemiz gerekir. Eğer hakim huzurunda ve sözlü olarak olmuş ve meselâ hakimin: "Boşanmayı kabul ediyor musun?" gibi bir sorusuna, "evet", ediyorum, boşadım boşuyorum" gibi sözlü bir cevap vemişse karısını gerçekten boşamış olur. Ancak sözle ifadesi mümkün olan bir yerde kalben boşamadığı halde bir evraka boşadığını yazsa, ya da yazılı bir evrakı imzalasa (diyaneten) boşanmış olmaz.(bk. Ibni Abidîn, N/42I, 428-429) Ne var ki, sözlü olan ifadesinde de başkasına niyet etmiş olmadıktan sonra, bir ric'î (dönüşlü) talakla boşamış olacağından, yeni bir nikâha gerek kalmadan karısıyla yine beraber olabilir.


BAŞA  DÖN

 

TAMBUR,DU VE KEMENÇE GİBİ ÇALGI ALETLERININ HÜKMÜ NEDIR,BUNLARI KULLANMAK DINEN CAİZ MİDİR?

İslam dinine göre düğün ve sünnet gibi sevinçli hallerde ihtila –erkek kadın beraberliği- olmamak şartıyla oynamak, kaval ve kudum gibi aletler kullanılarak sevinç izhar etmekte bir mahzur yoktur.Sevinmek fıtri bir şeydir. İnsanoğlu sevincini gösterip, sıkıntılarını geriye ittiği bu tür zamanlara ihtiyaç gösterir.

Resulüllah (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar: "Helal ile haramı birbirinden ayıranşey kudum çalmaktadır" (Tirmizi).

İmam Rafii "El-Azız" adındaki kitabında şöyle diyor: Kaval çalınıp çalınmayacağıyla ilgili iki görüş vardır. Bunlardan birisi Bağaviye aittir ve kavalın haram olduğunu söyler, diğer de İmam Gazali'ye aittir ki o da kaval çalınmanın helal olduğunu belirtir. Bu iki görüşten Gazalinin ki daha doğrudur" (Kef el-Rüaa).

İbn Hacer ve Kurtubi gibi alimler ise, tambur ve kemençe gibi fasık, ayyaş ve sefihlerin kullandığı çalgı aletlerini kullanmanın ve dinlemenin icma ile haram olduğu görüşünü ileri sürüyorlar (Kef el-Rüaa).

Ebu İshak El-Şirazı de bu hususda şunları söylüyor: "Du ve tambur gibi çalgıları çalmak haramdır." Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Allah Teala ümmetime içkiyi, kumarı ve darıdan yapılan içki ile davul ve tamburu yasaklamıştır."

Resulüllah (sav) bir başka hadislerinde de şöyle buyurmaktadırlar: "İçki içip davul ve çalgı aletlerini kullanmak yüzünden ümmetimin bir kısmı mesholunacaktır."

Demek oluyor ki, insanın, şehvet ve arzularını tahrik etmeyen aksine hüzün ve benzeri duygulara yol açan aletleri çalması ve dinlemesi caizdir. Ancak yukarda da ifade ettiğimiz gibi insanın şehvet arzularını tahrik eden ve müslümanı sefih ve ayyaşlara yaklaştıran ve daha çok bu tip insanlar tarafından kullanılan alet ve çalgıları kullanmak haramdır. Bu konudaki delil ise Resulüllah'ın bazı hadisleri ve icmaı ümmettir. Bu konuda alimler ittifak halindedirler. İbn Hazm ve İbn Tahir'den başka bu görüşe muhalefet eden olmamıştır. Bunların da sözlerine güvenilmez. İbn Hazm Zahiri ve ölçüsüzdür. İbn Tahir ise yalancıdır.

Buna rağmen bugün bu tür yasaklara riayet edilmediği ve herkesin evine girdiği görülmektedir.

 


BAŞA  DÖN

 

TARİKAT NE DEMEKTİR?

Tarikat , mezheb gibi yol manası ifade eder. Fıkhın çeşitli mezhebleri varsa tasavvufun da çeşitli tarikatları vardı. Fıkıh, şeriatın bir dah ve fıkıh dalının mezhepleri olduğu gibi tasavvuf da şeriat'ın bir dalıdır ve tasavvuf dalının tarikatları vardır. Yani mezheb, fıkha nisbetle ne ise tarikat da tasavvufa nisbetle odur.

Binaenaleyh "Şeriat ayrı tarikat ayrıdır” demek doğru değildir. Çünkü şeriat, İslam demektir. Tarikat, şeriattan ayrı bir şey olursa dalalet olur. Ancak fıkıh ayrı tasavvuf ayrıdır denilebilir. Zira tasavvuf, şeriatın bir bölümünün adı ise fıkıh, şeriatın başka bir bölümünün adıdır.

 


BAŞA  DÖN

TASARRUFU TEŞVIK FONU FAIZI:

"Tasarrufu Teşvik Fonu" adıyla devlet, maaşlarımızdan zorunlu bir kesinti yapmakta idi. Şimdi bize Şu ana kadar birikmiş tasarruflarımızın yüzde yirmi faizi "nema" adıyla iade edilmektedir ve ilk taksit olarak bunun üçte biri ödenmektedir. Bu faizi almamız veya kullanmamız helâl olur mu?

Önce şunu bilmek gerekir; Islâm bir takım terimlerle ifade ettiği bir takım vakıalara bir hüküm verirken kendi değer yargılarına göre davranır. Daha açık ifadesi ile, Islâm meselâ, "faiz yasaktır" derken faizin tarifini de kendisi yapar. Buna göre bir uygulama Islâm'a göre faiz ise, başkaları ona "kâr" da dese o yine faizdir. Aksine, Islâm'a göre faiz olmayan bir uygulamaya başkaları faiz de dese o faiz olmaz. Meselâ Islâm'da, ihtiyaç halinde dörde kadar evlenme vardır. Oysa bugünkü medenî hukuk beraber yaşanılan ikinci kadını "metres" saymakta, ondan doğacak çocukları da gayrı meşru kabul etmektedir. Işte mevcut sistem böyle diyor diye Islâm bunu gayrı meşru saymaz. Bu bir.

Ikinci olarak şunu da bilmek gerekir. Müslüman kendi iradesi ile faiz muamelesine bulaşmaz. Çünkü insanın sömürülmesinin ve yine köle haline getirilmesinin en kestirme yolu faizdir. Bu yüzden, "faiz alana da, verene de, bunun yazışmasını yapana da Allah lânet eder" ve böyle önemli bir konuda "faiz ihtimalı taşıyan uygulamalar dahi faizdir." Onun için de müslüman kendi iradesi ile faize bulaşmaz.

Üçüncü olarak da şunu bilmek gerekir: Faiz müesseseleri olan bankalarda her nasılsa tahakkuk eden bir faiz bulunuyorsa, onu almayıp orada bırakmak ikinci bir hatadır, hatta akılsızlıktır. Çünkü bu sömürünün güçlenmesine katkıda bulunmak demektir. Öyleyse mutlaka alınmalıdır. Sonra da bu faiz ya da faiz şüphesi taşıyan para yenmemeli, faiz olduğu söylenmeden bir hayıra, ya da-varsa-aslında alınmaması gerektiği halde alınan vergilere verilmelidir.

Dördüncü olarakda İslam'ın "faiz" dediği şeyin tarifini verelim ve sizin sorunuzun cevabına geçebilelim.

Faiz (riba): Mubadeleli akitlerde taraflardan birisi için şart koşulan karşılıksız fazlalıktır(Timurtâsî, (Ibn Abidîn'in tasarrufuyla), bk. Ibn Abidin (Amira), IV/177).

Imdi bu tarife ve taşıdığı kayıtlara baktığımızda "Tasarrufu Teşvik Fonu Neması" için şunları söyleyebiliriz:

1. Ortada mubadeleli bir akit yoktur, çalışanların arzu ve iradelerine müracaat edilmeden yapılan tek yönlü ve "zorunlu" bir kesinti sözkonusudur. Sanıyorum bununla hedeflenen şey de çalışanların gelecekte bir tasarruf sahibi olmaları değil, devletin kaynak temini, yani iç istikrazdır.

2. Devletin verdiği "nema" için bir şart koşma sözkonusu değildir. Kesintiyi yapan da nemayı veren de devlettir. Meselâ ben, maaşımdan böyle bir kesintinin olduğundan dahi habersizdim.

3. Bu uygulamada karşılıksız bir fazlalık da yoktur. Kesilen paranın hem de aradan yıllar geçtikten sonra - %20'si "nema" adıyla verilmekte, onun da üçte ikisi sonraya bırakılmaktadır. Buna göre bu meblağ gerçekten "nema" ise, yani devlet bu parayı bir yerlerde çalıştırmış da onunla kazandığının bir miktarını tasarruf sahibine veriyorsa bu zaten faiz olmaz. Adı üzerinde "nema" yani kâr olmuş olur. Böyle bir çalıştırma yok da safi faiz olarak veriyorsa ortada bir fazlalık olmadığından bu yine faiz olmaz. Çünkü değer kaybının ödenmesi Imam Ebu Yusuf'a göre gereklidır, yani bu faiz değildir. Oysa "nema" denen bu "yüzde yirmi", kesilen zorunlu tasarrufun, enflasyonla kaybolan değerinin çok çok azıdır. Aslında maaşlarından zorunlu tasarruf fonu kesilen çalışanların bu kalan değer farkını da isteme hakları vardır. Şunuda ilave etmemiz gerekir: Herşeye rağmen şüphe edenler, en azından kendilerinden kesilen kadarını tamamlayıncaya dek alırlar. Adı ne olursa olsun kendi paralarını almış olurlar. Şüphe, olsa olsa bundan sonrakinde olur. O kadarını da zaten vermiyorlar.

Sonuç olarak, sözünü ettiğiniz meblağ faiz değildir, bunda faiz şüphesi de yoktur (Allah'u a'lem). Ancak siz şüphe ediyorsanız mutlaka alır, ama bir hayıra verirsiniz.

 


BAŞA  DÖN

TASAVVUF

"Küçük cihaddan büyük cihada yani, nefisle cihada döndük"anlamında bir hadis var mıdır?

Yanlış anlaşılmaktan korktuğum için önce şu hususu, hatırlatmayı yararlı görüyorum: Hadis deyince biz -en dar anlamıyla- Rasulûlullah'ın (s.a.) bizzat söyledigi sözlerini, fiillerini ve takrirlerini (gördüğü halde ses çıkarmamasını) anlıyoruz. Binaenaleyh, bu anlamda bir sözün hadis olabilmesi için onu bizzat Rasulüllah'ın mübarek ağızlarıyla söylemiş olması gerekir. Onun söylemediği bir sözü - ne kadar doğru olursa olsun- bile bile ona isnad edenin, yani, hadistir, diyenin, cehennem de yerini hazırlaması buyurulmuştur. (Buharî, Ilim 38; Müslim, Zühd 72.)Imdi, bu söz manası bakımından bir yönüyle doğrudur. Çünkû bir hadisi şerifte, "Mücahid (gerçek mücahid) Allah'a itaat yolunda nefsiyle cihad edendir. Muhacır (gerçek muhacır) de A1lah'ın yasakladığı şeylerden hicret edendir (kaçandır)" (Ahmed VI/2l ; Hakim 1/NI.) buyrulmuştur. Demek ki, asıl mesele nefisle cihad edip onu yenebilmektir. Zaten bunu başaramayan diğerini de başaramaz.Kur'an-ı Kerim'de "Allah yolunda hakkıyla cihad edin" (K. Hac (22) 78) buyrulmuştur. Cihadın "hakkıyla" ve "gereğigibi" olması nasıl olur? sorusunu alimlerimiz, bütün şartlarıyla anlamaya çalışmışlar ve bu şartları tek tek saymışlardır. Mesela Abdullah b. Mübarek: "Hakkıyla cihad etmek kişinin nefsi ve havaniyla cihad etmesidir" diyor.( bk. Ibn Kayyim,Zâdü'I-meâd NI/ S-7 (Terc. NI/20-24 )) Bu açıdan bakıldığında nefisle cihad önemli bir olaydır, isin esasıdir. O olmadan, diğerinin de olamaycağı açıktır. Ama bütünbunlar nefisle cihadın, zahir düşmanlarla cihaddan daha büyük olduğunu da göstermez. Çünkü bir şeyin asıl ve ilk şart olması ayrı bir şeydir, daha büyük olması ise ayrı bir şeydir. Nitekim Rasulüllah Efendimiz (sa) zahir düşmanlarla cihadı " Islamin zirve noktası" olarak vasıf lamıştır. (Tirmizî, fedâilül'/-cihad 22; Ahmed N/287) Kurtuluşun yolu nefisle cihad edip onu tezkiye etmektir. (K. Sems (9l ) 9) Ama hakiki cihad yaparken ölenler, sadece.kurtulanlar değil, ölümsüzleşenler (K. Bakara (2) I54: (3) l69) ve en yüce hayatı yaşayanlardır. Bunu da böylece tespit ettikten sonra şimdi de sorudaki "söze" gelelim :

Bu söz çok eskilerden beri dillerde meşhur olmakla beraber (bk. Ali el-Kârî, el-Esraru'I-merfu'a 2ll, (Askalânî'nin sözü)) "Kütüb-i Sitte"yi birinci derece alırsak, üçüncü derecedeki hadis kitaplarımızda dahi yer almamaktadır. "Ihya" ve "Tarihu Bagdat" gibi kitaplarda vardır. Hadis hakkındaki en hafif değerlendirme ...ki'nindir ve hadisin zayıf olduğunu söyler. (age. 212.) Aliyyu'1- Kâri bu sözü: "Küçük cihaddan büyük cihada döndük, buyuruldu. Nedir büyük cihad? diye sordular. Kalbin cihadıdır, buyruldu" şeklinde alır(Hatib Bagdadî, Tarihu Bagdat XNI/493.) Tarihu Bagdat'taki rivayetinde bu soruya: "Kulun, havası ile mücahedesi"dir" diye cevap verilmiştir (Ali el-Kârî, agk.; Ayrıca Aclunî, Kesfu'I-hafa I/5ll -l2.)Daha sonra Aliyyu'1-Kâri, Ibn Ebi Abla'nin (v. 152 H.). bir sözü olduğunu söyler. (Ali el-Karı, agk.) Adünî, aynı bilgileri tekrar eder. (Aclunî, agk.) Aliyyu'1- Karı'nin el-Esrâru'1-merfura adlı kitabını tahkik eden Muhammed b. Lutfi es-Sabbâg, aynı hadis münasebetiyle bunun hakkında bir kitapçık yazdığını ve orada hadisin zayıf bile değil hatta "batıl" olduğunu ortaya koyduğunu söyler. (Ali el-Kârî, agk.) Allahu a'le-mü bis-savâb)

 


BAŞA  DÖN

TASAVVUF NEDİR?

İslam şeriatı dört bölümden ibarettir.

1- Fıkıh.

2- Kelam.

3- Ahlak.

4- Tasavvuf.

Fıkıh; helal ile haramı, sahih ile batılı açıklayan ilimdir, konusu namaz, zekat, oruç, hacc, alış-veriş, icare, vakıf, vasiyyet, feraiz, nikah, talak, hudud, hilafet gibi mükelleflerin fiil ve sözlerdir.

Kelam, dini inaçlara isbatlamak için belgeleri serdederek varid olan şüpheleri izale eden ilimdir. Konusu, Allah'ın zat ile sıfatları ve ahiret ahvalıdır.

Ahlak, iyi meziyetler edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranmış ve hususiyetleri inceleyen ilimdir. Konusu; cömertlik, cimrilik, müsamaha, intikam, isar – başkasını kendinden üstün tutma – ve hodğamlık. Güler yüzlülük ve suratın asık olmaması...

Tasavvuf; kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir, ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, hırs, mürakabe, mücahede ve tevekkül gibi şeylerdir. Yukarda yapılan açıklamadan anlaşıldığına göre şeriat dört dallı bir ağaç gibidir.

Şeriaata –İslama- inanan herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü ilm-i kelama ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca iman etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir ve ihlas gibi şeylere iman etmek de gerektir. Demek kelam ve fıkhı ilahi olduğu kadar tasavvuf da ilahidir. Zira Kur'an-ı Kerim kelam ve fıkıh meselelerinden söz ettiği gibi zikir, fikir ve ihlas gibi tasavvuf meselelerinden de söz etmiştir. Tasavvufu Hz. Ebubekir veya Hz. Ali'ye isnad etmek doğru değildir. Ayrıca "Herkesin mutlaka bir şeyhe intisab etmesi gerekir” diye bir şart yoktur. Böyle olsaydı mutlaka Kur'an veya sünnet bunu kesin olarak açıklayacak ve İslam'ın farzlarından biri kabul edecekti. Mesela kelam ve fıkhı için bir kelamcıya veya bir fakihe intisab etmek icab eder mi? Etmez. Etmediğine göre tasavvuf için de bir mutasavvıfa intisab etmek de icab etmez. Ve bunun için delil yoktur. İslam'ın kaynakları meydandadır. Ancak herkes için bilinmesi gereken kelam ve fıkhı meseleleri öğrenmek zorunlu olduğu kadar tasavvufi meseleleri öğrenmek de zorunludur. Yani kelamdan Allah'ı ve sıfatlarını bilip O'na iman etmek, fıkhıtan namaz, zekat, oruç ve hacc gibi meseleleri öğrenmek ve uygulamak vacib olduğu kadar zikri, fikri, ihlası, muhabbeti, öğrenmek ve onu uygulamak, riyakarlığı ve müslümanlara karşı buğzun haram olduğu bilmek ve ondan uzaklaşmak da vacibtir. Ancak bir kimse kelamcı veya fakih olmak isterse bir kelamcıdan veya fakihten mutlaka ders almak ve derse devam etmek mecburiyetindedir. Yoksa ne kelamcı ne fakih olur. Kezalık bir kimse mutasavvıf olmak istiyorsa mutlaka bir tasavvuf mürşidine devam etmesi lazımdır.

Yalnız bugün mutasavvıf denilen kimselerin yüzde doksan sekizi mutasavvıf olmaktan ziyade birer tüccar, birer siyasidir. Gaye servet, şan, şeref ve makamdır. Bir mevlidhan veya bir duahan veya sanatkarın gayesi ne ise piyasada mevcut ehli tasavvufun çoğuda aynı gayeyi taşıyor. Dikkat edilsin hepsini kasd etmiyorum. Çoğu diyorum. Bakınız Cüneyd-i Bağdadi ne diyor: Tasavvuf Hakkın sendeki seni öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Yani İnsanın nefsini yok etmesi ve yalnız Hakk'ın irade ve ihtiyarıyla hareket etmesidir. Ma'ruf Kerhi de şöyle diyor: Tasavvuf, hakikatları almak ve yaratılmışların elinde her ne varsa hepsinden ümidi kesmektir. Tasavvuf iddiasında bulunan kimse bunların sözleriyle kendini ölçsün. Böyle olursa zaten ona sözümüz yoktur. Yoksa onun da söylemeye hakkı olamaz. Tasavvuf, ilmi fıkhı ve kelam ilminden sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü Peygamberin (sav) irtihalinden sonra ilk önce Kur'an-ı Kerim bir araya getirildi. Bilahare uydurmacı ve yalancılardan korunmak gayesiyle hadislerin derlemesine başlandı. Sonra gün geçtikçe genişleyen İslam aleminde vaki olan hadis ve olaylara cevap vermek için ehli ilim, fıkıh ve kelamla meşgul olup bu sahada çok eser verdiler. Ve uzun zaman ulema sadece bununla iktifa ettiler. Fakat Gazali'nin dediği gibi sadece alış-veriş, icare, selam, nikah ve talak gibi meselelerle uğraşmak kalbe kasavet veriyor. Bunun için ulema ve mutasavvıflar islam''n bir bütünü olan zikir, fikir, mücahede, riyazet, ihlas muhabbet ve Allah korkusu gibi mefhumların üzerine durup zıdlarıyla birlikte açıklayıp hakkında eser yazdılar. Ve böylece tasavvuf ilmi de metodlu bir şekilde ortaya çıkmış oldu. Tasavvuf şahsında yazılmış eserlerin en güzeli Gazali'nin kitaplarıyla Ebu Talib al-Mekki'nin Kutü'l-Kulub ismindeki kitabıdır. Bu hususta İhyaül-Ulum kafi ve vafidir. Hülasa her müslüman – yani İslam'ı bilen ve onunla amel eden- hem kelamcı, hem fakih, hem ahlakcı, hem mütesavvıfdır. Çünkü İslam bunlardan ibarettir. Başka bir şekilde tasavvufu izah etmek doğru değildir. Avamın hurafe vehikayelerine ehemmiyet verilmemesi lazımdır.

 


BAŞA  DÖN

TASAVVUF- EVLIYANIN HALLERI:

Zaman Gazetesi'nde Sabri Yılmaz imzasıyla yazılan bir dizinin bazı kısımlarını işaretleyerek size gönderiyorum. Bunları, şeriatle bağdaştırmamız mümkün müdür? Meselâ a.) Beyazıd-i Bistamî, birgün ayağını uzatarak oturmuştu. Müritlerinden biri de müsaade almadan öyle yaptı ve bir daha ayağını doğrultamadı. b.) Ayağının uzatmış otururken birisi onun ayağının üzerinden geçti, ayağında bir hastalık çıktı ve nesillerine dahi sirayet etti. c.) Kendisini arayan bir garibe tanıyanlar onun faydasız, yaramaz ve aşağılık birisi olduğunu söylediler. d.) Evini öğrenen bu yabancı gittiğinde gözleri kan çanağına dönmüş bir pir ile, yanında huriler kadar güzel bir genç kız, elinde de dolu bir kadeh buldular. Hayrette kalan yabancıya durumu izah etti. Küpteki sıvının ,şarap olduğunu, ancak onu Cenab-ı Hakk'tan aldığı bir nurla bir bakışta sarhoşluk etme özelliğini alarak içtiklerini, kızın ise kendi kızı olduğunu vs. söyledi.

l. Tasavvuf recaları anlatan ilk kaynaklara baktığımızda Bâyezîd (Ebu Yezîd) el-Bistamî'yi gönderdiğiniz yazıda verilenden daha değişik bir imajda görüyoruz. Ilk büyük sofilerden, ehl-i hal, Kitabı ve Sünneti ölçü alan bir örnek zat, meselâ Risale-i Kuşeyri'de hayatı anlatılırken sizin yazdıklarınızdan hiç birine yer verilmiyor, hatta onun şu sözü aktarılıyor: "Kişinin havada uçacak kadar kerametlerle donatıldığını görseniz dahi buna kanmayın. Siz onun Allah (cc)'in emirleri ve yasakları karşısındaki tavrına, hududu koruyup korumadığına, şeriatı uygulayıp uygulamadığına bakın".(Risale el-Kuşeyriyye, I/103)