|
TABAKAT-I FUKAHA NE DEMEKTİR? KAÇA AYRILIR?
Tabakat-ı Fukaha:
Fakihlerin mertebeleri demektir. Hanefi alimleri yedi mertebeye ayrılırlar.
1- MÜCTEHİD FİŞ-ŞER'İ:
Mutlak müctehid demektedir. Bu tip müctehid Kur'an-ı Kerim ile sünnetin
ışığı altında bir takım usul ve kaideler tesis ederek bir yol çizmiş ve
şer'i meseleleri ona irca' etmiştir. Bu durumda onların sayıları çoktur.
Kesin bir rakam vermek mümkün değildir. İmam-ı a'zam, İmam Malık, İmam
Şafii, Ahmed b. Hanbel, Süfyan-ı Sevri, Süfyan b. Uyeyne, Said b. Müseyyeb
bunlardandır. Ancak bunların bir kısmının mezhebi yayılamadı, bir kısmı
yayılıp bir müddet devam etti, bilahare silinip gitti. Bir kısmı ise devam
etmektedir. Bunlar da İslam alanında meşhur olan dört mezheptir.
2- MÜCTEHİD FİL-MEZHEB:
Bunlar şer'i delillere baş vurduklarında ictihad edebilecek bir yeteneğine
sahip kişilerdir. Ancak bir müctehidi mutlakın tesis ettiği halde ve usulüne
göre ictihadda bulunurlar. Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Müzeni gibi
şahıslar bu mertebedendir.
3- MÜCTEHİD FİL-MES'ELE :
Mesailde ictihad gücüne sahip kişilerdir. Ne usulde ne de füru'da müctehidi
mutlaka muhalefet edemez. Yalnız müctehidin görüşü bulunmayan meselelerde
müctehidin kaide ve usulüne uygun bir şekilde ictihad edebilir. Tahtavı,
Serahsi ve Kerhi gibi kimseler bu tabakaya dahildiler.
4- MUHARRİC: Bu tabakaya
dahil olan fukaha ictihada Kadir değildir,fakat müctehidden gelen ve birkaç
ihtimalı bulunan kavlin ibhamını izale edip açıklayan kimselerdir. Razı ve
Cürcani gibi kimseler bu tabakaya dahildirler.
5- MURACCİH: Bu tabakaya
dahil olanlar ictihada Kadir olmamakla beraber, müctehidden gelen iki
görüşten birisini delillere dayanarak tercih edebilen kimselerdir. Kuduri ve
hidaye sahibi Merginanı gibi kimseler bu tabakaya dahildirler.
6- MÜMEYYİZ: Bu tabakadaki
fakihlerde yukarıdaki rütbelerden birisinde olmadığı halde, zahir el-Mezheb,
zahir el-Rivaye ve rivayeti nadıreyi birbirinden fark eden ve bilen
kimselerdir. Muhtar ve Kenz sahibi kimseler bu tabakadan sayılırlar.
7- SADE MUKALLİD: Bu
sınıftaki fakihler yukarıda zikredilen mertebelerden hiç birisine
yetişememiştir. Ancak; Mezhebin messailini ezberleyip eserlerinde derleyen
kimselerdir. Haskefi ve İbn Abidin gibi kimseler bu tabakaya dahildirler,
diyorlar. Şafi mezhebine göre ise fakihlerin durumu üç mertebeye ayrılır:
1- Müctehidi Mutlak,
2- Müctehid fil-Mezhep,
3- Müctehid fil –Mesail
veya Müraccıh'tır.
BAŞA DÖN
TABAKAT-I MESAİL NE DEMEKTİR, KAÇA AYRILIR?
Tabakat-ı Mesail: Fıkhı
meseleler mertebesi demektir. Fıkhı meseleler üç mertebeye ayrılır:
1- Zahir el-rivaye veya
Zahir el-mezhebtir:
Bu imam Muhammed'in
yazdığı meşhur altı eserinde yer alan meselelerdir, bu eserler de şunlardır:
a) el-Mebsut
b) el-Camius-Sağır
c) el-Camiul-Kebir
d) ez-Ziyadat
e) es-Siyer es-Sağır
f) es-Siyer el-Kebir.
İmam Muhammed kendi
sözlerini bu kitaplarla tesbit ettiği gibi İmam A'zam ile İmam Ebu Yusuf'un
sözlerini de yazıp tesbit etmiştir.
2- Nevadır veya gayri
zahir el-Mezhep:
Yukarıda adı geçen
kitaplardan başka İmam-ı Muhammed'in yazdığı eserlerde yer alan mesaildir.
Bu kitaplarda şunlardır:
Keysaniyat, Haruniyat,
Curcaniyat, Rakkıyat'tır. Ayrıca İmam-ı Ebu Yusuf'un Emalı isimli kitabında
bulunan meselelerde bu kabıldendir. Emalı kelimesi imlanın çoğuludur, imla
ise not etmek demektir. Rakkiyat kitabı İmam-ı Muhammed'in RAKKA isimli
şehirde kadı iken derlediği meselelerdir. Keysaniyat da İmam-ı Muhammed'in
Süleyman b. Şuayb el-Keysani'ye not ettirdiği meselelerdir. Haruniyat ise;
İmam Muhammed'in, Harun er-Reşid zamanında derlediği meselelerdir.
3- Vakıat:
Bunlar mezhepte hükümleri
beyan edilmemiş, belki Hanefi fakihleri tarafından hükümleri belirtilmiş
meselelerdir. Buna Nevazılde denir. Bu hususta ilk yazılmış eser Ebu
Leyses-Semarkandı'nin "Nevazıl” adlı kitabıdır. Zahir el-Mezhep kavli var
ise başka kavil ile fetve vermek caiz değildir.
BAŞA DÖN
TAFSİLÎ İMAN
Ehl-i Sünnet imamları ve
Tevhid ilmi âlimleri, "İslâm'da imanın hakikati nedir, aslî imanın rükünleri
nelerdir, iman ile salih amel arasındaki münasebet nedir?" sorularının
cevabını incelerken, kısacası, "İman" bahsini işlerken, "İcmalî ve Tafsilî"
iman konusuna da temas etmişlerdir. Biz burada, ansiklopedi maddeleri
arasında yer alan "Tafsilî İman" konusunda muteber ana kaynaklarda geçen
bilgileri özetleyeceğiz.
Mutlak iman'ın rükünleri
ve temel esasları olduğu gibi, "Tafsilî İman"ın da rükünleri, temel esasları
ve dereceleri vardır. Bunların her biri hakkındaki bilgiye ve tasdikin
niteliğine göre, Ehl-i Sünnet âlimleri, "Tafsilî İman"ın üç derecesi
olduğunu söylemişler, herbirinin temel esaslarını ve özelliğini beyan
etmişlerdir.
Tafsilî imanın birinci
derecesi: Şu üç büyük temel esasa inanmaktır:
1- Allahu Teâlâ'nın
varlığına, birliğine, eşi ve ortağı bulunmadığına, yegâne yaratıcı ve
ibadete lâyık tek mabud olduğuna, bütün kemal sıfatlarla muttasıf, her türlü
noksanlıklardan uzak ve münezzeh olduğuna,
2- Hz. Muhammed
(s.a.v.)'in Allah'ın kulu ve son peygamberi (Hâtemu'l-Enbiya) olduğuna,
bütün milletlere ve tüm insanlara ve cinlere hak peygamber olarak
gönderildiğine,
3- Ölümden sonra
dirilmenin (Ba'su ba'de'l-mevt),Ahiretin, yani "İkinci Hayat"ın, "Ahiret
Ahvâli" denilen Cennet ve nimetlerinin, Cehennem ve azabının ve âhiretteki
diğer ilâhi hakikatlerın hak ve gerçek olduğuna kesin olarak (yakînen)
inanmaktır.
Tafsilî imanın ikinci ve
daha yüksek derecesi: "Âmentü" de ifadesini bulan ve her müslümanın şeksiz
şüphesiz inanması gereken altı iman esasına inanmaktır. Bunlar; Allah'a,
Meleklerine, Kitâplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe ve Kaza ve Kadere
(hayır ve şerrin Allah'dan, O'nun yaratması ve takdiri ile olduğuna) kesin
olarak inanmaktır. Bu esaslar; Kur'ân-ı Kerîm'de bir çok âyetlerde bazen
birkaçı, bazen hepsi bir arada beyan edilmiştir. Ey iman edenler! Allah'a,
peygamberine, peygamberine indirdiği Kitap'a ve daha önce indirdiği kitap'a
iman edin. Kim; Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret
gününü inkâr ederse, şüphesiz ki o, derin bir sapıklığa düşmüştür" (en-Nisâ,
4/136). Ayrıca bk. el-Bakara, 2/177, 185. Kaza ve kadere iman ise, Allah'a
ve mukaddes sıfatlarına (özellikle ilim, irade, kudret ve tekvin
sıfatlarına) imanın tabi bir neticesidir. (Bk. el-Kamer 54/49, el-Furkan
25/2, Fussilet 41/12, el-Hadid 57/22, et-Tevbe 9/51). Hz. Ömer (r.a)'ın
Peygamberimiz (s.a.s.)'den naklettiği meşhur "İman, İslâm ve İhsan "
hakkındaki Cibril hadisinde, kaza ve kadere iman ayrıca zikredilmişti. Bu
meşhur hadise göre "İman nedir?" sorusuna cevaben peygamberimiz iman
esaslarını; "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret
gününe ve kadere; hayrın da, şerrin de Allah'dan olduğuna inanmaktır" diye
açıklamıştır. Bu hadis, Sünen-i Ebi Davud hariç Kütübü Sitte'de (Buharî,
Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbn Mâce) mevcut olup, hadis ilminde tevâtür
derecesine ulaşmıştır. Bu bakımdan İslâm âlimlerince kaza ve kadere iman,
iman esaslarından kabul edilmiş, Ehl-i Sünnet mezhebinin ana kitaplarında
yer almıştır (Bk. Kaza ve Kadere İman maddesi).
Kur'an'a, Sünnete ve İslâm
âlimlerinin icmâına göre İslâm'da iman esaslarının birincisi, Allahu
Teâlâ'ya imandır. Çünkü diğer esaslara iman, önce bu ana esasa inanmaya
bağlıdır. Ancak, Allah'a iman etmek; yalnız Hak Teâlâ'nın yüce Zâtına
inanmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda o ilâhî varlığın Zâtı hakkında vâcip
(zarûrî) olan Kemal Sıfatları ile, yüce Zâtının vasfedilmesi imkânsız olan
noksan sıfâtları ve Zât-ı İlâhisi hakkında inanılması câiz olan sıfatları
icmalî veya tafsilî olarak bilmek ve onlara inanmakla olur. "Allahu Teâlâ'ya
İman" sözünden maksat işte budur. (Bkz. Allah'a İman maddesi).
İslâm'da iman esaslarından
ikincisi; Allahu Teâlâ'nın melekleri olduğuna inanmaktır. Melekler, Hak
Teâlâ'nın kelâmı olan vahy-i ilâhiyi, Allah'ın peygamberlerine, semavî
âlemden, insanlık âlemine nakleden Allah Elçileri, bu âlemin nizamını
sağlayan ilâhî vasıtalar, nuranî varlıklardır. O halde, vahy-i ilâhiye ve
peygamberlere inanmak, ancak meleklere inanmakla olur. Diğer bir tabirle;
peygamberlere inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren meleğin varlığına
inanmak gerekir. Bu bakımdan, meleğin varlığına iman, peygamberliğe de iman
demektir. Meleği inkâr ise, peygamberliği de inkâr manasına gelir. İşte bu
sebepledir ki, meleklere iman, iman esasları esasında Allah'a imandan sonra
yer almış, daha sonra da, kitaplara ve peygamberlere iman etmek
zikredilmiştir. "Peygamber, Rabbi tarafından indirilene (Kur'an'a) inandı,
mü'minler de inandılar. Her biri, Allah'a, melek/erine, kitaplarına ve
peygamberlerine inandılar" (el-Bakara, 2/285).
Kur'an-ı Kerim'in bir çok
ayetlerinde meleklerin, diğer varlıklar gibi, müstakil olarak yaratılan,
fakat canlı varlıklara mahsus olan yemek içmek, uyumak, evlenmek gibi
hallerden uzak, erkeklik ve dişilikle vasıflanmayan nuranî ve lâtif
varlıklar olduğu, kendilerine verilen büyük işleri yapmaya, en kısa zamanda,
en uzak mesafeleri katetmeye, diledikleri şekil ve surette görünmeye
muktedir, Hak Teâlâ'nın mükerrem kıldığı şerefli yaratıkları oldukları beyan
olmuştur. Bu bakımdan melekler, itibarî birer varlık olmayıp, Hak Teâlâ'ya
asla isyan etmeyen, O'nun emirlerini usanmadan ve noksansız yerine getiren,
nûranî, masum (günahsız) ve mükerrem kullardır: "...Onlar, Allah'ın
emirlerine isyan edip karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen)
yaparlar" (et-Tahrim, 66/6, el-Enbiyâ, 21/26). (Bk. Ali Arslan Aydın, İslâm
İnançları (Tevhid ve İlm-i Kelâm), I, 402-403-7. baskı İst. 1984; Bk.
Meleklere İman maddesi).
BAŞA DÖN
Semavî kitapların hepsine
iman, iman esaslarındandır: Hak Teâlâ'nın insanlar arasından seçtiği "Nebî
ve Resul" adı verilen, dilimizde "Peygamber" diye anılan mümtaz ve seçkin
şahsiyetlere, yalnız kendi milletlerine veya bütün insanlara tebliğ etmek
üzere Allah Teâlâ "İIâhî Kitaplar" indirmiştir. Bu kitaplar, lâfız ve mana
bakımından Allah Kelâmı olup, her şeyden önce insanları her türlü dalâlet ve
sapıklıktan, kötü ve karanlık yollardan çıkararak, onları doğru ve güzel
yollara sevketmek suretiyle hak ve ilâh hidayet nuruna kavuşturmak için
indirilmiştir. O halde "Mukaddes Kitapları" beşeriyete tebliğ etmek ve ilâhî
hükümleri onlara bildirmek için peygamberlere, peygamberlik iddiasında olan
bir zâtı Allah'ın elçisi olarak kabul edebilmek için de, kendine vahyedilen
bir kitap veya suhufa ihtiyaç vardır. Bu sebepledir ki; mü'min bir müslüman
olabilmek için, Allah'a ve meleklerine imandan sonra, ilâhî kitaplara ve
peygamberlere iman etmek şarttır. Her peygambere niçin bir kitap veya suhuf
verildiği şu ayeti kerimede beyan edilmektedir: "...İnsanların ihtilâfa
düştükleri şeyler hakkında hükmetmek için peygamberlerle beraber hak (ve
gerçek) kitaplar da indirildi" (el-Bakara, 2/213). Kendisine müstakil bir
kitap veya suhuf verilmeyen peygamberler ise, daha önce indirilen ilâhî
kitap veya suhufa tabi olmuşlar, kendi milletlerine onun hükmünü talim ve
telkin etmekle emredilmişlerdir. Bu sebeple İslâm dini, yalnız Kur'anı
Kerime değil, daha önce dünya milletlerine indirilen Mukaddes Kitaplar"ın
hepsine iman etmeyi emretmekte, bütün ilâhi kitap ve suhufa inanmayı, iman
esaslarından saymaktadır. Ancak bu kitap ve suhufun tamamının isimleri ayrı
ayrı zikredilmediğinden, bunlardan, Kur'an'da isimleri zikredilen mukaddes
kitaplara ayrı ayrı inanmak, her birinin Allah kelâmı olduğunu kalp ile
tasdik etmek lâzımdır. Bu kitaplar; Musa (a.s.)'a indirilen Tevrat, Dâvud
(a.s.)'a indirilen Zebur, İsâ (a.s.)'a verilen İncil ile, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'e indirilen en son ve en mükemmel ilâhi kitap Kur'an-ı Kerim'dir.
Ayrıca yüz Suhuf", sahifeler halinde indirilmiştir. Sahih hadislere göre
bunlardan (10) adedi Hz. Âdem'e, (10) adedi Hz. İbrahim'e, (50) adedi Hz.
Şit'e ve (30) adedi de Hz. İdris (aleyhisselâm)'a verilmiştir. Bu sebeple,
tafsilî olarak, bütün peygamberlere indirilen "İlâhi kitaplar''ın ve
"Suhuf”un tamamına inanmak her müslümana farzdır. (a.g.e., I, s. 419-422)
(Bkz. Kitaplara iman maddesi) .
Bütün peygamberlere iman,
iman esaslarındandır:
Kur'an-ı Kerim'de geçen
birçok ayetlere ve peygamberimizin hadislerine göre, İslâm'da İman
esaslarından biri de; Allahu Teâlâ tarafından insanları irşad ederek onlara
doğru yolu göstermek için gönderilen peygamberlere iman etmektir. Hz.
Âdem'den, Hz. Muhammed (s.a.s)'e kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlere
inanmak, iman esasları arasında mühim bir rükündür. Çünkü, İlâhî kitapları
insanlara tebliğ etmekle mükellef olan peygamberlere iman edilmeden,
mukaddes kitaplara iman etmek mümkün değildir. Bu bakımdan Kur'an-ı
Kerim'de, peygamberlere iman, onlara vahyolunan kitaplara imanla birlikte
zikredilir. (Bkz. el-Bakara 2/177, 285, en-Nisâ 4/136) Gerçek şudur ki,
peygamberlik müessesesine inanılmadan din, yani ilâhî emir ve yasaklar söz
konusu olamaz. Çünkü peygamberler Hak Teâlâ'nın, insanları irşad için
gönderdiği birer elçi olarak, ilâhî hükümleri yalnız tebliğ etmekle
kalmazlar, aynı zamanda bu hükümleri bizzat tatbik eder ve günlük
hayatımızda nasıl uygulanacağını gösterirler. Peygamberler, özünde ve
sözünde doğru ve sadık her zaman, dürüst, emin, iyi ve güzel birer örnek
oldukları için, insanlara tesir eder, onlara iman aşılar, peşlerinden
sürükleyerek hayatlarında esaslı değişiklik yaparlar. Bu bakımdan manevî bir
hediye ve ilahî bir mevhibe olan peygamberlikten hiçbir millet mahrum
bırakılmamıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de: "...Hiç bir millet yoktur ki,
kendi içinde (onları Allah azabıyla) korkutan biri (yani bir peygamber)
gelip geçmiş olmasın" (Fâtır, 35/24). "Her milletin bir peygamberi vardır"
(Yunus, 10/47) buyurulmuştur. Kur'an-ı Kerîm müslümanlara, yalnız İslâm
peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s)'e değil, dünya milletlerine gönderilen bütün
peygamberlere de iman etmeyi emretmiştir (Bk. el-Bakara, 2/136).
Bu esasa göre
müslümanların, Kur'an-ı Kerîm'de adları zikredilen peygamberlerin her birine
ayrı ayrı inanmaları, ayrıca adları bildirilmeyen diğer peygamberlere de
toplu olarak iman etmeleri gerekir. Nitekim Hak Teâlâ: "Peygamberlerin bir
kısmını bundan önce sana haber verdik, bir kısmını ise haber vermedik"
(en-Nisâ, 4/164, el-Mü'min, 40/78) buyuruyor. Kur'an-ı Kerîm'de yalnız 25
peygamberin adı geçmektedir ki her birine iman gereklidir, Bunlar, Âdem,
İdris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Şuayb,
Musa, Hârun, Dâvut, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yunus, İlyas, İlyesa,
Zekeryya, Yahya, İsâ ve Hz. Muhammed (Salavatallahu aleyhim ecmaîn)'dir.
BAŞA DÖN
İslâm'a göre insanlara
gönderilen ilk peygamber Âdem (a.s.), bütün insanlık âlemine gönderilen
peygamber ise, Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. "Biz seni ancak bütün insanlara
müjdeleyici ve (Allah azabıyla) korkutucu olarak gönderdik" (Sebe, 34/28). 0
"Hatemü'l Enbiyâ”dır, peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusudur. Peygamberlik
onunla son bulmuştur. Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. Ehl-i
Sünnete göre peygamberlerin adedi şu kadardır diye sınırlamamak daha
doğrudur. Aksi halde, peygamberlerin adedini artırmak veya eksiltmek gibi
bir hataya düşmek ihtimali vardır. Bu ise asla doğru olmaz (Bk. Seyyid Ali
el-Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, III,182-190; Sadeddin et-Taftazanî,
Şerhu'l-Makâsıd, II, 128-129) (Bk. Peygamberlere İman maddesi).
Ahiret'e, İkinci Hayata,
Ba'su ba'de'l-mevte ve Ahiret ahvaline yakînen iman, İslâm'da iman esasları
arasında çok önemli bir rükündür. Ahiret; ölümden sonra başlayacak olan yeni
ve sonsuz (ebedî) bir hayattır. Bu hayat, berzah hayatı" denilen kabır
hayatı ile başlar. Yani kabır, Ahiretin ilk merhalesi ve ilk durağıdır.
Sonra zamanı gelince, Hak Teâlâ'nın emir ve iradesiyle bu dünyadaki canlı ve
cansız bütün varlıklar yok edilecek, "Kıyâmet" kopacak, yeni ve sonsuz bir
âlem kurulacaktır. Bütün ölüler o gün ruh ve cesetleriyle birlikte
diriltilecek ve "Mahser"de toplanarak Allah'a hesap vereceklerdir. Ameli iyi
(salih) olanlar, "Sırat"ı geçerek "Cennet"e, kötü olanlar ise geçemeyerek
Cehennem"e gireceklerdir. Bütün bunlar ve din günündeki diğer hadiseler,
Ahiret hayatını teşkil eder. Ahiretin bu safhası, ölümsüz ve sonsuz (ebed)
bir hayattır. Dinî ıstılahta "Ahiret Günü" denince; "İsrâfil (a.s.)'ın Allah
Teâlâ'nın emriyle kıyâmeti ilan eden "Sûr"a üflediği "Birinci nefha"dan,
ölülerin dirilmesini (Ba'su ba'del mevti) sağlayan "İkinci nefha"ya ve
"Mahşer"de Hesap ve Kitap”dan sonra, cennet ehlinin Cennete, cehennem
ehlinin Cehenneme girmesine kadar geçecek olan zaman, diğer bir görüşe göre,
İkinci nefha"dan başlayıp, sonsuz olarak devamedip giden zaman (ebedî
hayat)" anlaşılır. O halde "Kıyâmet", İsrafil (a.s.)'ın "Sûr'a üfürmesi",
bütün insanların yeniden (ruh ve cesetle) dirilmesi (Ba'sû ba'de'l-mevt),
"Mahşerde toplanması", herkese "kitap"ının (yani dünyada yaptıkları iyi ve
kötü işlere ait "amel defteri"nin) verilmesi, amellerinin ilâhî "Mizan"da
tartılması, herkesin dünyada yaptıgı işlerden "Hesab"a çekilmesi, "Şefaat”,
Sırat”, "Cennet" ve "Cehennem"... Bunların hepsi, Ahiret gününün
hadiseleridir. Bunlara; Ahiret ve Ahiret Ahvali" denir. İslâm akâidine göre,
"Ahiret Günü"ne, yani dünya hayatının kıyametle son bulmasıyla kurulacak
olan yeni "Ebed Âlem"e ve oradaki "İkinci Hayat”a kesin olarak (yakînen)
inanmak, İslâm'da iman esasları esasında çok önemli bir rükündür. Nitekim
Kur'an-ı Kerîm'de; "... Allah'a ve Ahiret gününe iman edip, salih (iyi ve
güzel) amel işleyen kimselerin Rableri yanında büyük ecirleri vardır. Onlar
için korku yoktur. Ondan mahzun da olmazlar” (el-Bakara, 2/62) buyrulmakta;
takva sahibi müminler, "Ahiret'e yakînen iman etmek (el-Bakara, 2/8) ile,
yani şek ve şüpheden uzak, kesin bir iman ile inanmakla övülmektedirler.
Gerçekte; yalnız nakl delillerle, yani Kur'an ayetleri ve sahih hadislerle
bilinen ve gözümüzle görülmeyen yeni bir âlemin (gâib âleminin), yani Ahiret
hayatı"nın hak ve vâki olduğuna inanmak, büyük bir teslimiyet, kâmil bir
iman ister. Bu bakımdan, Ahirete, yani ikinci hayata, onun ilâhî oluşumundan
sayılan, Berzah hayatı"na, ölümden sonra dirilmeye Haşir ve Neşir"e,
"Mahşer"e, "Sual ve Hesab"a, "Mizan ve Sırat"a, "Cennet ve Cehennem"e iman,
fert ve cemiyet hayatındaki yapıcı tesirleri yönünden İslâm'da İman
Esasları" arasında çok önemli bir yer işgal eder. Bu sebeple Ahiret inancı
olmayan hiçbir semav din yoktur. Çünkü bu inanç olmadan ona "Din" demek,
mümkün değildir. (Bk. hiret'e İman maddesi)
Tafsil İman'ın Üçüncü ve
en yüksek derecesi:
Hâtemul Enbiya ve Seyyidil
mürselin Hz. Muhammed ts.a.s.)'in, Hak Teâlâ tarafından Kitabullah”
(Kur'ân-ı Kerim) ve Peygamberimizin sünneti (sahih hadisler) ile beşeriyete
tebliğ ettiği kesin olarak bilinen ilâhî esas ve hükümlerin (emir ve
yasakların) tamamına ve her birine ayrı ayrı (murad-ı ilâhîye uygun olarak)
iman etmektir. Daha açık bir tabirle; Allah Kelâmı olduğu kesin olarak
bilinen Kur'an Ayetlerinde ve Peygamber (a.s.)'ın sahih hadislerinde
zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac gibi farz ibadetleri; adam öldürmek,
anababaya isyan etmek yalan söylemek, alkollü içki içmek, zina etmek ve
kumar oynamak gibi haramları, hülâsa her türlü İlâhî emir ve yasakları,
iman, islâm ve ahlâk esaslarını ve her biri ile ilgili din hükümleri ve
delillerini gücü yettiğince öğrenerek bunların farz, vâcib, haram veya helâl
olduklarını tasdik etmek ve hepsinin hak ve gerçek olduğuna ayrı ayrı iman
etmek; İslâm'da tafsilî iman derecelerinin en yükseğidir. Ancak, imanın bu
derecesine ulaşabilmek, çok geniş ve etraflı bir ilim sahibi olmayı, yani
aslî (itikadî) ve fer'î (Fıkhî-amelî) bütün dinî esas ve hükümleri ayrı ayrı
öğrenip, her birine irade ve ihtiyar ile yakînen inanmayı gerektirir. Bu
ise, ancak, bu nitelikte ilim ve iman sahibi olan âlimlere, din bilginlerine
nasip olur. O halde tafsilî imanın dereceleri, her müslümanın imkân, bilgi,
meslek ve ilmî ehliyet ve yeteneklerine göre değişir. Gerçekte her müslüman,
sahip olduğu ilim ve kabıliyet ile orantılı olarak mükellef ve Allah indinde
mes'uldur. Bu bakımdan, genel olarak herkes için farz kılınan iman, imanın
ilk derecesi sayılan "İcmalî İman"dır. Çünkü, İslâm binasına ancak bu ana
kapıdan girilir. Ancak, bununla yetinilmeyerek, İslâm akâidinin temel
unsurları olan iman esaslarının tamamını bütün gücü ile öğrenmeye gayret
etmek, onlara tereddütsüz ve kesin olarak inanarak iman derecelerinde
yükselmek, onu kemale erdirmek, her müslümanın aslı görevidir. Bu şuur ve
gayret içinde olan müslümanlar takva yollarında ilerlemiş, imanlarını
kuvvetlendirmiş, onu olgunlaştırarak kemale erdirmiş olurlar (Bk.
Şerhu'l-Mevâkıf, III, 182- 190; Şerhu'l-Makâsıd, II, 128- 135;
Şerhu'l-Akâidi'n-Nesefiyye, 457; Salih Musa Şeref, Müzekkerat fi't-Tevhid,
IV, 167-178, 185-196, Kahire 1952; İmâm-ı Âzam Ebû Hanife, Fıkh-ı Ekber ve
Aliyyul-Kar Şerhi, 76-80; İmamu'-Harameyn el-Cüveyn, Kitabu'l-irsad,
396-398; İslam İnanışları (İlm-i Kelâm), İstanbul 1984, 1, 148-157).
BAŞA DÖN
TAHIYYATÜ'L-MESCID
Tahiyye, hürmet,
selâmlama, saygı gösterme; tahiyyetü'l-mescid, mescide hürmet, daha doğrusu
mescidin sahibi Allah'a saygı gösterme anlamınadır. Çünkü insanın gayesi
mescide yaklaşmak değil onun sahibi Allah'a yaklaşmak ve onun rızasını elde
etmektedir. Bu maksatla kılınan namaza da tahiyyetü'l-mescid denir.
Tahiyyetü'l-mescid namazı
iki rekat olup müstehaptır. Bir cami veya mescide girildiğinde oturmadan
kılınır. Oturulduktan sonra, namaz geçmiş olmayıp yine kılınırsa da,
faziletli olan, oturmadan önce kılınmasıdır. Nitekim Ebû Katade (r.a)'dan
rivâyet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s); "Sizden biri
mescide gelince oturmadan önce iki rekat namaz kılsın" (Ebû Davûd, Salat,
19) buyurmuştur.
Bir mescide ziyaret, ders
okuma veya okutma gibi bir maksatla giren Müslüman tahiyyetü'l-mescid
namazını kılar. Bir günde bir kaç defa girilirse, bir defasında kılınması
kafidir. Dilerse ilk girişinde, dilerse son girişinde kılar. Her girişinde
kılması gerekmez.
Bir mescide her hangi bir
namazı kılmak veya farzı eda ve imama uymak niyetiyle girmek de
tahiyyetü'l-mescid yerine kaim olur. Buna göre bir mescide girince oturmadan
önce kılınan her hangi bir namaz tahiyyetü'l-mescid yerine geçer.
Kerahet vaktinde
tahiyyetü'l-mescid namazı kılınmaz. Bir mescide girip de meşguliyetinden
veya kerahet vakti olması yahut abdestsiz olması gibi sebeplerden dolayı
tahiyyetü'l-mescid namazını kılamayan kimse, "Sübbanellâhi ve'l-hamdü
li'l-lâhi ve lâ ilâhe illallahü ve'llâhü ekber" der.
BAŞA DÖN
TAHKÎM(ANLASAMAMALARDA BİRİNİ HAKEM TAYİN ETMEK)
Birisini hakem tayin
etmek, birisini bir kötülükten alıkoymak, bir kimseyi istediği bir şeyden
mahrum etmek. İslâm hukukunda, iki kişinin kendi rızaları ile aralarındaki
bir anlaşmazlığı çözmesi için, birisini hakem yapmaları. Bu durumda hakem
seçilen şahsa muhakkem ve hakem denilir. Bu kökten olmak üzere İslâm
tarihinde şuyû bulan bir tahkimu'l-Harûriyye tabiri vardır ki, "Hz. Ali ile
Muaviye"nin, arasındaki anlaşmazlığı çözmeleri için hakem tayini konusunda
Hz. Ali'ye hata nisbet edip ondan ayrılan Harûrî'lerin, "Allah'tan başkası
için hüküm yoktur" demeleridir.
Tahkm, İslâm'ın meşrû
kabul ettiği bir hükümdür. Meşrûiyeti kitap sünnet ve sahabe uygulamasıyla
sabittir. Aralarında anlaşmazlık çıkan karı kocanın arasını düzeltmek için,
her iki tarafın ailelerinden birer hakem tayin edilmesini emreden ayet, bu
uygulamanın Kur'an'dan delîlidir (en-Nisâ, 4/35). Hz. Peygamber (s.a.s),
Sa'd b. Muaz'ı Benî Kurayza ile olan anlaşmazlıkta hakem tayin etmiş; bir
hadisinde de "Birisini hakim tayin edip de, hükmüne razı olmayan mel'undur"
buyurmuştur (İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 485; Ali Haydar, Dureru'l-Hukkâm
Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, IV, 80). Hz. Osman ve Hz. Talha, aralarındaki bir
arazi davasında Cübeyr b. Mut'ım'ı hakem tayin etmişler ve onun hükmüne razı
olmuşlardır (el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 33: İbn Kudâme, a.g.e., XI, 485).
Bu da tahkimin câiz oluşunun sahabe uygulamasından delilidir. Hatta Ali
Haydar, bu konuda, sahabenin icmaının olduğunu söylemektedir (Ali Haydar,
a.g.e., IV, 806).
BAŞA DÖN
Tahkîmin rüknü, icap ve
kabuldür. Yani aralarında anlaşmazlık bulunan tarafların, birisine
anlaşmazlık konusunda hükmetmesi için teklifte bulunmaları onun da bu
teklifi kabul etmesidir. Hasımların îcabı (teklifi) olmadan tahkîm
gerçekleşmeyeceği gibi, hakem kılınan şahsın kabûlü olmadan da
gerçekleşemez.
Tahkîmin sahih olması
için, hakem tayin edenler, hakem kılınan şahıs ve dava konusunda bazı
şartların mevcut olması gerekir. Bunlar maddeler halinde şöyle
sıralanabilir:
1- Hasımların her ikisinin
de âkil ve bâliğ olmaları gerekir. Dolayısıyla çocuk ve delinin tahkîmi câiz
değildir.
2- Hakemin şahadete ve
kadâya ehil olması gerekir. Buna göre, çocuk, bunak, kör, dilsiz, tarafların
seslerini duyamayacak kadar sağır, taraflardan birisinin lehine olan
şahitliği kabul edilmeyen, kâfir, fasık ve kazften dolayı had uygulananların
hakem olmaları da caiz değildir (Merginânî, a.g.e., III, 108; Mevsilî,
el-İhtyâr li ta'lli'l-Muhtâr, 94; Mecelle madde, 1794; Ali Haydar, a.g.e.,
673 ve dev.) Hakem bu ehliyete hem tayin edildiği zaman, hem hüküm verdiği
zaman, hem de aradaki müddet içerisinde haiz olması gerekir.
3- Hakemin belli olması
gerekir. Dolayısıyla, hasımların; "ilk önce kime rastlarsak o aramızda hakem
olsun" gibi, bilinmeyen birisini hakem tayin etmeleri geçerli değildir.
4- Tahkîm, (şu iş olursa
gibi) bir şarta veya (falan zaman başlamak üzere gibi) bir zamana bağlı
olmamalıdır.
5- Tahkîm insanların
haklarına bağlı olan mal davaları ile ilgili olmalıdır. (Mecelle, madde,
1841). Hanefîlere göre haddi ve kısası gerektiren (hırsızlık, zina, adam
öldürme, birisini yaralama) gibi davalarda tahkîm câiz değildir. Bunun
gereği olarak nikâh, talak gibi ictihâdî davalarda tahkîmin câiz olması
gerekir. Fakat sıradan insanların bu gibi meselelere cesaret edip hüküm
vermeye kalkmaları endişesinden ötürü, bu konularda caiz oluşuna fetva
verilmez (Merğınânî, a.g.e., III, 108). Bu yüzden Mecelle, tahkîmin mal
davaları ile olmasını kayıtlamıştır. Hanbelîler, nikâh, lian, kazf ve kısas
davalarında tahkîmin câiz olmadığını söylemektedirler (İbn Kudâme, a.g.e,
XI, 485).
Tahkîm, hakem taraflar
için karar vermeden önce, gayri lâzım bir akittir. Yani hasımlardan her
ikisi veya dileyen birisi diğer tarafın rızası aranmadan hakem tayini
konusundaki kararından vazgeçip hakemi azledebilir. Hakem karar verdikten
sonra artık lâzım olur. Hakemin verdiği karar şerîata uygun olmak kaydıyla
bağlayıcı olur. Taraflardan hiç birisinin bu karara uymama yetkisi yoktur.
Hanefî ve Hanbelîler de bu konuda farklı bir görüş yoktur. İmam Şâfiî'den
ise iki görüş rivâyet edilmiştir. Bir rivâyete göre, hükmün geçerliliği için
iki tarafın rızası şarttır.
Hakem, aynen hâkim gibi
beyyine (şâhit), ikrar ve yeminden imtinâ gibi yollarla hüküm verebilir.
Hakemin hükmü sadece
kendisini hakem tayin eden taraflar ve hakem tayin ettikleri konuda
geçerlidir. Onun hükmü, üçüncü şahıs hakkında geçerli olmadığı gibi,
kendisini tayin etmedikleri bir dâva konusunda da geçerli değildir.
Hakemin verdiği hüküm
mahkemeye götürülse, Haneflere göre şayet bu hüküm, hâkimin mezhebine
uygunsa, onu bozması câiz değildir. Uygun değilse, bozabilir. İmam Şâfiî ve
Hanbelîlere göre, aynen hâkimin hükmü gibidir. Dolayısıyla hâkimin hükmünün
bozulamayacağı her yerde hakemin hükmü de bozulmaz (Merğınânî, a.g.e., II,
108: İbn Kudâme, a.g.e., XI, 485; Mevsılî, a.g.e., II, 64).
Hakem tek olabileceği
gibi, birden fazla da olabilir. Bu durumda hükmün geçerli olması için,
hakemlerin oybirliği ile hasıl olması icap eder.
Tahkîm bir süre ile
sınırlı ise, sürenin dolması ile hakemin yetkisi sona erer (Zeyla,
Tebyınü'l-Hakâık Şerhu Kenzi'd-Dekâık, IV, 193, 194; Mecelle, Madde, 1844;
Ali Haydar, a.g.e., IV, 811 vd).
BAŞA DÖN
TAHRÎMEN MEKRUH
Şâriin yapılmamasını kesin
ve bağlayıcı tarzda istediği fiil olmakla beraber, bu talep haber-i vâhid
gibi zannî bir delil ile sabit olmuştur. Başkasının alış-verişi sırasında
alış-veriş teklifinde bulunmak, başkasının evlenme teklifi üzerine aynı
teklifte bulunmak tahrimen mekruhtur. Çünkü Hz. Peygamber, "Kişi kardeşinin
alış-verişi üzerine alış-veriş teklifinde bulunmasın " ve "Kardeşinin
evlilik teklifi üzerine aynı teklifte bulunmasın" (Buharî, Nikâh 45; Müslim,
Büyü, 8, Nikâh, 38, 49, 52, 54, 56) buyurmuştur. Bu fiillerden sakınılması
kesin ve bağlayıcı tarzda istenmiştir. Fakat bu talep haber-i vâhid ile yani
zannî bir delil ile sabit olmuştur.
Tahrîmen mekruhun haramdan
ayrıldığı cihet şudur. Haram, Şari'in Kur'an ayetleri, mütevatir veya meşhur
sünnet gibi kat'î bir delille kesin olarak bir fiilin yapılmamasını
istemesidir. Hırsızlık, zina, faiz alıp-verme, içki içme vb. gibi haramı
inkar eden kişi kafir olur. Haram ve tahrimen mekruh cezayı gerektirme
konusunda birleşmektedirler.
Hükmü: Bu nev'iye giren
fiilleri işlemek haram bir fiili işlemek gibi cezayı gerektirir, fakat
haramdan farklı olarak, bu fiilin hükmünü inkar eden kişi kâfir sayılmaz
(Zekyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları, trc. İ. Kâf Dönmez, Ankara
1990, s. 219; Vehbe ez-Zühaylî, Usûlü'l fıkhi'l-Aslâmî, Dımaşk 1406/1986,1,
85-86; Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz Bağdad 1405/1985, S. 47).
BAŞA DÖN
TAHVİL
Süresi ve faiz miktarı
belirli kredi sağlama yöntemini belirleyen belge. Ortaklar, yatırımcılar
veya devlet kuruluşları, sürekli ortak payı ile yatırımlarını büyütmek
yerine, belirli projeleri tahvil çıkarmak yoluyla gerçekleştirmeyi tercih
ederler. Böylece tahvilin süresi bitince önceden belirlenmiş olan faizi ile
ana parayı ödeyip tahvil sahiplerinin işletme ile ilişkisini kesmiş olurlar.
İslâmî açıdan faizli karz
kullanmakla tahvil çıkarıp faizli kredi sağlamak aynı niteliktedir.
Tasarrufu iki yıl vadeli yüzde miktarı belli bir faizle bankaya yatırmak ne
ise, böyle bir tasarrufla iki yıllık, faiz miktarı belli tahvillere yatırmak
da aynı şeydir. Yatırımcılar bankayı araya sokmadan doğrudan kredi sağlama
yöntemi olarak çıkardıkları tahvilleri çoğu zaman "hamiline" çıkarırlar.
Böylece tahvillerin hisse senetlerinde olduğu gibi elden ele dolaşması
sağlanmış olur. Bunun anlamı tahvil sahibinin tahvilini süre dolmadan da
satabilmesidir. Tahvili en son elinde bulunduran kişi ise bunu çıkaran
kuruluştan bedelini alabilecektir (bk. "Şirket"; "Hisse Senedi", "Mudârebe"
maddeleri).
Tahvil çıkararak kredi
sağlama yönteminden "kâr-zarar tahvili" çıkararak yararlanmak da mümkündür.
Bu takdirde anapara riske sokulduğu için faiz şüphesi kalkar. Buna "Mudarebe
Tahvili" (bk. "Mudarebe") de denebilir. Meselâ; bir işletme belli bir
ihracat projesinde kullanılmak üzere bir yıllık "Mudârebe tahvili" çıkarsa,
yaklaşık bir yıl sonra bu projeden elde edilecek kâr işletme ile tahvil
sahibi arasında paylaştırılır. Burada işletme sadece emeğinin ve dış satımı
organıze etmesinin karşılığı olarak kârdan pay alır. İşletme kendisinden hiç
sermaye koymamışsa mudarebe yönteminde kasıt, kusur veya ihmali söz konusu
olmadıkça zarara katlanması gerekmez. Çünkü onun zararı emeğinin boşa
gitmesi olarak ortaya çıkar. Zarar önce kârdan karşılanır, bu yeterli
olmazsa, anaparadan ödenir. Bu yüzden zarar büyük olunca anapara azalır veya
tamamı yok olabilir. İşletme, kâr-zarar tahvil bedelleri yanında kendisinden
de anapara koymuşsa, bu takdirde belirli proje işletme ile tahvil sahipleri
arasında "ortaklık" yöntemiyle gerçekleşmiş olur. Bu takdirde taraflar kârı
aralarında belirledikleri şartlara göre paylaşırlarken, zarara sermaye
oranlarına göre katlanırlar. Bu duruma göre, kâr-zarar tahvili uzun veya
kısa vadeli her çeşit projelerin gerçekleştirilmesinde araya bankayı
sokmadan veya faizli muameleye ihtiyaç duyulmadan başvurulabilecek bir
yöntemdir.
Mudarebe veya kâr-zarar
tahvili yöntemi daha düzenli bir biçimde İslâm bankası tarafından da
uygulanabilir. Tahvile süre konulması gerektiği için burada projelerin
sonuçlarının alınabileceği süreyi tahmin etmek önem arzeder. Çünkü projenin
sonucu alınmadan tahvillerin ödenme vadesi gelirse işletme ödeme güçlüğü
çekebilir. Diğer yandan tahvil sahibine kârdan pay verileceği için proje
sonuçlanmadan kârın miktarını belirlemek mümkün olmaz. Bu yüzden İslâm'da
tahvil süresini yaklaşık bir süre olarak belirlemek gerekir. Proje bu
süreden önce tamamlandığı takdirde kârın paylaşılması yoluna gidilir. Proje
uzadığı takdirde ise sonuçlanıncaya kadar sürenin kendiliğinden uzadığı,
kabul edilmelidir.
Meselâ; bir İslâm bankası
kendisinden hiç sermaye kullanmaksızın, çıkaracağı üç ay süreli mudârebe
tahvili yoluyla peşin para ile satın alacağı kâğıtları yabancı bir ülkeye
akreditifli muamele ile ihraç etse, bu ihracat işlemini organıze
karşılığında anlaşmaya göre kârdan pay alır. Tahvil sahipleri de anaparaları
yanında kârdan da paylarını almış olurlar. Bu ihracat projesi iki ayda
sonuçlanmışsa projenin tasfiyesi süreyi beklemeden yapılır. Çeşitli engeller
yüzünden ancak altı ayda sonuç alınmışsa tahvil sürelerinin kendiliğinden
uzadığı kabul edilmelidir. Çünkü taraflar böyle bir projeye girerken çeşitli
riskleri üstlenmiştir. Zaten kârın meşru oluşunun nedeni de riske
katlanmadır. Ancak projenin gecikmesi, zararın meydana gelmesi hallerinde
işletmecinin kusuru bulunmamalıdır (Hamdi Döndüren, Günümüz Ekonomik
Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 87 vd.; Delilleriyle
İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 654).
Sonuç olarak sürekli ortak
yerine tahvil yöntemi geçici, süresi belirli ortaklık yöntemini ifade
etmektedir. Sermaye piyasanın oluşması ve dengeli biçimde kullanılması
kâr-zarar tahvilleri yoluyla sağlanabilir. Ancak İslâm'ın diğer ekonomik ve
ticarî yöntemleri gibi "kâr-zarar tahvili" yöntemi de güvene dayanır.
Taraflar bu güveni sürdürdükleri sürece iyi sonuçlar alınır. Bu ekonomik
yöntem ve modellerle İslâm toplumlarının geçmiş yüzyıllarda dünya ülkeleri
arasında büyük ekonomik güçler oluşturdukları, dosta-düşmana örnek
müesseseler kurdukları ve bununla kendi dönemlerinde süper güçler
oluşturdukları bilinmektedir.
BAŞA DÖN
TAKAS (TRAMPA)
Bir alım satım çeşidi.
Para olmayan bir malın, yine para olmayan bir malla değişimi. Bu alım satım
şeklinin İslâm hukuk ilmindeki karşılığı mukayazadır. Değişen mallar ister
taşınır (menkul) ister taşınmaz (gayri menkul) olsun, fark etmez.
Bedellerden birisi para olmayınca akdedilmiş olan bu alım satım muamelesine
mukayaza (takas veya trampa) denilir. Bu akd çeşidi Mecelle'de şöyle tarif
edilmiştir: "Aynı, ayna yâni gayri ez nakdeyn (altın ve gümüş başka ayn
olan) mala mübadele etmek (değişmek) tir ki, lisan-ı Türkîde (Türkçede)
trampa denilir (Mecelle, madde 122)
Mukayaza yoluyla yapılan
alım satım akdinde bedellerden her bir açıdan semen (para) bir açıdan da
mebî (satım akdine konu olan mal)dır. Dolayısıyla alım satımda ödeme
bakımından birisinin öbürüne önceliği söz konusu değildir. Halbuki, para
karşılığı bir mal satıldığında önce müşteriye parayı ödemesi söylenir
(el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 272; İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, V, 272).
Mukayazada bedellerden her
ikisi de mebî hükmünde olduğu için onlarda mebîde bulunması gereken şartlar
aranır. Dolayısıyla, satım anında elde mevcut olmalıdır, teslimi mümkün
olmalıdır, satışı dinen meşru olan mallardan olmalıdır, v.s. Şayet
bedellerden birisi, akitten sonra fakat henüz teslimden evvel telef olursa,
akit münfesih olur. Halbuki normal bir satım akdinde para olan bedel
teslimden önce telef olacak olsa, akit devam eder. Müşteri, başka para
ödemek durumunda olur. Ayrıca, mukayaza yoluyla yapılan bir alış verişte
ikale (karşılıklı rıza ile akdi feshetmek)'nin caiz olması için bedellerin
her ikisinin de mevcut olması gerekir. Çünkü satılan malın telef olması
ikaleye engeldir (el-Merğınânî, a.g.e., III, 55; el-Mevsilî, el-İhtiyar li
ta'lıli'l-MuXtâr, II, 12).
Birbirine borcu olan
kişilerin borçlarını, birbirine mukabıl tutarak düşürmelerine de mukâsât
denilir. Bu da takas kelimesi ile aynı kökten gelir (Mukâsât için bkz. İbn
Abidin, Reddü'l-Muhtar,V, 266).
BAŞA DÖN
TAKKE
Yarım küre biçiminde ince,
hafif, siperliksiz başlık.
Takke kelimesi Arapçadır.
Aslı "takiyye"dir. Takiyye'nin kök harfleri "v-k-y"dir. O da korumak, düzene
koymak demektir. Takke, başı terden koruduğu için, bu isimle
isimlendirilmiştir .
Namaz için kullanılan
takkeye namaz takkesi dendiği gibi, yatarken kullanılan takkeye de, yatak
takkesi ya da şeb takkesi denir. Eskiden külah, fes, kavuk vb. başlıkların
içine, başlığın terden kirlenmesini önlemek için kullanılan takkelere de,
arakçin ya da terlik denirdi.
Islâm aleminin çeşitli
yerlerinde, değişik takkeler kullanılmaktadır. Genelde beyaz renk tercih
edilmekle beraber, diğer renklerden de takkeler kullanıldığı olur.
Ekseriyetle takkeler iplikten örme olurlar. Bununla berâber, çeşitli
kumaşlardan dikilerek yapılanları da vardır. Bunun en güzel görünümü, hac
mevsiminde Mekke, Medine, Arafat vb. mukaddes topraklarda meydana
gelmektedir. Değişik renk ve yapıda olan takkeler, oralarda bir arada
görülmektedirler.
Dinî kaynaklarda adı geçen
kalensöve hem takke ve hem de fes, kalpak, külah gibi başa giyilen diğer
bazı giysiler için de kullanılır.
Rukâne b. Abdi Yezid
el-Haşimî'nin naklettiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuş:
"Müşriklerle aramızdaki
fark, kalensövenin üzerine sardığımız sarıktır" (Tirmiz, Libâs, 42). Ibn
Kayyim'in dediğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) kalensövenin üzerine sarığı
sarıp kullandığı gibi, sarıksız kalensöveyi ve kalensövesiz sarığı da
kullanmıştır (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Beyrut, tsz., II, 108).
Bu rivâyete göre, Hz.
Muhammed (s.a.v.) sarık sarmaya önem vermiştir. Takkeyi de kapsamına alan
kalensöveyi hem sarıklı hem de sarıksız olarak kullandığı vaki olmuştur.
Bu ve benzeri rivâyetlerin
bildirdiğine göre, hem namazda hem de namazın dışında sünnet olanı, sarık
sarmaktır. Yalnız takke veya benzeri şeyleri kullanma alışkanlığı, müslüman
olmayan milletlerden müslümanlara geçmişse de, bugün takke bir nevi
müslümanlara mal olmuştur. Yukarıda ifâde edildiği gibi hac mevsiminde,
dünyanın her tarafından gelen hacıların ekseriyetinin bunu kullandıklarını
görüyoruz. Önemli olanı, namazı kılmaktır. Baş kısmı, erkekler için örtülü
olması gereken avret yerinin dışındadır. Nitekim, hac veya umreye gidenler,
ihramda iken başlarını örtemezler, başlarının açık olması gerekir. Bunun
dışında takke kullanmak insana bir huşu ve huzur veriyorsa,
kullanılması,başaçık namaz kılmaktan daha iyidir. Yukarıda işâret edildiği
gibi, sarık kullanmanın sünnet olduğunu unutmamak gerekir.
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in
kalensöveyi kullandığı, çeşitli hadis kaynaklarında geçmektedir. Takke de bu
kalensövenin kapsamına girmektedir (Bak. Buhârî, el-Amelu fi's-Sala, 1;
Salat, 23; Tirmizî, Libâs, 10, 42; Fedâilu'l-Cihâd, 14; Müslim, Cenâiz 13;
Ebû Davud, Salat, 102, 173; Libâs, 22, 51).
BAŞA DÖN
TAKLİD NE DEMEKTİR?
Taklid, bir veya birkaç
mesele hakkında bir müctehidin –delilini bilmeden- ictihadına göre amel
etmektir. Taklid için dil ile bir şey söylemek icab etmez. Kalben niyet
etmek kafidir. Taklid, müctehid için haram, müctehid olmayan kimse için bir
müctehidi taklid etmek vaciptir. Akıl ve baliğ olan kimsenin amel ve taat
hayatına başladığı zaman bugün mevcut olan dört hak mezhepten birisini
taklid etmek hususunda serbesttir. Sonra istediği zaman da muvakkat veya
sürekli olarak başka bir mezhebe geçebilir.
Taklıdin altı şartı
vardır:
1- Bir mes'elede bir
mezhebi taklid için o meselede o mezhebin şart ve vaciplerini bilmek.
Mesela: bir Şafi'i, abdest hususunda Hanefi mezhebini taklid edecekse
abdestin şart ve vaciplerini Hanefi mezhebine göre bilmesi ve onlara riayet
etmesi gerekir.
2- Vuku'dan sonra
olmaması.
3- Keyfi ve kolayını
yaşamak için değil meşru bir sebebe binaen taklid etmek.
4- Şafi'i ve Hanefi gibi
müctehid-i mutlak veya Ebu Yusuf ve Muhammed ve Müzeni gibi müctehid fil'
mezheb veya Kerhi ve Nevevi gibi müctehid fil' mesa'il gibi bir müctehidi
taklid etmek.
5- Telfik etmemek. Mesela
Şafi'i mezhebini takliden başının dörtte birini değil, onda birini mesh
eder. Hanefi mezhebini takliden de eli yabancı bir hanıma dokunur ve böylece
namazını kılarsa namazı sahih değildir. Çünkü abdesti ne Şafi'i'ye göre ne
de Hanefi'ye göre vardır.
6- Bir mezhebi taklid eden
kimsenin kadının hükmüne muhalefet etmemesi.
Eş_Şeref el-Barizi vel
'izz bin Abdusselam gibi ulema muayyen bir mezhebi taklid etmek gerekmez,
demişler ise de ulemanın çoğu belli bir mezhebi taklid etmenin lüzümlü
olduğunu söylüyorlar. Ancak avam tabaka fıkıh meselelerinde mümeyyiz
olmadıkları için müftünün fetvasına göre hareket edeceklerdir.
BAŞA DÖN
TAKVA
Dini konuda zararından
korkulan herşeyden sakınma. Allah'ın cezalandırmasından O'na itaat ederek
korunma.Kelimenin aslında, korkulan şeyle kendi arasına kalkan gibi bir
koruyucu koymak suretiyle ondan korunmak anlamı vardır. Şeriatteki terim
anlamında da, görüleceği gibi bu vasıf mevcuttur. Yani kulun, ibadet ve
taati sanki onu ateşten koruyacak siper durumundadır.Geniş anlamıyla "takva"
ile, taat konusunda ihlas, masiyetleri sırf masiyet olduğu için terketme ve
sakınma kastedilir. "Takva"ya Mâsivâ dan (Allah'ın dışında herşeyden)
korunma, şeriatın edeplerini gözetme, Allah'tan uzaklaştıran her şeyden
kaçınma, nefsin nasiplerini terketme, nefsinde Allah'tan başka bir şey
görmeme ve Allah'tan başka herşeyi terketme, kendini kimseden üstün görmeme,
söz ve fiil olarak Rasülüllah'a uyma...gibi anlamlar da verilmiştir.
Takva'li olana "muttakî" (ehl-i takva) denir. Kimlerin "muttakî" olduğu
konusuna ışık tutan ayet-i kerimeler vardır: Mesela Kur'anın daha birinci
sayfası da "muttakîler": Gay'be inananlar, namazı dosdoğru kılanlar,
Allah'ın kendilerine verdiğinden infak edenler, Rasülüllah'a ve ondan
öncekilere indirilenlere inananlar ve Ahirete yakîn bilgisi olanlar diye
vasıf lanır.
BAŞA DÖN
Aynı suredeki 177. ayette
buna ek olarak iman esasları ve zekatın dışında malın severek verileceği
yerler detayıyla sayıldıktan başka "muttakiler"den sözleşmelerine riayet
edenler, fakirlikte. hastalıkta ve sıkıntı anlarında sabredenler... diye söz
edilir. Zümer suresinde, doğruyu getiren ve onu tasdik eden de "muttaki"
olarak vasıf lanır. "Takva" kelimesi türevlerini ile birlikte Kur'an-ı
Kerim'de 258 yerde geçer. Böylece de Kur'an'da zikri en çok edilen hayırlı
işlerden biri olduğu anlaşılır. Tek başına, "sonuç, muttakî olanlarındir"
ayeti bile takvanın ehemmiyetini anlatmaya yeter. Takva'dan söz eden ayetler
dünyanın ve ahiretin bütün iyiliklerinin bu haslete bağlı olduğunu anlatır
gibidir. Bu ayetlere örnek olarak şunları zikredebiliriz: 1- Takva,
medhusena edilir: "Eğer-sabreder ve takvalı olursaniz, bu azmedilecek büyük
işlerdendir." 2- Düşmanlardan korunmaya sebebtir: "Eğer sabreder ve takvalı
olursaniz onların planları size hiç zarar vermez." 3- Allah'ın destegi ve
zaferi takvaya bağlıdır: "Allah takvalı olanlarla beraberdir." 4-
Sıkıntılardan halas olmayı ve helal rızkı sağlar: "Kim Allah'a karşı müttaki
olursa, Allah ona (her türlü darliktacı) bir çıkış kapısı verir ve onu
ummadığı yerden rızıklandırır." 5- Takva kişinin işlerinin düzelmesine
yardım eder: "Ey inananlar, Allah'a karşı takvalı olun ve doğru sözlü olun
ki , Allah da işlerinize salah versin." 6- Günahların bağışlanmasını temin
eder: "... ve de günahlarınızi bağışlasin." 7- Yapılan hayır , dua ve
ibadetlerin kabulü takvaya bağlıdır: "Allah ancak takvalı olanlardan kabul
buyurur." 8- Allah'ın sevmesini sağlar: "Allah müttaki olanları sever." 9-
Değer ve keramet takva iledir: "Allah katında en keriminiz, en takvalı
olanınızdir." 10- Ölümde müjde takvaya bağlıdır: "Inananlar ve takvalı
olanlara dünya hayatında da ahirette de müjde vardır." 11- Ateşten kurtulus
takva iledir: "Sonra takvalı olanlan kurtaracağız, en takvalı olan ondan
uzaklaştırilacaktır." 12- Cennette ebedi kalış takva iledir: "Cennet takvalı
olan için hazırlanmıştır." 13- Insan doğru olanla olmayanı birbirinden
ayırma gücünü (Furkan'i) takva ile elde eder: "Allah'a karşı takvalı
olursaniz size "furkan" verir... Bunlar Kur'an'ın takva için söylediklerinin
bir özeti sayılabilir. Dokuzuncu maddede mealıni verdiğimiz ayete dayanarak
ehli sünnet alimleri, Resulullah'tan sonra en üstün ve Allah'ça en değerli
insanın Hz. Ebu Bekr olduğu kanaatine vamnslardır. Çünkü "Allah katında en
üstün (ekram) olanınız, en takvalı (etkâ) olanınızdir." ayetini Hz. Ebu Bekr
için nazıl olan "en takvalı olanınız, Cehennemden uzaklaştınlacaktır"
ayetiyle birlikte düşününce varılacak sonuç, onun en üstün ve en mükerrem
olduğu sonucudur. Takva, muhtemel tehlikenin büyüklügüne göre sakınmayı
anlattığı gibi büyüge büyüklügü oranında saygılı olmayı da anlatır. Onun
için Allah (c.c.) "Ey inananlar: Allah'a karşı hakkıyla (nasıl gerekiyorsa
öyle) takvalı olun" buyurmuştur. Bu, onun büyüklügü ile sizin küçüklügünüz
0'nun ihtiyaçsızlığı ve zenginligi ile sizin muhtaçlıgınız arasındaki fark
kadar takvalı olun demektir. Bu yüzden Ibn Mes'ud "Hakkıyla takvalı olmayı":
Allah'ın hiç isyan edilmeksizin itaat edilmesi, hiç küfran-i nîmet
edilmeksizin sükredilmesi ve hiç unutulmaksızın zikredilmesidir, diye
tanımlar. Durum böyle olunca, aslında olması gereken "takva" sahabeye bile
ağır gelmiş "Allah'a gücünüz nisbetinde takvalı olun ayeti meseleyi
hafifleterek takvayı olması gerektiğine göre değil, yapanların gücü ile
sınırlandırılmıştır. Bu iki ayetin bu şekilde ayrı ayrı gelmesi belki de
yaptıklan ile övünen (ucub) insanların, takva adına yapacakları şeyleri
yeterli görmemeleri içindir. Ayrıca Kur'an'da takvaya üç mana yüklenmis ve
bu manalarda kullanılmıştır: 1- Korkma, ürperme: "Sadece bana karşı takvalı
olun" 2- Taat: "Ey inananlar, Allah'a hakkıyla takva gösterin" (yani itaat
edin). 3- Kalplerin günahlardan temizlenmesi: "Kim Allah'a ve Resulüne itaat
eder, Allah'tan korkar ve O'na karşı takvalı olursa, işte kazananlar
onlardır." Takvanın hakiki olanı, bu üçüncü olduğu söylenir. Gazali bu
sınırlandırmasından sonra da takvanın mertebelerini açıklar:1. Şirkten, 2.
Bidatlardan, 3. Masiyetlerden ittikâ etme (sakınma). Bunların karşılığında
da: Iman ve Ehli Sünnet vel-cemaati ikrar, ihsan ve istikamet vardır.
Böylece takvanın kendi içinde bir takım meratibi olduğu görülür.
Rasulullah'ın su hadisi de belki bunu anlatır: "Kul mahzurlu olana düşerim
endişesiyle mahzurlu olmayanı terk edebilecek duruma gelmeden takvalı
olanlardan olamaz." Münavi bunu, harama düsme korkusuyla fuzulî helalları,
terketme diye açıklar. Ama takvanın; Nehyedilen ve münker olan şeylerden
kaçınmadan, maruf ve emredilen şeyleri yapmadan olamayacağı da açıktır.
BAŞA DÖN
TAKVÂ/MÜTTAKÎ:
"Takvâ"nin kelime anlamı
korkulan şeylerden korunmak ve sakınmak demektir. Terim olarak Allah'ın,
sınırı aşanlar için hazırladığı cezaya çarpılmaktan sakınmak demektir. Bu
ise öncelikle Allah'ın yasakladığı şeyleri yapmamakla olur. Fakat bu, yüzde
yüz garantili bir sakınma, yani takvâ değildir. Çünkü kesin helâl ve kesin
yasakların yanında, dinde bazı şüpheli şeyler de vardır. Bunların helâl olma
ihtimali yanında, haram olma ihtimalı de bulunur. Bu yüzden bazı Islâm
bilginleri "takvâ"yı; harama düşme endişesiyle, şüpheli şeylerden de
sakınmak diye tarif etmişlerdir. Rasûlüllah Efendimiz de: "Kul, mahzurlu
olana düşerim endişesi ile bazı mahzurlu olmayanlardan da sakınmadıkça
takvâlılardan olamaz" (Ibn Mâce, zühd 24; Tirmizî, kiyâme 19; Ayrıca bk.
el-Hindî, Kenzu'l ummâl NI/91 (5642); Beyhakî V/335.) buyurur. Takvâyi
gözeten insana ise "müttakî" yani takvâ ehli denir:
BAŞA DÖN
TALAK VE RESMÎ BOŞAMA
Kadın, resmî nikahını
başkası ile evlenebilmesi için kocasına verirse ondan şer'an da boşanmış mı
olur?
Önce biz; Islâm hukukunun
müeyyidesi bulunmayan böyle bir ortamda ne resmî nikâh olmadan asıl nikâhın
(dini nikahın) yapılmasını, ne de çok özel durumlar olmadıkça, birden çok
evlenilmesini uygun görüyoruz. Bunu gerekçeleri ile daha önce belirttik.
Ikinci olarak; nikâhın ve talakın (boşamanın) şakasının dahi ciddi
sayılacağını ve hüküm ifade edeceğini hatırlatalım. Bir diğer ifade eli rol
icabi dahi karısını boşadığını söylese yine boş olur. Bunun insaniliği,
hikmet ve felsefesi ise ayrı bir konudur. Buna göre, birinci karısının resmî
nikâhını diğerine vermesinin, yani resmen boşanmış olmasının ne şekilde
cereyan ettiğini de bilmemiz gerekir. Eğer hakim huzurunda ve sözlü olarak
olmuş ve meselâ hakimin: "Boşanmayı kabul ediyor musun?" gibi bir sorusuna,
"evet", ediyorum, boşadım boşuyorum" gibi sözlü bir cevap vemişse karısını
gerçekten boşamış olur. Ancak sözle ifadesi mümkün olan bir yerde kalben
boşamadığı halde bir evraka boşadığını yazsa, ya da yazılı bir evrakı
imzalasa (diyaneten) boşanmış olmaz.(bk. Ibni Abidîn, N/42I, 428-429) Ne var
ki, sözlü olan ifadesinde de başkasına niyet etmiş olmadıktan sonra, bir
ric'î (dönüşlü) talakla boşamış olacağından, yeni bir nikâha gerek kalmadan
karısıyla yine beraber olabilir.
BAŞA DÖN
TAMBUR,DU VE KEMENÇE GİBİ ÇALGI ALETLERININ HÜKMÜ
NEDIR,BUNLARI KULLANMAK DINEN CAİZ MİDİR?
İslam dinine göre düğün ve
sünnet gibi sevinçli hallerde ihtila –erkek kadın beraberliği- olmamak
şartıyla oynamak, kaval ve kudum gibi aletler kullanılarak sevinç izhar
etmekte bir mahzur yoktur.Sevinmek fıtri bir şeydir. İnsanoğlu sevincini
gösterip, sıkıntılarını geriye ittiği bu tür zamanlara ihtiyaç gösterir.
Resulüllah (sav) bir
hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar: "Helal ile haramı birbirinden ayıranşey
kudum çalmaktadır" (Tirmizi).
İmam Rafii "El-Azız"
adındaki kitabında şöyle diyor: Kaval çalınıp çalınmayacağıyla ilgili iki
görüş vardır. Bunlardan birisi Bağaviye aittir ve kavalın haram olduğunu
söyler, diğer de İmam Gazali'ye aittir ki o da kaval çalınmanın helal
olduğunu belirtir. Bu iki görüşten Gazalinin ki daha doğrudur" (Kef
el-Rüaa).
İbn Hacer ve Kurtubi gibi
alimler ise, tambur ve kemençe gibi fasık, ayyaş ve sefihlerin kullandığı
çalgı aletlerini kullanmanın ve dinlemenin icma ile haram olduğu görüşünü
ileri sürüyorlar (Kef el-Rüaa).
Ebu İshak El-Şirazı de bu
hususda şunları söylüyor: "Du ve tambur gibi çalgıları çalmak haramdır."
Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Allah Teala ümmetime içkiyi, kumarı ve
darıdan yapılan içki ile davul ve tamburu yasaklamıştır."
Resulüllah (sav) bir başka
hadislerinde de şöyle buyurmaktadırlar: "İçki içip davul ve çalgı aletlerini
kullanmak yüzünden ümmetimin bir kısmı mesholunacaktır."
Demek oluyor ki, insanın,
şehvet ve arzularını tahrik etmeyen aksine hüzün ve benzeri duygulara yol
açan aletleri çalması ve dinlemesi caizdir. Ancak yukarda da ifade ettiğimiz
gibi insanın şehvet arzularını tahrik eden ve müslümanı sefih ve ayyaşlara
yaklaştıran ve daha çok bu tip insanlar tarafından kullanılan alet ve
çalgıları kullanmak haramdır. Bu konudaki delil ise Resulüllah'ın bazı
hadisleri ve icmaı ümmettir. Bu konuda alimler ittifak halindedirler. İbn
Hazm ve İbn Tahir'den başka bu görüşe muhalefet eden olmamıştır. Bunların da
sözlerine güvenilmez. İbn Hazm Zahiri ve ölçüsüzdür. İbn Tahir ise
yalancıdır.
Buna rağmen bugün bu tür
yasaklara riayet edilmediği ve herkesin evine girdiği görülmektedir.
BAŞA DÖN
TARİKAT NE DEMEKTİR?
Tarikat , mezheb gibi yol
manası ifade eder. Fıkhın çeşitli mezhebleri varsa tasavvufun da çeşitli
tarikatları vardı. Fıkıh, şeriatın bir dah ve fıkıh dalının mezhepleri
olduğu gibi tasavvuf da şeriat'ın bir dalıdır ve tasavvuf dalının
tarikatları vardır. Yani mezheb, fıkha nisbetle ne ise tarikat da tasavvufa
nisbetle odur.
Binaenaleyh "Şeriat ayrı
tarikat ayrıdır” demek doğru değildir. Çünkü şeriat, İslam demektir.
Tarikat, şeriattan ayrı bir şey olursa dalalet olur. Ancak fıkıh ayrı
tasavvuf ayrıdır denilebilir. Zira tasavvuf, şeriatın bir bölümünün adı ise
fıkıh, şeriatın başka bir bölümünün adıdır.
BAŞA DÖN
TASARRUFU TEŞVIK FONU FAIZI:
"Tasarrufu Teşvik Fonu"
adıyla devlet, maaşlarımızdan zorunlu bir kesinti yapmakta idi. Şimdi bize
Şu ana kadar birikmiş tasarruflarımızın yüzde yirmi faizi "nema" adıyla iade
edilmektedir ve ilk taksit olarak bunun üçte biri ödenmektedir. Bu faizi
almamız veya kullanmamız helâl olur mu?
Önce şunu bilmek gerekir;
Islâm bir takım terimlerle ifade ettiği bir takım vakıalara bir hüküm
verirken kendi değer yargılarına göre davranır. Daha açık ifadesi ile, Islâm
meselâ, "faiz yasaktır" derken faizin tarifini de kendisi yapar. Buna göre
bir uygulama Islâm'a göre faiz ise, başkaları ona "kâr" da dese o yine
faizdir. Aksine, Islâm'a göre faiz olmayan bir uygulamaya başkaları faiz de
dese o faiz olmaz. Meselâ Islâm'da, ihtiyaç halinde dörde kadar evlenme
vardır. Oysa bugünkü medenî hukuk beraber yaşanılan ikinci kadını "metres"
saymakta, ondan doğacak çocukları da gayrı meşru kabul etmektedir. Işte
mevcut sistem böyle diyor diye Islâm bunu gayrı meşru saymaz. Bu bir.
Ikinci olarak şunu da
bilmek gerekir. Müslüman kendi iradesi ile faiz muamelesine bulaşmaz. Çünkü
insanın sömürülmesinin ve yine köle haline getirilmesinin en kestirme yolu
faizdir. Bu yüzden, "faiz alana da, verene de, bunun yazışmasını yapana da
Allah lânet eder" ve böyle önemli bir konuda "faiz ihtimalı taşıyan
uygulamalar dahi faizdir." Onun için de müslüman kendi iradesi ile faize
bulaşmaz.
Üçüncü olarak da şunu
bilmek gerekir: Faiz müesseseleri olan bankalarda her nasılsa tahakkuk eden
bir faiz bulunuyorsa, onu almayıp orada bırakmak ikinci bir hatadır, hatta
akılsızlıktır. Çünkü bu sömürünün güçlenmesine katkıda bulunmak demektir.
Öyleyse mutlaka alınmalıdır. Sonra da bu faiz ya da faiz şüphesi taşıyan
para yenmemeli, faiz olduğu söylenmeden bir hayıra, ya da-varsa-aslında
alınmaması gerektiği halde alınan vergilere verilmelidir.
Dördüncü olarakda İslam'ın
"faiz" dediği şeyin tarifini verelim ve sizin sorunuzun cevabına
geçebilelim.
Faiz (riba): Mubadeleli
akitlerde taraflardan birisi için şart koşulan karşılıksız
fazlalıktır(Timurtâsî, (Ibn Abidîn'in tasarrufuyla), bk. Ibn Abidin (Amira),
IV/177).
Imdi bu tarife ve taşıdığı
kayıtlara baktığımızda "Tasarrufu Teşvik Fonu Neması" için şunları
söyleyebiliriz:
1. Ortada mubadeleli bir
akit yoktur, çalışanların arzu ve iradelerine müracaat edilmeden yapılan tek
yönlü ve "zorunlu" bir kesinti sözkonusudur. Sanıyorum bununla hedeflenen
şey de çalışanların gelecekte bir tasarruf sahibi olmaları değil, devletin
kaynak temini, yani iç istikrazdır.
2. Devletin verdiği "nema"
için bir şart koşma sözkonusu değildir. Kesintiyi yapan da nemayı veren de
devlettir. Meselâ ben, maaşımdan böyle bir kesintinin olduğundan dahi
habersizdim.
3. Bu uygulamada
karşılıksız bir fazlalık da yoktur. Kesilen paranın hem de aradan yıllar
geçtikten sonra - %20'si "nema" adıyla verilmekte, onun da üçte ikisi
sonraya bırakılmaktadır. Buna göre bu meblağ gerçekten "nema" ise, yani
devlet bu parayı bir yerlerde çalıştırmış da onunla kazandığının bir
miktarını tasarruf sahibine veriyorsa bu zaten faiz olmaz. Adı üzerinde
"nema" yani kâr olmuş olur. Böyle bir çalıştırma yok da safi faiz olarak
veriyorsa ortada bir fazlalık olmadığından bu yine faiz olmaz. Çünkü değer
kaybının ödenmesi Imam Ebu Yusuf'a göre gereklidır, yani bu faiz değildir.
Oysa "nema" denen bu "yüzde yirmi", kesilen zorunlu tasarrufun, enflasyonla
kaybolan değerinin çok çok azıdır. Aslında maaşlarından zorunlu tasarruf
fonu kesilen çalışanların bu kalan değer farkını da isteme hakları vardır.
Şunuda ilave etmemiz gerekir: Herşeye rağmen şüphe edenler, en azından
kendilerinden kesilen kadarını tamamlayıncaya dek alırlar. Adı ne olursa
olsun kendi paralarını almış olurlar. Şüphe, olsa olsa bundan sonrakinde
olur. O kadarını da zaten vermiyorlar.
Sonuç olarak, sözünü
ettiğiniz meblağ faiz değildir, bunda faiz şüphesi de yoktur (Allah'u
a'lem). Ancak siz şüphe ediyorsanız mutlaka alır, ama bir hayıra verirsiniz.
BAŞA DÖN
TASAVVUF
"Küçük cihaddan büyük
cihada yani, nefisle cihada döndük"anlamında bir hadis var mıdır?
Yanlış anlaşılmaktan
korktuğum için önce şu hususu, hatırlatmayı yararlı görüyorum: Hadis deyince
biz -en dar anlamıyla- Rasulûlullah'ın (s.a.) bizzat söyledigi sözlerini,
fiillerini ve takrirlerini (gördüğü halde ses çıkarmamasını) anlıyoruz.
Binaenaleyh, bu anlamda bir sözün hadis olabilmesi için onu bizzat
Rasulüllah'ın mübarek ağızlarıyla söylemiş olması gerekir. Onun söylemediği
bir sözü - ne kadar doğru olursa olsun- bile bile ona isnad edenin, yani,
hadistir, diyenin, cehennem de yerini hazırlaması buyurulmuştur. (Buharî,
Ilim 38; Müslim, Zühd 72.)Imdi, bu söz manası bakımından bir yönüyle
doğrudur. Çünkû bir hadisi şerifte, "Mücahid (gerçek mücahid) Allah'a itaat
yolunda nefsiyle cihad edendir. Muhacır (gerçek muhacır) de A1lah'ın
yasakladığı şeylerden hicret edendir (kaçandır)" (Ahmed VI/2l ; Hakim 1/NI.)
buyrulmuştur. Demek ki, asıl mesele nefisle cihad edip onu yenebilmektir.
Zaten bunu başaramayan diğerini de başaramaz.Kur'an-ı Kerim'de "Allah
yolunda hakkıyla cihad edin" (K. Hac (22) 78) buyrulmuştur. Cihadın
"hakkıyla" ve "gereğigibi" olması nasıl olur? sorusunu alimlerimiz, bütün
şartlarıyla anlamaya çalışmışlar ve bu şartları tek tek saymışlardır. Mesela
Abdullah b. Mübarek: "Hakkıyla cihad etmek kişinin nefsi ve havaniyla cihad
etmesidir" diyor.( bk. Ibn Kayyim,Zâdü'I-meâd NI/ S-7 (Terc. NI/20-24 )) Bu
açıdan bakıldığında nefisle cihad önemli bir olaydır, isin esasıdir. O
olmadan, diğerinin de olamaycağı açıktır. Ama bütünbunlar nefisle cihadın,
zahir düşmanlarla cihaddan daha büyük olduğunu da göstermez. Çünkü bir şeyin
asıl ve ilk şart olması ayrı bir şeydir, daha büyük olması ise ayrı bir
şeydir. Nitekim Rasulüllah Efendimiz (sa) zahir düşmanlarla cihadı " Islamin
zirve noktası" olarak vasıf lamıştır. (Tirmizî, fedâilül'/-cihad 22; Ahmed
N/287) Kurtuluşun yolu nefisle cihad edip onu tezkiye etmektir. (K. Sems (9l
) 9) Ama hakiki cihad yaparken ölenler, sadece.kurtulanlar değil,
ölümsüzleşenler (K. Bakara (2) I54: (3) l69) ve en yüce hayatı
yaşayanlardır. Bunu da böylece tespit ettikten sonra şimdi de sorudaki
"söze" gelelim :
Bu söz çok eskilerden beri
dillerde meşhur olmakla beraber (bk. Ali el-Kârî, el-Esraru'I-merfu'a 2ll,
(Askalânî'nin sözü)) "Kütüb-i Sitte"yi birinci derece alırsak, üçüncü
derecedeki hadis kitaplarımızda dahi yer almamaktadır. "Ihya" ve "Tarihu
Bagdat" gibi kitaplarda vardır. Hadis hakkındaki en hafif değerlendirme
...ki'nindir ve hadisin zayıf olduğunu söyler. (age. 212.) Aliyyu'1- Kâri bu
sözü: "Küçük cihaddan büyük cihada döndük, buyuruldu. Nedir büyük cihad?
diye sordular. Kalbin cihadıdır, buyruldu" şeklinde alır(Hatib Bagdadî,
Tarihu Bagdat XNI/493.) Tarihu Bagdat'taki rivayetinde bu soruya: "Kulun,
havası ile mücahedesi"dir" diye cevap verilmiştir (Ali el-Kârî, agk.; Ayrıca
Aclunî, Kesfu'I-hafa I/5ll -l2.)Daha sonra Aliyyu'1-Kâri, Ibn Ebi Abla'nin
(v. 152 H.). bir sözü olduğunu söyler. (Ali el-Karı, agk.) Adünî, aynı
bilgileri tekrar eder. (Aclunî, agk.) Aliyyu'1- Karı'nin el-Esrâru'1-merfura
adlı kitabını tahkik eden Muhammed b. Lutfi es-Sabbâg, aynı hadis
münasebetiyle bunun hakkında bir kitapçık yazdığını ve orada hadisin zayıf
bile değil hatta "batıl" olduğunu ortaya koyduğunu söyler. (Ali el-Kârî,
agk.) Allahu a'le-mü bis-savâb)
BAŞA DÖN
TASAVVUF NEDİR?
İslam şeriatı dört
bölümden ibarettir.
1- Fıkıh.
2- Kelam.
3- Ahlak.
4- Tasavvuf.
Fıkıh; helal ile haramı,
sahih ile batılı açıklayan ilimdir, konusu namaz, zekat, oruç, hacc,
alış-veriş, icare, vakıf, vasiyyet, feraiz, nikah, talak, hudud, hilafet
gibi mükelleflerin fiil ve sözlerdir.
Kelam, dini inaçlara
isbatlamak için belgeleri serdederek varid olan şüpheleri izale eden
ilimdir. Konusu, Allah'ın zat ile sıfatları ve ahiret ahvalıdır.
Ahlak, iyi meziyetler
edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranmış ve hususiyetleri
inceleyen ilimdir. Konusu; cömertlik, cimrilik, müsamaha, intikam, isar –
başkasını kendinden üstün tutma – ve hodğamlık. Güler yüzlülük ve suratın
asık olmaması...
Tasavvuf; kemale ermek
için ruhu, ibadet, zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb
hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir,
ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, hırs, mürakabe, mücahede ve
tevekkül gibi şeylerdir. Yukarda yapılan açıklamadan anlaşıldığına göre
şeriat dört dallı bir ağaç gibidir.
Şeriaata –İslama- inanan
herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü
ilm-i kelama ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca
iman etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir ve ihlas gibi
şeylere iman etmek de gerektir. Demek kelam ve fıkhı ilahi olduğu kadar
tasavvuf da ilahidir. Zira Kur'an-ı Kerim kelam ve fıkıh meselelerinden söz
ettiği gibi zikir, fikir ve ihlas gibi tasavvuf meselelerinden de söz
etmiştir. Tasavvufu Hz. Ebubekir veya Hz. Ali'ye isnad etmek doğru değildir.
Ayrıca "Herkesin mutlaka bir şeyhe intisab etmesi gerekir” diye bir şart
yoktur. Böyle olsaydı mutlaka Kur'an veya sünnet bunu kesin olarak
açıklayacak ve İslam'ın farzlarından biri kabul edecekti. Mesela kelam ve
fıkhı için bir kelamcıya veya bir fakihe intisab etmek icab eder mi? Etmez.
Etmediğine göre tasavvuf için de bir mutasavvıfa intisab etmek de icab
etmez. Ve bunun için delil yoktur. İslam'ın kaynakları meydandadır. Ancak
herkes için bilinmesi gereken kelam ve fıkhı meseleleri öğrenmek zorunlu
olduğu kadar tasavvufi meseleleri öğrenmek de zorunludur. Yani kelamdan
Allah'ı ve sıfatlarını bilip O'na iman etmek, fıkhıtan namaz, zekat, oruç ve
hacc gibi meseleleri öğrenmek ve uygulamak vacib olduğu kadar zikri, fikri,
ihlası, muhabbeti, öğrenmek ve onu uygulamak, riyakarlığı ve müslümanlara
karşı buğzun haram olduğu bilmek ve ondan uzaklaşmak da vacibtir. Ancak bir
kimse kelamcı veya fakih olmak isterse bir kelamcıdan veya fakihten mutlaka
ders almak ve derse devam etmek mecburiyetindedir. Yoksa ne kelamcı ne fakih
olur. Kezalık bir kimse mutasavvıf olmak istiyorsa mutlaka bir tasavvuf
mürşidine devam etmesi lazımdır.
Yalnız bugün mutasavvıf
denilen kimselerin yüzde doksan sekizi mutasavvıf olmaktan ziyade birer
tüccar, birer siyasidir. Gaye servet, şan, şeref ve makamdır. Bir mevlidhan
veya bir duahan veya sanatkarın gayesi ne ise piyasada mevcut ehli
tasavvufun çoğuda aynı gayeyi taşıyor. Dikkat edilsin hepsini kasd
etmiyorum. Çoğu diyorum. Bakınız Cüneyd-i Bağdadi ne diyor: Tasavvuf Hakkın
sendeki seni öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Yani İnsanın nefsini yok
etmesi ve yalnız Hakk'ın irade ve ihtiyarıyla hareket etmesidir. Ma'ruf
Kerhi de şöyle diyor: Tasavvuf, hakikatları almak ve yaratılmışların elinde
her ne varsa hepsinden ümidi kesmektir. Tasavvuf iddiasında bulunan kimse
bunların sözleriyle kendini ölçsün. Böyle olursa zaten ona sözümüz yoktur.
Yoksa onun da söylemeye hakkı olamaz. Tasavvuf, ilmi fıkhı ve kelam ilminden
sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü Peygamberin (sav) irtihalinden sonra ilk önce
Kur'an-ı Kerim bir araya getirildi. Bilahare uydurmacı ve yalancılardan
korunmak gayesiyle hadislerin derlemesine başlandı. Sonra gün geçtikçe
genişleyen İslam aleminde vaki olan hadis ve olaylara cevap vermek için ehli
ilim, fıkıh ve kelamla meşgul olup bu sahada çok eser verdiler. Ve uzun
zaman ulema sadece bununla iktifa ettiler. Fakat Gazali'nin dediği gibi
sadece alış-veriş, icare, selam, nikah ve talak gibi meselelerle uğraşmak
kalbe kasavet veriyor. Bunun için ulema ve mutasavvıflar islam''n bir bütünü
olan zikir, fikir, mücahede, riyazet, ihlas muhabbet ve Allah korkusu gibi
mefhumların üzerine durup zıdlarıyla birlikte açıklayıp hakkında eser
yazdılar. Ve böylece tasavvuf ilmi de metodlu bir şekilde ortaya çıkmış
oldu. Tasavvuf şahsında yazılmış eserlerin en güzeli Gazali'nin kitaplarıyla
Ebu Talib al-Mekki'nin Kutü'l-Kulub ismindeki kitabıdır. Bu hususta
İhyaül-Ulum kafi ve vafidir. Hülasa her müslüman – yani İslam'ı bilen ve
onunla amel eden- hem kelamcı, hem fakih, hem ahlakcı, hem mütesavvıfdır.
Çünkü İslam bunlardan ibarettir. Başka bir şekilde tasavvufu izah etmek
doğru değildir. Avamın hurafe vehikayelerine ehemmiyet verilmemesi lazımdır.
BAŞA DÖN
TASAVVUF- EVLIYANIN HALLERI:
Zaman Gazetesi'nde Sabri
Yılmaz imzasıyla yazılan bir dizinin bazı kısımlarını işaretleyerek size
gönderiyorum. Bunları, şeriatle bağdaştırmamız mümkün müdür? Meselâ a.)
Beyazıd-i Bistamî, birgün ayağını uzatarak oturmuştu. Müritlerinden biri de
müsaade almadan öyle yaptı ve bir daha ayağını doğrultamadı. b.) Ayağının
uzatmış otururken birisi onun ayağının üzerinden geçti, ayağında bir
hastalık çıktı ve nesillerine dahi sirayet etti. c.) Kendisini arayan bir
garibe tanıyanlar onun faydasız, yaramaz ve aşağılık birisi olduğunu
söylediler. d.) Evini öğrenen bu yabancı gittiğinde gözleri kan çanağına
dönmüş bir pir ile, yanında huriler kadar güzel bir genç kız, elinde de dolu
bir kadeh buldular. Hayrette kalan yabancıya durumu izah etti. Küpteki
sıvının ,şarap olduğunu, ancak onu Cenab-ı Hakk'tan aldığı bir nurla bir
bakışta sarhoşluk etme özelliğini alarak içtiklerini, kızın ise kendi kızı
olduğunu vs. söyledi.
l. Tasavvuf recaları
anlatan ilk kaynaklara baktığımızda Bâyezîd (Ebu Yezîd) el-Bistamî'yi
gönderdiğiniz yazıda verilenden daha değişik bir imajda görüyoruz. Ilk büyük
sofilerden, ehl-i hal, Kitabı ve Sünneti ölçü alan bir örnek zat, meselâ
Risale-i Kuşeyri'de hayatı anlatılırken sizin yazdıklarınızdan hiç birine
yer verilmiyor, hatta onun şu sözü aktarılıyor: "Kişinin havada uçacak kadar
kerametlerle donatıldığını görseniz dahi buna kanmayın. Siz onun Allah
(cc)'in emirleri ve yasakları karşısındaki tavrına, hududu koruyup
korumadığına, şeriatı uygulayıp uygulamadığına bakın".(Risale el-Kuşeyriyye,
I/103)
|