FIKIH ANA SAYFA   I  SİTE ANA SAYFA

Y

Yabancı Erkeğe Bakmak Yağmur Duası (İstiska)  Yakın Akraba Evlılığı   Yakın Akraba Evlılıklerı   Yakınlar Ve Mahremlık  Yakınları Zıyaret Yalan

Yalan Söylemenın Caız Olduğu Yerler Var Mıdır. Yalan Yemın    Yemın Yaratma Ve Kesb Teorısı Yas Tutmak Yaşam Sıgortası Yemek Âdâbı

Yatak Odasında Kur'ân-I Kerîm Bulandurulabılır Mı? Yemek Duâsı Yatakta Kurân-I Kerim Okumak Caiz Midir? Yemın Çeşitleri

Yatanın Yanında Kur'ân Okumak  Yatır, Türbe Ve Kabır Zıyaretı  Yemın Keffaretı  Yemının Hâkım Kararına Etkısı  Yıkanma (Gusül)

Yılbaşı Kutlamalarına Katılmak, Hındı Vb. Satmak Yol Kesme Cezası Yolculuk Namazı  Yolculukta Mahremlık Yüz Değnek Cezası  

 Yunanistan Gibi İslam'a İnanmayan Bir Devlet Tarafından Tayin Edilen Bir Din Görevlisinin Arkasında Namaz Kılmak Caiz Midir?

Yüzük Takmak    Yüzük Takmanın Dinimizdeki Yeri Var Mıdır?

YABANCI ERKEĞE BAKMAK

Iki çocuklu bir hanımım. Bir erkek bana lâf attı; ben de bir kaç kez baktım ve sonra vazgeçtim. Islâma göre benim durumum nedir? Beyim de genelev kadınları ile ilişki kurmuş. Ayrıca onun durumu ve evliliğimin durumu nasıldır?

Siz, nikâhlı iken bir yabancıya bakmak ve ona, kötü duygularının mümkün olabileceği ihtimalını hissettirmekle bir günah işlemişsiniz. Yapmanız gereken şey, bundan tevbe etmeniz ve bir daha yapmamanızdır. Gerek bu davranışınız ve gerekse kocanızın sözünü ettiğiniz davranışı, günah olmakla beraber, nikahınızı yıkmış olmaz. Ancak burada çok dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Kendisini kocasına ustaca takdim eden, başkalarına göstermemek şartıyla onun arzuladığı şekilde süslenen, kokulanan, temiz ve güzel giyinmeye önem veren, cilve ve davranışlarıyla kocanın gönlünü çelip, onu başkalarıyla bir şey arar duruma düşürmeyen kadın kendisini de, kocasını da kurtarmış olur. Bunu haramdan korumak ya da korunmak niyyetiyle yaparsa, çok büyük de sevap kazanır. Efendimiz bu konuya çok önem vermiş ve erkeklere: Elbisenizi temizleyin... Saçlarınızdan alın, misvak kullanın, süslenin ve temizlenin. Çünkü Benî Israil erkekleri böyle yapmadığı için karıları zinaya düştüler. " (el-Hindî, VI/640 (Ibn Asâkir'den) ) buyurmuştur. Bu durum, hem erkek, hem de kadın için aynıdır. Sizin durumunuz Efendimizin başka bir sözlerini daha doğruluyor. Yine erkeklere hitaben o; "Iffetli olun ki, kadınlarınız da iffetli olsun" (Hâkim IV/154; el-Hindî V/316-317) buyurmuştur. Bunu da özellikle erkeklerin bilmesi gerekir.

BAŞA DÖN


 

YAĞMUR DUASI (İSTİSKA)

Yağmurun uzun zaman yağmadığı kuraklık zamanlarında, Allah'ın yağmur yağdırması için bir belde ahâlîsinin topluca dua etmeleri. Fıkıh dilinde yağmur duasına "istiskâ" denilir. "İstiskâ", yağmur talebinde bulunmak anlamına gelir.

Yağmur duası sünnettir. Hem Peygamberimiz hem de onun Raşid halîfeleri yağmur duasında bulunmuşlardır.

Yağmur duasının peşi peşine üç gün ve yerleşim bölgesi dışında olması müstehaptır.

Yağmur duasına gitmeden önce, sadaka verilmeli, günahlardan tevbe edilmeli, dargınlar barışmalı, haksız olarak alınan şeyler sahiplerine geri verilmelidir. Yağmur duasına çıkarken oruçlu olmak, mütevazı ve muhtaç bir tavır takınmak uygun olur.

BAŞA DÖN

Müslümanlar dua edilecek yere vardıklarında, önce iki rek'at namaz kılarlar. Namazın cemaatla kılınması menduptur. İmam namazdan sonra kalkar ve cemaata karşı bir konuşma yapar. Namaz ve hutbenin bulunuşu, Ebû Yusuf ve Muhammed'in görüşleridir. İmam Azam'a göre; yağmur duası sadece dua ve istiğfardan ibarettir; namaz ve hutbe yoktur.

Yağmur duasında namaz kılınmış ve hutbe okunmûşsa, hutbeden sonra; bunlar olmamışsa, doğrudan imam ayağa kalkar ve yönünü kıbleye çevirir. Cemaat onun arkasında kıbleye karşı ve oturarak dururlar. İmam, Allah'a dua eder, cemaat de "amin" der. Hz. Peygamberden nakledilen, yağmur duası için özel dualar vardır. Dua ederken bunların okunması daha uygundur (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, II, 184; Kâsânî, Bedâiu's-Sanâi, I, 282; Ö. Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, 272 vd.; A. Hamdi Akseki, İslâm Dini, 192).

Dua ayakta yapılır. Dua edilirken kıbleye dönülür. Dua edilirken Allah'tan af istenir, yağmur istenir. Duanın üç gün peşipeşine yapılması müstehabdır.

Yağmurun gecikmesi sebebiyle eski elbiseler giyilir. Başlar öne eğilir, mütevazi bir tavır takınılır. Yaya olarak dua yapılacak yere gidilir. Duadan önce sadakalar verilir, fakirlere yardım yapılır. Haksızlık yapılmışsa helâllık dilenilir, müslümanlar için af istenilir.

Müslümanlar kendi çocuklarını ve ehli hayvanlarını yanlarına alırlar. Annelerle, yavruları birbirlerinden ayırırlar. Zayıflara, güçsüzlere dua ettirirler. Cemaatta onların yaptığı duaya "âmin" diyerek karşılık verirler.

Yağmur yağmaya başlayınca da bunun nişanesi olarak Yüce Allah'a şükredilir. Yağmur yağarken "Allahûmme sayyiben nafıan" (bunu hakkımızda yararlı bir yağmur kıl) denilir. Gereğinden fazla yağınca da "Allahümme havaleyna ve la aleyna" (Ya Rab! Bunu zarar vermeyecek yere yağdır. Bizim üzerimize yağdırma) diye dua edilir.

Peygamberimizden bize ulaşan yağmur duası şudur: "Allahümmel Eskına ğaysen muğisen henien merien ğadekan mücellilen şeyhan âmmen tabekan. Allahümme! Eskıne'l ğayse ve la tec'alna mine'l kanitin. Allahümme! Inne bil biladi vel ibadi vel hakkı minel levai vaddanki mâlâ neşku illa ileyk. Allahümme! Enbit lena ezzer'a ve edirre lenaddar'a ve eskına min berekatis-sema ve enbit lena min berekatil arz. Allahümme! Inna nestağfirüke inneke künte ğaffaren fe erseles-semae aleyna midraran."

Manası: "Ya Rab! Bize bol yararlı, her tarafa akıp giden, her tarafı sulayan umumi bir yağmur ihsan et.

Ya Rab! Bizi yağmurla su ver. Bizi, ümitlerini kesmiş kimselerden eyleme. Kullarda, beldelerde ve yaradılmış şeylerde öyle darlık vardır ki senden başkasına arzedemeyiz.

Ya Rab! Bizim için ekinleri bitir, bizim için memeleri sütle doldur, bizi göğün bereketinden su ver, bize yeryüzünün bereketinden yetiştir.

"Ey Rabbimiz! Biz senden mağfiret isteriz. Şüphesiz sen çok mağfiret edicisin. Bize gökten bol bol yağmurlar yağdır.”

 

BAŞA DÖN


 YAKIN AKRABA EVLILIĞI

Annem beni bir kuzenimle evlendirmek istiyor ve bunda da çok israr ediyor. Doğrusu kuzenim beğenilmez birisi de değil. Ama ben bunun kötü sonuçlarından endişe ediyorum. Şer'î bir sakıncası var mıdır?

Müslümanların inancına göre normalı, ya da anormalı, yahut mübahla, yani serbest olanla haramı, yani olmayın belirleyen Allah'tır. O Kur'ân-ı Kerîm'de kimlerle evlenilmeyeceğini açıklamış ve "Bunun dışında kalanlarla evlenmemiz helâldir" (Nisâ 4/24) buyurmuştur. Kuzenler yani hala-teyze, amca-dayı çocukları evlenmeleri haram olanlardan sayılmamıştır. Öyleyse onlarla da evlenilebilir. Allah Rasûlü Efendimiz, kızı Fatma annemizi de kendi amcasının oğlu Ali Efendimizle evlendirilmiş ve durumu fiilen açıklığa kavuşturmustur. Ancak yabancı ile evlenmenin bir takım sosyal faydaları olduğu gibi, yakın akrâba ile evlenmenin bazen mahzurları da olabilir. Mesela kan benzerliğinden doğan uyuşmazlığın, yakın akraba arasından daha çok olduğu söylenir. Ancak bu konuda günümüzün tarafsız olmayan tıbbına pek güvenmemek gerekir. Çünkü, sakat doğumlar konusunda süt kardeşliği daha etkili olduğu halde, onlar bundan söz etmiyorlar. Ya, "Dersleri henüz oraya kadar gelmedi" ya da onu Islâm yasakladığı için onlar yasak olmamasını istiyorlar. Şu halde kuzenlerin evlenmesini de Islâm serbest saydığı için mahzurlu göstermek istiyor olabilirler. Ne var ki, evliliğin devamında ve çocukların sağlam ve gürbüz oluşunda karı-kocanın birbirini içten sevmesinin ve birbirlerine karşı çok canlı ve kuvvetli cinsel arzu duymalarının çok büyük etkisi vardır. Ilişki ne kadar içten ve her iki tarafı tatmin edici olursa, çocuk da o kadar gürbüz, düzgün ve zeki olur. Bundan olacak ki, Allah Rasûlü Efendimiz (s.a.s.) erkeklere, ilişkide aceleci olmamalarını ve karılarını da tatmine ulaştırmalarını şiddetle tavsiye eder. İşte bazen olabilir ki, kuzenler bir çatı altında yetişmişliğin verdiği duyguyla birbirlerini çok yâkın hissederler ve birbirlerine karşı gerekli cinsel uyarılmayı yaşamazlar. Bu gün eğer sakat doğumlar yakın evliliklerde daha çok gözüküyorsa, bence bunun önemli sebebi budur. Ikinci önemli bir sebep de, genellikle yakın akraba arasında emzirme olaylarının çokça olması ve önem verilmediğinden ya da unutulduğunda, bunun hesaba katılmayıp, süt kardeşlerinin birbirleriyle evlendirilmesidir. Sözünü ettiğiniz hadîs, Gazâlî'nin Ihyâ'sındâ da vardır. (Benzer hadisler ve Hz. Ömer'in sözü için bk. el-Hubeysî, el-Berâke 165 vd.; Yakın anlamda bir hadîs için bk. Suyûtî, el-Câmi'us-sağîr (Feyzu'I-Kadîr ile birlikte) VI/351. Burada hadîsin zayıf olduğuna işaret ediliyor. Aynı hadis Kenzu'I-ummâl'da Suyûtî'nin de kaynağı olan Hâtîp Bagdâdî'nin Tarih'inden alınarak verilir. XVI/H. 44564. Sevkanî, el-Fevâid'de yine benzer anlamda bir hadîs verir ve senedinde Hâkim'in yalanci saydığı Sehl vardır, der s.131.) Ama Irâkî güvenilir bir aslının bulunmadığını, bunun hadîs değil de, Ömer Efendimizin Sâib Ogullarına söyledigi bir sözün bir parçası olarak bilindığını söyler. (GazaIî N/42) Nitekim bu hadîs, meşhur dokuz hadîs kitabın hiç birisinde yoktur. Gerçi Ömer Efendimizin sözü olmasının da bir anlamı ve gerçek payı vardır. Ama birbirini seven iki kuzenin evlenmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Yeter ki, birbirlerini görmüş ve sevmiş olsunlar. Birbirlerini görerek sevenler, mizaçları uyumlu olduğu için sevmişler demektir. Mizaçları uyumlu olanlar arasında, birbirlerini gördüklerinde sevgi alışverişi ve akımı olacağından" Allah Rasûlü Efendimiz buna çok önem vermiş ve evleneceklerin birbirlerini, şehvetle baksalar dahi, görmelerini emretmiştir. Siz de seviyorsanız evlenmenizde mahzur yoktur.

 

BAŞA DÖN


YAKIN AKRABA EVLILIKLERI:

Müslümanlar için normal, ya da anormal, helâl ya da haram sınırını koyan Allah'tır. O'nun ve O'nun emriyle elçisinin helâl dediği helâl, haram dediği de haramdır. Çünkü helâl, ya da haram kılma, bir dinin en büyük özelliğidir. Ya da her helâl ve haram kılan, din koyuyor demektir. Bu yüzden Peygamberimiz; büyüklerinin yasak dediğini yasak, yani haram. mübah dediğini de mübah, yani serbest sayan insanları, o yasak ve mübah koyanlara tapan diye nitelemiştir. Yani; Allah bir şeyin helâl ya da haram olduğunu bildirdikten sonra, birisi yetkisine dayanarak O'nun helâl dediğini yasak, haram dediğini de serbest etmişse, yeni bir din koymuş, onun dediklerini kabul eden de onu ilâh edinmiş demektir.

Allah kendisiyle evlenilemeyecek kadınları Kur'ân-ı Kerîm'de bildirmiş. Peygamberimiz de buna açıklık getirmiştir:

1. Anneler, kızlar, kızkardeşler, halalar, teyzeler, kız ve erkek kardeş kızları ile; ister öz, ister üvey, ister nesepten, ister sütten olsunlar, evlenmek ebediyyen haramdır.

BAŞA DÖN


2. Babasının ve çocuğunun karısı, karısının annesi ve kızı da bunlara dahildir.

3. Başkasının nikâhlısı onunla nikâhlı olduğu sürece, karısının kızkardeşi, halası ve teyzesi de karısının kendi nikâhında bulunduğu sürece kendisine haramdır.

Bunun dışındaki bütün kadınlarla evlenebileceğini de yine Kur'ân-ı Kerîm bildirmektedir. Artık meselâ amcadayı, hâlâ-teyze çocuklarıyla evlenmeyi. geçici yetkisine dayanarak yasaklamak, işte yeni bir din koymak, onun yasağını kabullenmek de, onun dinine girip, onu ilâh edinmek demektir.

Ne varki, haramlar arasında derece farkı olduğu gibi, helâller arasında da derece farkı vardır. Buna göre yakın akrabası dışındakilerle evlenmek daha güzel bir helâldir. Hz. Ömer de bunu teşvik etmiştir. ("Yakın akraba ile evlenmeyin, çünkü doğacak çocuk zayıf olur" anlamında bir hadis rivayet edilirse de, Ibri Salâh aslının bulunamadığını söylemiştir. Doğrusu Hz. Ömer'in sözü olduğudur. bk. Gazalî, Ihya (Tahriçli) 1l/42.)Çünkü aile yuvasınin ve doğacak nesillerin sağlamlığı, karı-koca arasındaki sevgi ve çekiciligin fazlalığına bağlıdır. Insanlar, fıtratları gereğiyakınlarına karşı cinsel arzu duyamazlar. Halbuki, karı-koca arasında sevgi ve çekiciligi doğuran en büyük etken cinsel arzudur. Bazı insanlarda yakınlarına karşı doğacak bu tür arzusuzluk, evlenmeleri halinde, soğukluğa ve arzusuz ilişkiden kaynaklanan ciliz ve sakat doğumlara sebep o1abilir. Bu yüzden Imam Gazali, evlenilecek kadınla aranılan nitelikler arasında, yakın akrabadan olmama özelliğini de sayar. (Gazâlî, agk.) Buna; çünkü yakınlar arasındaki şehvet azlığından ötürü doğacak çocuklar cılız olur, sebebini gösterir.

Yakın akraba ile evlenmemenin bir faydası daha vardır. Akrabası olmayan birisiyle evlenip, yabancı bir akraba ile hısımlık bağları kuran adam, İslam'ın istediği sevişen ve yardımlaşan toplumun oluşmasına yardımcı olmuş demektir. Çünkü yakınların birbirlerine yardım etmeleri daha kolaydır.

Ancak buna rağmen Islâm'da bu tür evliliğin yasaklanmaması, bu sonuçların istisnaî durumlar olduğunu gösterir. Bu bağlamda Peygamberimizin, evlenecek eşlerin birbirlerini görmelerini, yani severek evlenmelerini tavsiye etmesi çok önemli ve ilgi çekicidir. Hattâ erkek, talip olduğu kadına şehvetle de olsa bakabilir. (Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân V/173; Ibn Rüsd, Bidâye l1/3.) Çünkü insanlar mizaçları itibariyle uyum sağlayabilecekleri ve sağlam nesil yetiştirebilecekleri eşleri daha ilk bakışta sevebilirler. Sevemiyorlarsa mizaçları birbirine uygun değil demektir. Onun için birbirlerini görmeyenlerin ve gördükten sonra da sevemeyenlerin evlenmeleri ya da evlendirilmeleri hoş olmayan bir davranıştır.

Ama, tekrar edersek, birbirlerini seven bir amca-dayı, hala-teyze çocuklarının aralarını ayırmak ve sevgilerine engel olmak da fıtrata ve insanın hamuruna aykırı bir davranış ve bir zulüm olur.. Çünkü cinsî sapıklar dışında teyzesine, halasına ya da dayısına aşık olan kimseye rastlanılmaz ama, kuzenlerine aşık olan bir sürü insan vardır. Öyleyse doğal ve fıtri davranış, böyle olanların birbiriyle evlenebilmeleridir.

Artık bu konuda yapılabilecek şey, akraba evliliklerini yasaklamak değil, Peygamberimizin yaptığı gibi, yabancı ile evlenmeyi teşvik etmektir. Halbuki süt kardeşle evlenmek daha çok sakat doğuma sebep olduğu halde, yakın akraba evliliğinin yasaklanmasını isteyenler onun yasaklanmasını istememektedirler. Demek ki, gayeleri dinî bir kurala karşı çıkmaktan ibarettir.

BAŞA DÖN


 

YAKINLAR VE MAHREMLIK

Kalabalık bir aileyiz Kayınlarımla aynı evde oturuyoruz. Bu durumda onlarla beraber oturabilir ve beraber yemek yiyebilir miyim? Ya da nasıl davranmalıyım?

Imkân varsa her çiftin ayrı evi olacaktır. Tek evde kalma zorunlulugu varsa, her çiftin en azından yatma yeri müstakil olacak, beraber oturmalarda tesettüre ve konuşmalara azami dikkat edilecektir. Kadın, meselâ kayınları gibilerin bulunduğu bir mecliste, kadınsı bir endam ve nâzu nesve ile konuşmayacak, süsünü ve kokusunu orada kullanmayacak, omuzlarını göğüslerine, kadar örten genişçe, süslemesiz ve koyu renkli bir başörtüsü örtünecektir. Çünkü cilbabın asgari ölçüsü budur. Namahremleriyle; özellikle kayınlarıyla hiçbir zaman başbaşa (halvet) kalmayacaktır. Kadının kaynı gibilerle başbaşa kalması da haram mıdır? diye soran birisine Rasûlüllah Efendimiz: "O zaten ölüm demektir" buyurmuştur. Bize gelen mektuplardan bunun ne kadar isabetli olduğunu yakînen öğrenmiş durumdayız. Bu söylenenler elbette İslamın müslümanlardan istediği hayat biçimidir.

BAŞA DÖN


 YAKINLARI ZIYARET

Annesi kızının, babaannesine; halasına, amcasına gitmesini istemiyor. "Gidersen sütüm sana hâram olsun" diyor. Bunun bir anlamı var mıdır?

Akraba ile iyi ilişki, onları ziyaret ve gözetme birçok âyet ve hadîsle emredilen bir görevdir ve önem sırası da en yakından en uzaga doğrudur. Anne-baba başta gelir. Sözünü ettiğiniz durumda anne kızını babaannesi, halası... gibi akrabalarına şer'î ölçülere göre haklı bir sebepten ötürü göndermiyorsa kızının gitmesi câiz değildir. Çünkü bu takdirde onların gönlünü yapmak için annesinin, hem de haksız yere kalbini kırmış olur. Ziyaretinde şer'î bir mahzur yoksa, örfen "bizi terketti" denebilecek süreleri geçirmemek üzere, ziyaretine annesi engel olamaz. Çünkü bu durumda annesinin emrini yerine getirirken Allah'ın emrine karşı çıkmış olur. Halbuki, "Allah'a isyan edilerek kula itaat edilemez" (Bu konuda birden çok hadis için bk. el-Hindî N/358, IV/792, 797 VI/67, 77,) Kendini bilen anneler de Allah'ın emriyle çelişen isteklerde bulunmamalıdırlar.

BAŞA DÖN


 

YALAN

Yalanı iş edinme, çok yalan söyleme. Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildığının aksini söylemesidir. Yalancılık çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır.

Yalan rûhî bir hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan korumaları gerekir. Çocuklar daha küçükken doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır.

Cenab-ı Hakk, "Yalan sözden kaçının" (Hac, 22/60) diye emrettiği halde basit dünya menfaatleri için yalan söyleyenler vardır. Özellikle yalan yere şahitlik yapmak çok kötü bir davranış ve büyük bir günah sayılmıştır. Gerçek bir müslüman kendi aleyhinde de olsa, doğru söylemeli ve asla yalana yaklaşmamalıdır. Çünkü Allah Teâla şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeğe çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyleyen şâhidler olun. Velev ki, o şahitliğiniz nefişleriniz yahut ana babanızla yakın akrabanız aleyhine olsun. Ister üzerine şahitlik yapılan kimseler zengin veya fakir bulunsun" (Nisa, 4/135).

Peygamber Efendimiz de, yalan söylemenin ve yalan şahitlik yapmanın büyük günahlardan olduğunu ısrarla belirtmiştir (Riyazü's-Sâlihîn, III, 138). Ayrıca yalanın münafıklık alâmetlerinden olduğunu haber vermiştir (Müslim, Iman, 107).

Dinimizde sadece üç yerde yalan söylemeye izin verilmiştir:

a) Zulüm ve haksızlığa uğramış bir adamın can, mal veya namusunun zarar görmekten kurtarılması için;

b) Dargın olan karı-kocayı veya iki kişiyi barıştırmak için. Çünkü Rasûlullah, Insanlar arasını düzelten, bunun için hayırlı söz söyleyen ve hayırlı söz ulaştıran kimse yalancı değildir" (Müslim, Birr ve Sıla, 27) buyurmuştur.

c) Harpte düşmanı yenmek için.

Yalanın kötülüğüne gelince, Peygamberimiz (s.a.s.);

"Yalan kötülüğe, kötülük Cehennem'e götürür. Insan yalancılık yapa yapa, nihayet Allah katında yalancılardan yazılır" (Buharî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103-105) buyurmuştur. Yalanın en büyük kötülüğü işte budur. Yani, insanı Allah Teâla'nın rızasından uzaklaştırıp Cehennem'e götürmesidir. Ayrıca yalan insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde karışıklıklara sebep olur; dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları eker. Yalan er geç ortaya çıkacağından, yalancılar, kendilerine güvenilemeyen, saygı duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler. Kısaca yalan, insanı dünyada da ahirette de felâkete sürükler.

 

BAŞA DÖN


YALAN SÖYLEMENIN CAIZ OLDUĞU YERLER VAR MIDIR.

Müslim'deki bir hadiste "Insanların arasını bulan ve hayır söz taşıyan yalancı değildir" buyurulur. Hemen bunun yanı başında Ibn Sihab şöyle der: "Insanların söylediklerinden hiç birinde yalana ruhsat verildiğini duymadım. Ancak üç şey müstesna: Harpte, insanların arasını bulmakta, kocanın karısına, karının kocasına söylediklerinde".(Müslim, Birr 27) Tirmizî'de de Müslim'dekine benzer şu hadisler vardır: "Yalan sadece üç yerde helâl olur: Kişinin karısını memnun etmesi konusunda, harpte, insanların arasını bulmakta", "Insanların arasını bulmak için hayır söyleyen ya da hayır söz taşıyan yalancı değildir".(Tirmizî, Birr 26)

Bu hadislere dayanarak Kâdi Iyâd gibi alimler, bu üç yerde yalan söylemenin caiz olduğunda ihtilaf olmadığını söylemişlerdir. Ancak bu yerlerde söylenilebilecek yalanın nasıl olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı alimler; bu üç yerde her türlü yalan caizdir. Bunların dışında da bir maslahâta binaen caiz olabilir. Meselâ yanında saklanan birisini öldürmek isteyen bir zalime, sorduğunda bilmiyorum demesi ittifakla vaciptir. Mezmum yalan, zararlı olan yalandır. Hz. Ibrahim (as) putlar için "Onları büyükleri kırdı, ben hastayım" demişti (21/63). Karısını elinden almak isteyen zalimlere de onun kızkardeşi olduğunu söylemiş (içinden de dinde kardeşi olduğunu kastetmiş)'ti(Buhari, Enbiya 8; Müsned, NI/244) derler. Diğer bazı alimler de: Yalan hiç bir yerde caiz olmaz. Bu üç yerde de ancak tevriyeli, yani Hz. Ibrahim (as)'in sözünde olduğu gibi doğruya da ihtimalı olacak şekilde caiz olabilir. Meselâ koca, karısına elbise, mobilya vs. sözü verir, içinden de, imkân bulursam günün birinde alabilirim de" diye düşünür veya sevdigine, dünyada bir tane olduğunu söyler ve bununla içinden bu sözün doğruluk yönünü düşünür. Harpte ise düşmana meselâ, baskomutanınız öldü, der, bununla daha önce ölen komutanlarını kasteder vs... derler (Krs. E1-Mubarekfûrî, Tuhfetü'1-Ahvezi, VI/69; Davudoğlu, X/564; Tecrid, IX/112 vd.) ki, Taberi bunlardandır. Ama sözkonusu hadiselerde bir ayırım yapılmamıştır.

 

BAŞA DÖN


YALAN YEMIN

Yalan yere yemin eden kişi, Allah'ı yeminine şahid göstererek insanları kandırmak istediği için O'nun mukaddes adını istismar etmekte, O'na iftirada bulunmaktadır. Bu nedenle Hz. Peygamber, büyük günahların en büyüklerinden birinin de yalan yemin olduğunu söylemiştir. (Buharî, Edeb, 6). "Birbirinizi aldatmak için (yalan) yemin etmeyin, bu yüzden yere sağlam basan ayak sürçebilir ve Allah yolundan alıkoymanıza karşılık kötü bir azab tadarsınız. Bunun için size (ahirette de) büyük bir azab vardır" (Nahl,16/94) âyeti, yalan yeminin cezasının ilahî azab olduğunu belirtmektedir.

Bir kimse geleceğe yönelik yaptığı bir yemini bozduğunda, kefaretini ödemek suretiyle yeminin günahından kurtulur (bk. Yemin Keffareti); fakat yalan yemin öyle büyük bir günahtır ki, onun cezasını keffaret dahi düşüremeyeceği için, yalan yeminde keffaret olmaz. Böyle bir günah işleyen kişi, yalanına şahid gösterdiği Allah'a tevbe etmeli, af dilemeli ve bir daha bu günahı işlememelidir. Onun günahını ancak Allah affedebilir. Yalan yeminle başkalarının hakkı alınmışsa, velev ki bu kanun yoluyla olsun, ikinci bir günah daha işlenmiş olur. Haksız yere elde edilen bu hak, sahibine ödenmedikçe tevbe ile kurtuluş olmaz. Mesela bir kimse, ödemediği borcunu bile bile "ödedim" diye yemin etse, karşı taraf da alacağını isbat edemese ve hâkim, yalan yemin edenin borçsuz olduğuna hükmetse, bu kişi iki büyük günahı birden işlemiş olur. Bir de dikkatsizlik, kötü alışkanlık, hata... gibi sebeplerle yalan yere yemin etmek durumuna düşülür. Şüphesiz ki bunun günahı diğeri gibi değildir. Fakat gelişi güzel, lüzumsuz yere Allah'ın adını anmak da bir günahtır. Bu nedenle dile hakim olmalı, yemini alışkanlık haline getirmemeli, ancak çok önemli durumlarda yemin etmelidir. Yeminde niyet, yemin ettirenin maksadına göredir. bu nedenle, yemin eden kişi kalbinden başka şeyleri geçirerek yemin ederse yine yalan yemin etmiş olur. Mesela, Ahmed'e olan borcu için yemin ettirilen kişi, Mehmed'e ödemiş olduğu,borcu kasdederek, borcumu ödedim diye yemin ederse, yalan yemin etmiş olur (Ayrıca bk. Yemin md.).

BAŞA DÖN


YARATMA VE KESB TEORISI

Islâm nazarında insan, yaratılanların en şereflisi ise de, her yaratık gibi noksan ve sınırlıdır. Çünkü mutlak kemal Allah'a mahsustur. O halde iman, mutlak kudret, mutlak irade ve ihtiyar sahibi, dolayısıyla yaptığı işlerin bizzat yaratıcısı olamaz. Çünkü hâlikiyet (yaratıcılık), Allah (c.c)'a mahsus olan çok yüce bir sıfat, çok yüksek bir derecedir. Fakat insan hayvanlarda olduğu gibi- irade ve ihtiyardan, seçme gücü ve isteme yeteneğinden tamamen mahrum bir varlık da değildir. Çünkü bilinen bir gerçektir ki insan, bazı işleri dilerse yapıyor, dilerse yapmıyor. O halde insanın kendine mahsus cüz-i bir kudreti, cüz-i bir irade ve seçme gücü vardır. Bu sebepledir ki; mükelleftir, yaptığı iyi ve faydalı, kötü ve zararlı bütün işlerden sorumludur. Öyle ise, kendi iradesiyle yaptığı işlerden bu sorumluluğu gerçekleştiren bir payı almalıdır. Aksi halde mükellef ve sorumlu olamaz. Fakat insana böyle bir pay ayırır ve üstünlük tanırken, onun yaratılan bir kul olduğunu unutarak, yegane yaratıcı Hâlık olan Hak Teâlâ'ya her hangi bir yönden onu benzetmemeli ve yaratıcı Rab derecesine çıkarmamalıdır. Bu iki ana esas birbirine karıştırılmaz, aradaki sınır iyi bilinirse, çok muğlak olan kader meselesi az çok kavranmış olur. Gücü ve imkânı sınırlı olan insan aklı böyle ilâhî bir sırrı tam olarak çözemez. Ancak bu büyük sırrı anlamaya ve esasını kavramaya çalışır.

Eş'arilere Göre Yaratma ve Kesb Teorisi

Yukarıda belirtilen iki ana esası benimseyen Eş'arilere göre; kul kendi iradesiyle yaptığı işlerde mecbur değil, muhtardır. Yani kendine mahsus irade ve kudreti vardır; yaptığı ihtiyarî fiillerin sahibi ve mahallıdır. Fakat kulun kudreti, yaptığı işler üzerinde müessir (etkili) değildir. Çünkü Allahu Teâlâ ortağı olmayan tek ve yegane Hâlık'tır. Kudreti tamdır ve her şeyi yaratma gücüne sahiptir. O halde; her şeyin ve insanların, mide, ciğer ve kalb çalışmaları ve uyumak, hazmelmek gibi ızdırarî (irade dışı, zorunlu) fiillerinin yaratıcısı Hak Teâlâ olduğu gibi, kulun yaptığı iradî ve ihtiyarî fiillerinin de Hâlıkı Allah(c.c.)'dir. Zira imam Eş'ariye göre: "Bir eser üzerinde iki tam müessir kuvvet ictima edemez" bu kural gereğince, kulun iradı fiilleri üzerinde tek mücasir kuvvet Hâk Teâlâ'dır. O halde kulun kudretinin yaratmada, ikinci bir kuvvet olarak bir tesiri yoktur. Ancak Hâk Teâlâ, ilahî kanunu icabı olarak, o fiili, kulun azım ve tasmimi (ısrarlı isteği) bulunduğu anda yaratır. Bu azım ve kesin istek, kulun iradesini o şeye yöneltmeşiyle o işi kesb etmesi feklinde ortaya çıkar. O halde kul yaratıcı hâlık değil, o işi kazanan kâsibdir. Yaratmada bir payı yoktur. Tek Hâlık, tek yaratıcı iail Allah (c.c)dir. Insanın kazandığı fiile tesir eden kudret ona Allah (c.c) tarafından verilmektedir. Kulun kudretinde olan şey Allah'ın da kudreti altındadır. Bu açıdan bakılınca mülkiyette olduğu gibi bir ortaklık durumu yoktur (el-Eş'ari, Kitabu'l-Luma', s.72). Kulun kesb ettiği bu gibi fiillerle olan alakası, o fiilin mahalli ve sahibi olmaktan ibarettir. Çünkü her fiil, o fiilin mahalline isnad edilir. Mesela güzellik onu yaratana değil, onunla vasıf lanan şahsa isnad edilir. O halde, Allah Hâlık, kul kâsibdir, yani yaratma Allah'a mahsustur, kesb ise kula aiddir. Eş'arilerin "Halk ve kesbt' teorısının özeti budur. Işte Eş'arîler "teklif ve sorumluluk" esası ile "Allah'ın yegane yaratıcı" olduğu esasını böylece bağdaştırarak Cebriyye, Kaderiyye ve Mu'tezilenin düştüğü hataya düşmemişlerdir. Ancak kulun kudreti olup ta, fiillerin üzerinde belirli bir tesiri olmaması ve kesb teorisi üzerinde çok tartışıları anlaşılması güç bir konudur. Öyle ki, "Akla min kesbi'l-Eş'ari" Eş'ari'nin kesbi kadar dakik ve muğlak tabiri arapçada darbı mesel olarak görmüştür. Bazı âlimlerce, cebir fikrine yakın görünen Eş'ariye Mezhebi, "Cebr-i Mutavassıt" diye de anılır. Nitekim bazı Eş'arîlerin "insan muhtar (Irade sahibi suretinde) muzdar (mücber, mecbur) dur" sözü, insandaki irade serbestisi sadece surette kalmaktadır. Gerçekte ise hakim ve müessir olan, sadece Allah'ın küllî ve mutlak iradesidir.

BAŞA DÖN

Maturîdilere Göre insan Iradesi, Kesb ve Halk

Islâm düşünce tarihi ve Kelâm ilmiyle meşgul olanlarca bilindiği gibi insanın irade ve kudreti, ihtiyarı fiilleri üzerindeki tesirleri, yaratma ve kesb teorisi, kulun yaptığı iyi veya kötü işlerinden sorumlu olduğu, başka bir deyimle "teklif ve sorumluluk" ile "Allah'ın tek yaratıcı" olduğu gibi konularda, ayrıca kaza-kadere iman, hayrın ve şerrin Allahu Teâlâ'nın Ilmi, iradesi ve kudreti ile yaratıldığı hususunda, Maturîdiler, Eş'arîlerle genellikle aynı görüşleri paylaşmaktadırlar.

Maturidilere göre "Kesb" azm-i musammem "yani" kesin ve değişmez bir karar ve irade yönelmesi"dir. imam Mâturidî "Halk" ve "kesbi" kelimelerini beraber mütalâa ederek, hu terime şöyle açıklık getirir: "Allah (c.c) fiilleri oldukları gibi (hakikatleri ile) yaratmakta, onları ‚yokluk'tan ‚varlık' sahasına çıkarmaktadır. Insanlar da o fiilleri kendi iradeleri ile Kesbettikleri (işleyerek elde ettikleri) ölçüde o fiillere sahip olurlar (Kitabu't Tevhid, Nşr. Fethullah Huleyf, Beyrut 1970, s. 226), Mâtûridî "Kesb" hakkında genel bir değerlendirme yaptıktan sonra fiil ile kesbin âidiyeti hususunda şöyle diyor: "fiil aslında "kesb" yönünden insana, "Halk" yönünden de Allah'a aittir': Kulun ihtiyarı fiiline "halk" değil "kesb') Allahu Teâlâ'nın fiiline ise "kesb" değil "halk" denilmekte, "fiil" kelimesi, bu iki terim için de kullanılmaktadır. Halbuki Eş'arîlere göre fiil, yalnız "halk ve icat" manasına kullanılmakta kesb ise mecâzî olarak fiil denilmektedir. Böylece Imam Mâturîdî'nin tek bir olaydaki fiile farklı açılardan baktığı anlaşılmakta ve bir fiilde var olduğunu kabul ettiği yönden manası daha iyi anlaşılmaktadır. Bu esasa göre fiil; icat (yaratma) yönü ile Allah'a mutlak kudret sahibine ait bir eser. Kesb yönüyle de kula aid bir (cüz'î) kudret eseri olmaktadır. Yani fiil, yaratma yönünden Allah'ın külli kudreti altındadır. Allah Teâlâ'nın yarattığı bu fiile insan kesb yönüyle esir ederek onu elde etmekte ve mahalli olmaktadır. Halk ile Kesb arasındaki farka gelince; aletsiz meydana gelen şey halk, aletle meydana gelen şey Kesbdir. Bazıları da şöyle dediler: "Kudret sahibinin (Kâdir-i Mutlak) tek başına meydana getirmesi mümkün olan şey halk (yaratma) mümkün olmayan şey de kesbdir. Böylece Kesb kula, halk da Allah (c.c)'a aid olmuş olur. Fiil Allah'a izafe edildiği zaman "halk" insana nispet edildiği zaman "kesb" adını alır. Bu anlayışa göre insanın sorumluluğu daha çok anlaşılmakta olduğu ortaya çıkmaktadır. Sorumluluk konusunda Imam Maturidi şöyle bir delil zikreder:

Madem ki, Hak Teâlâ dünyada itaat edenlere sevap, âsî olanlara da ikab (ceza) vadetmiştir. O halde bu itaat ve isyan fiilleri ancak kulun iradesiyle seçtiği kendi fiili olduğu takdirde, va'dedilen karşılıkları alabilir. Sevap ve ikab, Hak Teâlâ'nın bildiği gerçekler olduğuna göre kulun bu fiillerinin de gerçek olması gerekir. Diğer bir husus da şudur: Herkes kendi nefsinden ve tecrübelerinden bilir ki; yaptığı işlerde ihtiyar sahibidir, fâilıdır, kâsibtir. Bunun aksini iddia edenler kendilerinin herhangi bir fiili bulunmadığı söyleyen Cebriyye'dir. Onların bu sözlerinin kendileriyle tartışmalarının bir hükmü ve manası yoktur. Çünkü mezheplerine göre bu sözleri de-birer fiil olarak-onların değil demektir. Bu açıklama ile Maturidiyye'nin insandan her türlü fiili iradeyi ve seçme gücünü kaldıran ve onu bir alet gibi telakki eden Cebriyye ile insanın fiillerinden Allah'ın kudret ve iradesinin ve ezelî takdirının (yani kaderin) rolünü ve etkisini inkâr eden Kaderiyye ve Mu'tezile arasında ortak bir yol takip etmeye çalışmaktadır.

BAŞA DÖN


 

YAS TUTMAK:

Bir yakınının ölmesiyle duygulanmak, gözü dünyayı görmez olmak ve çoğu insanlar için ağlamak, fitri olan, yani yaratılıştan gelen ve insanın ilk hamurunda bulunan tabii bir olaydır. Tabii bir din olan ve tabiiliğini korumak için gelen İslam'ın bunu yasaklaması düşünülemez: zaten mümkün de olmaz. Ancak bunu doğal sınırları içerisinde bırakmak, insanlık onurunu kirici ve onu bayağılastirici taşkınlık ve dövünmelere vardırmamak da tabiidir.

Islâm'da yasaklanan şey, bu tür taşkınlıklar ve dövünmelerdir. Peygamberimiz bunları yasaklamıştır. Bu yasaklamadan sonra oğlu Ibrahim'in ölümünde, kendisi de gözyaşı dökünce, ashabı, "nasıl olur, sen bunu bize yasaklamamış mi idin? diye sormaları üzerine, yasaklanan şeyin şefkat ve kalp inceliginden ağlamak değil, sesini yükseltmek ve dövünmek olduğunu bildirmiştir. (Buhârî, cenâiz 43; Ibn Mâce, cenâiz 53; Müslim, fedâil 62; es-Subkî, el-Menhel VNI/278.)

Çünkü ölmek, yok olmak demek değil, asıl yurduna geçmek, ya da imtihan kâğıdını masaya teslim edip, imtihan salonundan çıkmak demektir. Kalanlar ondan ebediyyen aynlmis değillerdir. Kısa bir süre sonra, onlar da aynı yolu izleyecekler ve imtihan sonuçlarının ilân edileceği meydanda bulusacaklardır. Arkada kalanları asıl düşündürmesi gereken şeyler, bu tür çetin geçitler olmalı ve; "Allah'tan geldik, yine ona dönecegiz" diyerek düşünmeleridir. Yoksa: "gitti bütün varlığım Battım! Bittim! Ah benim kaderim! Vah olmaz olaydi!..." gibi cahilce ve A1lah'ın takdirine isyan anlamı taşıyan taşkınlıklar, cahiliyyet dönemi davranışlandır ve yasaktır.

Dinden haberi olmayıp sırf aklını kullananlar bile bunların hiçbir yarar sağlayamayacağını, öleni diriltmeyeceğini; aksine insanı basitleştirip onurunu kıracağını, bedenen de güçsüz ve rahatsız yapacağını, işini aksatıp zarara sokacağını pekâlâ anlayabilir.

BAŞA DÖN

Cahiliyyet devrinde bir yakını ölenler, günlerce bağırır çaginr, üstbaşlarını yolar ve gidenin faziletlerini (?) sayar dururlardı. Bunu yapmak değil, yapmamak kinanırdi. Bu yüzden, ağlamayı becerme konusunda kendine güvenemeyenler, parayla profesyonel ağlayıcılar ve çığlıkçılar tutarlardı. Islâm tabii olan dışında, bunların hepsini kaldırdı. Peygamberimiz: "Yüzünü döven, üst başını yırtan ve cahiliyyetin propagandasını yapan bizden değildir." diye ilân etti. (Buhârî, cenâiz 36, 39, 40; Ibn Mâce, cenâiz 52; Beyhâkî, Sünen IV/63, 64.) "Ölünün arkasından yüksek sesle feryat eden, tevbe etmeden ölürse, Kıyamet Günü; üzerinde katrandan bir çuha ve uyuzdan bir gömlek varken gelecektir" diye buyurdu(Müslim, cenâiz, 29; Müsned V/343, 344.). Bu yüzden Nevevi, Peygamberimizin: "Ölü, üzerine yakınlarının ağlamasıyla azab görür" (Bûhârî, cenâiz 34; Müslim, cenâiz 2,16,17; Ibn Mâce, cenâiz 54.) hadisini sahih saymış ve: Evet, ölen kişi, üzerine feryat edilmesini vasiyet etmişse, ya da feryad edilmesin diye tenbih etmemişse, bundan azab görür, diye açıklamıştır. (Geniş bilgi için bk. Davudoğlu age, V/135-36.) Yani bu; ölen kendi âmeli ile başbaşa kalır. Artık kimsenin ne sevabı ona yazılır, ne de günahı ona ulaşır, esasıyla çatısmaz. Çünkü bu kötü davranışa, engel olmamakla, yine onun kendisi sebep olmuştur.

Bu işi özellikle kadınlar yaptığı için, Peygamberimiz müslüman olan kadınlardan, ölünün arkasından çiglik atmamak (nevh) üzere "biat" (bağlılık ve itaat andlasması) aldığıolurdu. (Buhârî, cenâiz 46; Müslim, cenâiz3l, 32; Nesâî, cenâiz l5, bey'a 18; Müsned NI/197, V/84, 85, V/408.)

Diğer yönden peygamberimiz: "Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanan bir kadının, bir ölünün arkasından üç günden fazla-süslenmeyi terketme anlamında-matem tutması (hidâd) helâl değildir. Ancak kocası müstesna, onun ölümü için dört ay on gün "hidâd" yapması gerekir" buyurur. (Buhârî, cenâiz 31.) Buradaki yaş tutma, bağırıp çağırma değil, yeniler giyip, süslenmeyi terketme anlamındadır. Bu hadisten, kadınların sair zamanlarda süslenebilecekleri, kocasının ölümü üzerine bunu dört ay on gün terketmesinin gerekli olduğu anlaşılır. (Bunların açıklaması için "iddet" ve süslenme bölümlerine bakıniz).

Ölünün yakınlarını ta'ziye etme süresinin de üç gün olması, bundan olsa gerektir. Çünkü ta'ziyet, sabır tavsiye etme demektir. Üç günde matem sona erdiğine göre, ta'ziyenin anlamı kalmamıştır. Diğer yönden kadının üç gün süslenme yasağı da, ta'ziyeye gelenlerin, süsünü görmemeleri için olsa gerektir.

 

BAŞA DÖN


YAŞAM SIGORTASI

Yıllar önce .. ... . Bankasında yaşam sigortası yaptırmıştım. Şimdi bu konuda şüpheliyim. Ne dersiniz?

Sigorta yeni ve Islâm âlimleri arasında tartışmalı bir konudur. Sosyal sigortalar gibi özünde yardımlaşma esprisi taşımayan her türlü özel, ihtiyarî ve sigorta şirketlerince kazanca yönelik sigortaların câiz ve Islâmî olmadığında hemen hemen ittifak vardır. Bazılarınca câiz görülen sadece sosyal sigortalardır. (Bag-kur ve Emekli Sandığı da sosyal sigortadır) fakat bunu da câiz görmeyenler vardır: Sözünü ettiğiniz sigorta aynı zamanda bir fâiz (sömürü) kurumunu destekleme anlamı taşıdığından, bu davranışımiz ikinci bir mahzur taşır. En doğru hareket verdiğiz parayı alarak başka çıkış kapılan aramamızdır. Çünkü bankaların yan kuruluşları olan bu tür özel sigortalar, yardımlaşmadan çok kazanç amacı güderler. Kazançları da birinci derece faizdendir.

BAŞA DÖN


 

YATAK ODASINDA KUR'ÂN-I KERÎM BULANDURULABILIR MI?

Bulunabilir. Ancak, belden yukarı bir yükseklikte ve ayakların uzatılmadığı bir yönde bulunması edebe ve saygıya daha uygundur. Cinsel ilişki sırasında ise üzerine tülbent gibi bir örtü atılması da yine edepli olmanın gereğidir. Yoksa Müslümanlar her an Kur'ân-ı Kerîm'le içiçe yaşayacakları için, elbette yatak odalarında dahî Kur'ân-ı Kerimi olacaktır.

YATAKTA KURÂN-I KERİM OKUMAK CAİZ MİDİR?

Kur'an-ı Kerim okumak isteyen kimsenin abdest alıp kıbleye doğru oturması, huşü' ve ma'nasını düşünerek okuması sünnettir. Bununla beraber ayakta ve yatarken de Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmekte beis yoktur.

YATANIN YANINDA KUR'ÂN OKUMAK

Hasta olmaksızın, uyku ya da istirahat için yatan birisinin yanında Kur'ân okunur mu? Yoksa başka odaya mı gitmeliyiz?

Kur'ân-ı Kerimi okurken ya da dinlerken oturma veya hazırola geçme şartı yoktur. Ama ona edep ve saygıdan ötürü oturulur ve edepli bir tavır takınılırsa çok güzel olur. Kur'ân-ı Kerim okunurken saymamak ve hafife almak gibi bir tavırla yatan birisinin yanında okumamak, ona saygısızlıkta sabitleştirmemek için gereklidır: Başka yerde okumak gerekir. Kur'ân-ı Kerîm okunurken yatmayıp oturmayı ona saygıyla alâkalı görmediği için yatan birisinin yanında okumanın ise bir sakıncası olmamalıdır. Uyuyanın yanında okumakta ise herhangi bir sakınca yoktur. Sadece kendi duyacağı kadar okuyorsa her zaman okuyabilir.

 YATIR, TÜRBE VE KABIR ZIYARETI :

Kabır konusu eskiden beri, insanların sapmalarına ve tevhit inancına şirk karıştırmalarına sebep olan konulardandır. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), İslam'ın ilk devirlerinde kabır ziyaretirii bütünüyle yasaklamıştı. Sonra müslümanların tevhidi ve şirki iyi öğrenmeleriyle; "Size kabır ziyaretini yasaklamıştım, artık kabırleri ziyaret edin; çünkü onlar size âhireti hatırlatır" (Müslim, cenâiz 105,108, edâhi 37; Ebû Dâvûd, cenâiz 75; Tirmizî, cenâiz 60; Nesâî, cenâiz 100,101.) buyurdu. Böylece hem kabır ziyareti serbest edildi, hem de ziyaret sebebi açıklanmış oldu: Kabırde yatan zatın da birgün diri olduğunu, ölümün, onu sevdiklerinden ayırdığını, kendisinin de nihayet öleceğini, öbür âlemde hesabın, kitabın bulunacağını... düşünmek, böylece kalbinin yumuşaması ve isyanların tâata dönüşmesi.

BAŞA DÖN

Yukarıda anlamını verdiğimiz hadîs. kadın erkek ayırmadığı için, bir kısım fıkıhçılar, kadınların da kabırleri, şartlarına uyarak ziyaret etmelerinden sakınca olmadığını söylemişlerdir.

Ancak bu konuda değişik görüşte olan bilginler vardır. Ebû Dâvûd adlı hadîs kitabında yer alan "Allah Rasûlü (s.a.s.) kabırleri ziyaret eden kadınlarla, kabristana mescid yapanlara ve mum yakanlara lânet etti" (Ebû Dâvûd, cenâiz 78; Tirmizî, salât 121; Nesâî, cenâiz 104; Müsned I/225.) hadîs-i serîfini değerlendiren bazı âlimler, kabır ziyareti konusunda kadınlara değil, sadece erkeklere izin verildığını söylemişlerdir. (bk. Davudoğlu, Müslim Serhi V/258. ) Ibn Abdilber: "Ancak bu yasak, kabır ziyaretine izin verilmeden önce olmuş olabilir" dedikten sonra: "Kadın için ocağının başında oturmaktan daha güzel bir şey yoktur. Gerçekten bilginlerin çoğu kadınların namaz için mescitlere gitmesini mekruh sayınıslardır. Kabristana gitmelerini mekruh görmez olurlar mi? Öyle zannediyoruin ki, cumanın kadınlara farz olmayısi, sırf onları diğer konularda dışarıya çıkmaktan alıkoymak içindir" der.

Islâm âlimlerinden bazıları da. ihtiyar kadınlarla genç kadınlar arasında ve erkeklere karısınıadan kabır ziyaretine gidenlerle erkeklere karışık ziyaret edenler arasında fark gözetmişlerdir.

Kurtubî : "Genç kadınlara kabır ziyaretine çıkmak haramdır. Fakat ihtiyar olanlara serbesttir. Erkeklerden ayrı olursa kabır ziyareti hepsine câizdir" demektedir. (age. V/260. )

Buhâri'yi açıklayan Aynî, kabır ziyareti ile ilgili hadîsi açıkladıktan sonra : "Sözün özü, kabır ziyareti kadınlara mekruhtur, hattâ haramdır. Hele de Mısır kadınlarına. Çünkü onların ziyarete çıkması (gösterişli oldukları için) fitne ve fesada sebeb olabilir. Halbuki kabır ziyaretine, âhireti hatırladığı ve geçenlerden ibret almak ve dünyaya dalmamak için izin verilmişti" demektedir. (age. V/261.)

Özetlersek, özellikle Hanefi âlimler, kabır ziyaretine izin veren hadisin daha sonra varid olduğunu, kadını da erkeğide içine aldığını, buna göre kabır ziyaretinin kadın için de caiz bulunduğunu söylerler. Ihtiyatli olan ise ziyaret etmemeleridir.

Kabır ziyaretine izin verilen ziyaretçi, önce kabre "es-selâmü aleyküm! Ey mü'minler yurdunun toplulugu. Biz de insaallah size kavusacağız. Allah size de bize de âfiyet versin" diye selâm verir. Sonra kabrin ayak tarafında ayakta durur ve Kur'ân okuyarak, Allah'tan, sevabını ona ulaştırrnasini diler, onun için de, kendisi için de, bütün mü'minler için de bağışlanma diler.

Elmalı'li merhum; Allah Rasûlü'nün kabır ziyareti öğretisinde ve fıkıh kitaplarının bu konudaki açıklamalarında "ölülerden birşey istemek, yetiş ya fülân, gibi imdat dilemek yoktur, sadece selâm vardır... Allah için halka yardım etmek güzel, övgüye değer ve istenen bir is olmakla beraber, halktan istemek, yerilen. nahoş bir davranıştır. Dirilerden istenmesi câiz olmayan şeyleri ölülerden istemenin hiç yakışmayacağı da son derece açıktır" (Elmalıli IX/6051-52.) der. Birçok Islâm âlimi, ölülerden birşey istemenin küfür ve şirk olduğunu söyler. Çünkü Allah bize "Fâtiha Sûresi" nde, günde en az onyedi defa; "ancak senden yardım isteriz" dedirtir ve bu antlasmayı sürekli yeniletir. Artık insanın O'ndan başkasından birşey istemesi, günde onyedi, ya da kırk kez verdiği sözde durmaması anlamına gelir. Başkasından yardım isteme meselesi bu kadar önemli olduğu için, Allah onu bu derece çok tekrar ettirmektedir.

Artık, evlenemediği, çocuğu olmadığı, ya da yaşamadığı, kocasıyla geçinemediği vs. şeyler için, orada buradaki türbelere giden, hiristiyan âdetlerine uyarak, mum yakan, purçuk bağlayan, seker dagitan, mürüvvet arayan zavallılara acımaktan başka birşey yapamadığimiz için, dövünmek gerekir. Şahsen biz onların, varsa imanlarıyla beraber bu yolda paralarını da yitirdiklerine ve dertlerine dert katmış olarak döndüklerine inanırız Hacıbayram, Eyüp Sultan, Sehzadebaşı, tellibaba, şu baba, bu baba, falanca dede türbelerine gidenler, cahil ve biçâre insanların, putların önünde secde eder gibi yakarışlarını ve bu cahil bırakılmış duyguları istismar eden bir sürü inanç simsarıni ibretle göreceklerdir.

Ancak bu büyük zatlara, bir insan çerçevesi içerisinde olan sevgi ve saygısından ötürü, onları ziyaret edip bir fatiha ile de olsa bir hediye gönderenleri, ölümü yaşar gibi hissedenleri öbürlerinden ayırmak gerekir. Peygamberimiz, "Lezzetleri parça parça eden ölümü çok anın!" buyurur. (Tirmizî, kiyâme 26, Zühd 4; Nesâî, cenâiz 3; Ibn Mâce, Zühd 31;Müsned N/293.)

Az önce sözünü ettiğimiz maksatlarla türbeleri ziyaret edenlere şunu tavsiye edebiliriz: Eğer, Allah'ın bir nimeti olarak İslam'ın önem verdiği tıbbın çâre bulamayacağı bir derdiniz varsa uzun süre helâl rızıkla beslendikten sonra, gecelerin son üçte birinde kalk, abdest al, iki rekat namaz kil, kıbleye dönerek, edep çerçevesi içerisinde Allah'tan, derdine çâre iste, agla, yalvar. Bir defa, on defa, yüz defa iste.... Isteğinin mutlaka duyulduğuna, kaydedildiğine, dilekçene mutlaka cevap verileceğine kesin inanarak iste. Bir gün kapıların açıldığını ve arzuna kavuştugunu göreceksin. Yine bu maksatla Ramazanları kaçırma. Hiçbir gece aksatılmadan bir Ramazan boyunca yapılan nice duânin kabul edildiğini görmüşüzdür. Çünkü böyle yapanın Kadir Gecesine isabet edeceği kesindir. Ancak şu noktaları unutma: Duân kabul edilmedikçe Allah'a kırılma, usanma, israr et ve kabul olunacağına kesin gözüyle bak. Allah duâdaki ısrarı sever, bununla övünür.(Kabır ziyareti konusunda geniş bilgi için bk. Hattab es-Subkî, el-Menhel IX/102.)

 

BAŞA DÖN


YEMEK ÂDÂBI

İslâm dini, Müslümanın günlük hayatının düzenli bir şekilde olmasını istemiş ve bu hususu Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerle açıklamıştır.

Günlük yaşayış hakkında Peygamber Efendimiz (a.s)'den rivayet edilen Hadislerden pek çoğu yemek âdâbına dâirdir. Rasûlüllah (a.s) her işine Allah Teâlâ'nın ism-i şerifini zikrederek başlamayı severdi. Bu mübarek âdetleri, yemeğe başlarken de aynıydı. Yemekten evvel ellerini yıkamayı ihmal etmez, sağ eliyle ve önünden yerdi. Başlarken "Bismillâh" veya "Bismillâhirrahmânirrahîm" derdi (Buhârî, Et'ime, 2). Hz. Peygamber (a.s), yemeğe başlarken besmele çekmeyi unutan kimsenin "Bismillâhi evvelehü ve âhırehü" demesini tavsiye buyurmuştur (Ebû Dâvud, III, 475).

Hz. Peygamber (a.s) yemeğin önünden yenmesini isteyerek, aynı tabaktan yemek yeniden bir sofrada, başkasının önüne uzanmanın çok çirkin olduğunu belirtmiştir. Sahabe,

"Yâ Rasûlüllah! Yiyoruz da karnımız doymuyor" diye sorduklarında Hz. Peygamber (a.s) "İhtimal ki ayrı ayrı yiyorsunuz"buyurdu; "Evet" karşılığını verdiklerinde Peygamber Efendimiz "Bir arada yeyiniz; besmele çekiniz, yemeğiniz bereketli olur" buyuruyorlar (Ebû Dâvud, İmâre, 20).

Yemek âdâbı konusunda dikkat edilmesi gereken diğer hususlar, maddeler halinde şöylece sıralanabilir:

a- Lokmayı, ağıza göre almalı ve iyice çiğnedikten sonra yutmalı;

b- Lokmayı, yutmadıkça ikinci lokmayı el uzatmamalı;

c-Ekmeği dişlerle koparmamalı;

d- Ağızda ekmek varken kimse ile konuşmamalı;

e- Yemeğin soğutulması için içine üflememeli;

f- Başkalarını tiksindirecek, iğrendirecek davranışlarda bulunmamalı;

g- Başkalarının lokmasına ve yemesine bakmamalı;

h- Lokmayı ağıza koyarken, başı tabağa doğru uzatmamalı;

ı-Yemekte israf etmemeli, lokmayı ve verilen yemeği bitirmeye çalışmalı;

i- Ağızdan bir şey çıkarmak gerekirse, yüzü sofradan çevirmeli ve o şeyi sol el ile olmalı;

j- Koparılan lokmayı yemeklerin içine banarken dikkat etmeli, parmakların yemeğe girmemesini sağlamalı;

k- Toplu yemek yenirken, herkesin yeyip bitirmesini beklemeli, daha önce sofradan el çekilmemeli ve kaldırılmamalı;

l- Yemeğe önce yaşça veya mevki yönüyle büyük olan kişinin başlamasını beklemeli;

m- Sokaklarda ve ayakta ekmek yememeğe dikkat edilmeli;

n-Ekmek kırıntılarının nimet olduğunu unutmamalı ve onlara gereken özen gösterilmeli;

o- Yemek yeme işi bitince Allah'ın verdiği bunca nimetle karşı bir şükür ifadesi olarak dua etmeli ve kısaca "Elhamdülillah" demeli ;

ö- Yemekten sonra eller iyice yıkanmalı, dişler fırça veya misvak ile temizlenmelidir.

 

YEMEK DUÂSI

Hz. Peygamber (a.s), yemeklerden sonra pek çok dua yapmıştır. Bu sebeple yemek duası ile ilgili oldukça çok hadis-i şerifler mevcuttur. Bu duaların bir kısmını birleştirerek okumakta fayda vardır şöyle ki:

"Bize yediren, içeren, Müslüman olmayı nasib eden Allah'a hamdolsun." (Ebû Dâvud III, 475). Âllah'ım! Bize bu yediğimiz yemek sebebiyle bereket ver, hakkımızda bu yemeği mübarek kıl. Bize bu yemekten daha hayırlı olanını yedir." (Tirmizî, Daavat, 55) "Bize rızık ver, sen rızık verenlerin en hayırlısını." (Maide, 5/114). Allahım! Biz senden nimetin tamamını, kusursuz ümmeti ve ayetin devamını istiyoruz." (Ebu Davud III, 501).

Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor: Rasûlüllah (a.s) şöyle buyurdu: "Yemeğini yedikten sonra şu şekilde duâ eden kimsenin geçmiş günahları bağışlanır"

"Sarfedilen güç ve kuvvet bana ait olmadığı halde bu nimeti bana yediren, bana rızık olarak takdir buyuran Allah'â hamd olsun"(Tirmizî, Daavât, 56).

BAŞA DÖN


 YEMIN

Sağl el; bereket; güç, kuvvet ve güzel mevki, yaralayıcı; kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya bir işi yapıp yapmamak hususundaki azım ve iddiaya güç vermek için Allah'a kasem ya da boşama ve köle azadı gibi bir şeye bağlamak suretiyle akit etmesi anlamında bir fıkıh terimi.

Yemin daha çok Allah'ın isimleri veya zâtî sıfatlarından birisi anılarak yapılan kasem için kullanılır. Talâka veya köle âzadına bağlı olanların yemin olup almadığı tartışmalıdır (Kasânî, Bedâiu's-Sanâi,III, 2).

Kasem ve hılf kelimeleri arasında nüanslar olmakla birlikte "yemin" ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadırlar (Kâsânî, a.yer; Lisânu'l Arab, XIII, 462). Türkçe'de bazan yemin yerine "and içmek" tabirinin kullanıldığı görülmektedir.

Bu mefhumun, kelimenin anlamı ile irtibatı; yeminin söze güç kuvvet katması ve yeminleşenlerin sağl ellerini birbirlerine vurmalarıdır (Mevsılî, el-Ihtiyâr, IV, 45).

Yemin, akitlerde ve husûmetlerde sözü te'kid için meşrudur. Meşrûtiyeti Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnetle sabittir. Kur'ân'ın bir çok sûresi değişik cisimler üzerine yapılan yeminlerle başlar. Tin, Şems, Fecr sûreleri bu kabıldendir. Bakara sûresinin 225. ve Mâide sûresinin 89. âyetinde Allah Teâlâ'nın, yemin-i lağv sebebiyle kullarını mülahaza etmeyeceği bildirilmektedir. Yine Mâide sûresinin 89. âyetinde sorumluluk getiren yeminin mûn'akıde yemini olduğu ifade edilmekte, yeminlere riayet emedilmekte ve yeminini bozanların nasıl keffaret ödeyecekleri beyan edilmektedir. Bunların yanısıra; Nahl (16) 38, 92, 94; Âlu Imran (3) 77; Mâide (5) 53, 108; En'am (6) 109; Tevbe (9) 12,13; Nur (24) 53; Fatır (35) 42; Mücâdele (58) 16; Münafıkûn (63) 2; âyetleri de yeminin meşrûtiyetinin Kur'ân'dan delilleridir.

Hz. Peygamber bir hadisinde ümmetine, babalar ve putlar adına yemin etmemelerini, yemin edeceklerse Allah adına yemin etmelerini ya da hiç yemin etmemelerini emretmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 7; Tirmizî, Nuzur, 8).

Rasûlüllah bizzat kendisi de yemin etmiştir. Onun yemin ederken en çok kullandığı tabirlerden birisi: "Nefsime veya Muhammed'in nefsine sahip olana yemin ederim ki. "dir (Örnek olarak bkz. Ibn Mâce, Keffaret 1; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., IV, 16).

 

BAŞA DÖN


YEMIN ÇEŞİTLERİ

Yeminler önce Allah adına edilenler ve Allah'tan başkası adına edilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Allah adına edilen yeminler de kendi aralarında taksime tabidirler.

Allah adına edilen yeminler:

Kasem suretiyle Allah adına yeminler "Allah" ya da "Izzet, celal, azamet" gibi zati sıfatlarının başına "ba, va, ta" harflerinin birisini getirmek suretiyle yapılır (Mevsılî, a.g.e., IV, 49, 50; Şirbinî, Muğni'l-Muhtaç, IV, 320, 312). Müslümanlar arasında en çok kullanılan yemin yafızları: "Vallâhi, billâhi ve tallâhi" sözcükleridir.

Allah'ın isim ve zatî sıfatlarının dışında hiçbir şeye yemin edilmez. Hanefilere göre, Nebi, Kur'ân, Kâbe gibi Müslümanlarca kutsal olan varlıklar adına da yemin edilmesi caiz değildir (Kâsânî a.g.e., III, 5-10; Merginânî, el-Hidâye," II, 72; Mevsıli; IV, 51).

Imam Şâfiî, Imam Mâlik ve Imam Ahmed b. Hanbel'e göre Kur'ân, Kur'ân âyetleri ve Mushaf adına edilen yeminler mûteberdir. Bozulması halinde keffareti gerektirir (Ibn Kudâme, el-Muğnî, XI,194,195). Hanbelîlere göre Kâbe ve diğer yaratıklar adına yemin etmek caiz değilse de, Peygamber adına yemin etmek caizdir. Bozulması keffareti gerektirir (Ibn Kudâme, a.g.e., XI, 210).

Yeminin mûteber olması için mutlaka arapça olması şart değildir. Diğer dillerle de yemin edilebilir. Kaynaklar farsça bazı tabirlerle yemin edilebileceğine işaret etmişlerdir (bkz. Merginânî, a.g.e., II, 74; Fetâve'l-Kâdihan, II, 7; el-Fetâve'l-Hindîye, II, 57).

Buna göre Türkçe'de kullanılan "yemin ederim, kasem ederim, and içerim" gibi sözler de yemin sayılır. Ancak "mukaddesâtım adına, şerefim üzerine and içerim" gibi sözlerin yemin olmaması gerekir. Çünkü Allah'ın adı veya sıfatları adına yapılmamıştır. Merginânî, hangi sözlerle yemin edip edilemeyeceğinin örfe bağlı olduğunu söylemektedir (Merginânî, a.g.e., a.y.) Bu sözcükler bugün ülkemizde bazı ortamlarda yemin için mâruf hale gelmişlerse de yaygın bir örf saymak mümkün değildir.

BAŞA DÖN

Bunların dışında, kişinin mübah olan bir şeyi kendisine haram kılması veya birşeyi yaptığı ya da yapmadığı takdirde, yahudi, hristiyan vs. olacağını yemin kasdıyla söylemesi de bir yemindir (Merginânî, a.g.e., II, 74; Mevsilî, a.g.e., IV, 52, 53).

Imam Şâfiî, Imam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'den nakledilen bir görüşe göre bu tür sözler yemin sayılmaz, dolayısıyla bozulması durumunda keffaret gerekmez (Ibn Kudâme, a,g.e., XI, 199, 200; Şirbinî, Muğni'l-Muhtâc, IV, 324; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletühû, III, 344).

Allah adı anılarak edilen yeminler ğamûs, lağv ve mün'akıde olmak üzere üç çeşittir;

Ğamûs yemin:

Ğamûs yemin; geçmişteki veya bu zamandaki bir olayın ilgili olarak, bile bile yalan yere yemin,etmektir. Mesela bir kimsenin, borcunu ödemediğini bildiği halde "ödedim" diye veya hâli hazırda cebinde parası olduğu halde parasının olmadığını söyleyerek yemin etmesi birer ğamûs yeminidir. Böyle bir yemin büyük bir günahtır. Allah (c.c) Imran suresinin 77. âyetinde; "Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlara gelince; işte bunların ahirette bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır" buyurmaktadır. Eş'as bin Kays'ın bildirdiğine göre, bu âyet kendisine ait bir kuyuda amcasının oğlunun hak iddia etmesi ve onun beyyine getirmediğini takdirde amcası oğlunun yalan yere yemin edebileceğini söylemesi üzerine nazil olmuştur (Ebû Dâvud, Sünen, Eymân, 1; Ibn Kudâme, a.g.e., XII, 122). Hz. Peygamber (s.a.v) bir çok hadisinde yalan yere başkasının malını almak için yemin etmenin Allah'a ortak koşmak, adam öldürmek, anaya babaya isyan etmek gibi büyük günahlardan olduğunu, böyle yemin edenlerin Cennet'ten mahrum olup, Cehennem'i hak ettiklerini, dolayısıyla oradaki yerlerine hazırlanmaları gerektiğini haber vermektedir (bkz. Buhârî, Eyman, 16, 18, el-Mürteddin, 1; Müslim, Iman, 220, 221; Ebu Dâvud, Eyman, 1 ; Tirmizî, Büyü, 42; Ibn Mâce, Ahkâm, 7; Ahmed b. Hanbel, I, 379, 442, V. 211, 212; Zeylâî, Nasbu'r-Râye, III, 292, 293).

Hanefi, Hanbelî ve Malıkilere göre ğamûs yemininden dolayı keffaret yoktur. Yemin eden kişi Allah'tan af dilemeli, tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü bu yemin Allah'a karşı büyük bir cür'ettir, onu hafife almaktır; böyle büyük bir günahın keffaretle giderilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadisinde beş şeyden dolayı keffaret olmadığını söylemiş ve kişinin uymak zorunda olduğu yemini bunlardan saymıştır (Şevkânî, Neylü'l-Evtar, VIII, 264). Buradaki kefaretin olmayışından maksat, bu yeminin günahını kefaretin silemeyeceğidir. Kâsanî (v. 587/1191) tevbe ve istiğfarın, ğamûs yemininin keffareti olduğunu söylemektedir (Kâsânî, a.g.e., III,15). Şâfiîlere göre bu yeminden dolayı keffaret gerekir (Merginânî, a.g.e., II, 72; Ibn Kudâme, XI, 178; Şirbinî, a.g.e., IV; 325).

Lağv Yemin:

Lağv yemini Hanefilere göre-yanlışlıkla edilen, yani sahibinin söylediği sözün hakikat dışı olduğu halde, doğru olduğunu zannederek ettiği yemindir. Bu yemin de hem geçmiş ve hem de şimdiki zamanla ilgili olabilir. Meselâ borcunu ödemediği halde, ödediğini zannederek, veya cebinde para olduğu halde olmadığını zannederek yemin eden kişinin ettiği yemin, lağv yemindir (Kâsânî, a.g.e" III, 17; Merginânî, a.g.e., II, 72; Mevsılî, a.g.e., IV, 46). Hanefîlerin bu anlayışı bir çok sahabe ve tabiinden nakledilmiştir (bkz. Zeylâi, Nasbu'r-Râye, III, 293).

Şâfiîlere göre lağv yemini, konuşma esnasında kasıt olmadan insanın ağzından çıkan "hayır vallahi, evet vallahi" gibi yeminlerdir (Şirbinî, a.g.e., IV, 324, 325). Lağv yemininin bu şekildeki izahı Hz. Âişe tarafından Hz. Peygamber'den nakledilmiştir (Buhârî, Eyman,15; Ebû Dâvud, Eyman, 6).

Hz. Peygamber'den lağv yemini için başka izahlar da rivâyet edilmiştir. Meselâ bir hadiste: "Âtıcıların yemini lağvdır, onun için keffaret yoktur" buyurmuştur (Heytemî, Mecmua'z-Zevaid, IV, 185).

BAŞA DÖN

Alimler kendi anladıkları lağv yemininden dolayı günah ve keffaret olmadığında hemfikirdirler. Çünkü Allah (c.c) lağv yemininden dolayı kulunun muaheze edilmeyeceğini bildirmiştir (Mâide, 5/89).

Şâfiiler, Hanefilerin lağv yemini dedikleri yeminleri bu grup içinde kabul etmedikleri için, doğru zannedilerek edilen yeminlerden dolayı da kefaretin gerekli olduğu kanaatindedirler.

Mün'akıde yemini:

Mün'akide yemini bir şeyi yapmak veya yapmamak için edilen yemindir. Bu yemin gelecek ile ilgilidir. Bir kimsenin "yarın falan yere gideceğine" veya "falan kişiyle bir daha konuşmayacağına" yemin etmesi bu kabıldendir.

Mün'akide yemini kendi arasında, mürsel, muvakkat ve fevr olmak üzere üçe ayrılır.

1- Mürsel yemin: Bir fiili yapıp yapmamayı zamana bağlamadan edilen yemindir. Meselâ, bir işi yapacağına yemin eden ama bunu zamana bağlamayan kişinin ettiği yemin mürseldir. Ölüm anına kadar ettiği şeyi yapıp yemininden kurtulabilir. Belirli bir sürenin geçmesi ile yemini bozmuş sayılmaz.

Bu yemine "mutlak yemin" de denilir.

2- Muvakkat yemin: Bir zamana bağlı olarak edilen yemindir. Bu yemin, filin bağlandığı zamanla kayıtlıdır. Zamanın dolması ile yeminin hükmü sona erer. Meselâ bir meyveyi üç gün yemeyeceğine yemin eden kişi, üç gün dolduktan sonra o meyveyi yese yeminini bozmuş sayılmaz.

Belirli bir süre içinde bir şeye yapmaya yemin eden kişi o kişi ön gördüğü süre içinde yaparsa yemininden kurtulmuş olur. O süre içinde yapmazsa, daha sonra yapsa bile yeminini bozmuştur; keffaret ödemesi gerekir. Şayet yemin eden kişi süre dolmadan ölürse, Ebû Hanife ve Muhammed'e göre yeminini bozmuş olmaz. Ebû Yusuf'a göre bozmuş olur.

Bu yemine "mukayyed yemin" de denilir.

3- Fevr yemin: Bir sebebe bağlı olarak edilen yemindir. Başka deyişle; kendisi ile gelecek değil şimdiki zaman kasdedildiğine karıneler bulunan yemindir. Bir soruya cevap verirken edilen yemin bu kabıldendir. Meselâ yemek yiyenlerin yanlarına gelen birisine "buyur ye" demelerine karşılık onun "vallahi yemem" demesi fevr yeminidir. Gelecekle değil o anla ilgilidir. Dolayısıyla daha sonra bir şey yemesi ile yeminini bozmuş olmaz (Tahânevî, Keşşafu Istılahâti'l-Fünûn, II, 1549, 1550; Muhammed Ravas Kal'acî, Hamid Sadık Kuneybî, Mu'cemu Lüğâti'l-Fukahâ, 514).

Mün'akide yemininde yeminin gereğini yapmaya berr, yapmamaya bârr, yemini bozmaya hins, bozana da hânis denilir. Bu türden bir yeminin gereğini yapan kişi yemininden kurtulmuş olur. Yemininde hânis olan kişiye ise keffaret gerekir. Yeminde aslolan ona sadakat göstermektir. Ancak bu, yemin edilen şeyin dinî hükmüne göre farklılık gösterebilir.

BAŞA DÖN

Yemine sadakat gösterme konusunu alimler beş grupta ele almışlardır:

1- Uyulması vacipolan yeminler: Farz olan bir ibadeti yapmak veya masum bir insanı ölümden kurtarmak, ya da bir haramı terk etmek için yapılan yeminleri yerine getirmek farzdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "Âllah'a itaat etmek üzere yemin eden kişi itaat etsin" buyurmuştur. Bu kabılden olan bir yeminin gereğini yerine getirmeyen kişi günahkar olmuştur; tevbe ve istiğfar etmesi icab eder, ayrıca yemin keffareti ödemesi gerekir.

2- Edilmesi haram, uyulmaması cevap olan yeminler:

Bir farzı terk etmek veya bir haramı işlemek için yemin etmek haram bir yemindir, bozulması farzdır. Dolayısıyla, meselâ ana babası ile konuşmamaya yemin eden kişi, onlarla konuşacak, yani yeminini bozacak ama yemin keffareti ödeyecektir. Ayrıca haram birşeyi yapmaya yemin ettiği için tevbe istiğfar edecektir. Hz. Peygamber; Bir şeye yemin edip de, başkasını daha hayırlı gören kişi yemininden dolayı keffaret ödesin, sonra da o hayırlı olan şeyi yapsın"buyurmuştur (Nesâî, Eyman, 41; Ebû Dâvud, Eyman, 12).

Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Rabbe isyanda, sılayı rahmi kesmekte ve mâlik olmadığın şeyde sana yemin de, nezir de yoktur" (Ebû Davud Eyman, 12; Nesâi, Eyman, 17; Ibn Mâce, Keffaret, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 185, 202).

Şâ'bî'ye göre haram bir fiili işlemek üzere yemin eden kişi yeminini bozar, yani o haramı işlemez. Ayrıca keffaret ödemesine de gerek yoktur. Çünkü Hz. Peygamber kişinin haramı işlememesinin yeminine keffaret olduğunu söylemiştir (Ebû Davud, Eyman, 12).

Hanefiler mün'akide yemininden dolayı kulların sorumlu tutulacağı bildiren âyetin zahirine dayanmaktadırlar (Mâide, 89).

3- Uyulması mendup olan yeminler: Bir maslahata müteallik olan yeminlerdir.

Yapılması mendup olan bir fiili işlemek için edilen bir yemine uymak da menduptur. Böyle bir yeminin bozulması mekruhtur, keffaret gerekir.

4- Mübah olan yeminler:

Mübah olan bir işi yapmak veya yapmamak, ya da doğru olan bir haber üzerine yemin etmek mübahtır. Böyle bir yeminin bozulması efdaldır. Bozulursa keffaret gerekir.

5- Mekruh olan yeminler:

Mekruh olan bir fiili işlemek veya mendubu terketmek için yemin etmek mekruhtur. Alış veriş esnasında yemin etmek de mekruhtur. Böyle bir yeminin bozulup keffaret ödenmesi efdaldır. Yemine sadakat ise mekruhtur (Kâsânî, a.g.e., III, 17, 18; Ibn Kudâme, el Muğnî, II, 167; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Süneni Ebû Davud Terceme ve Şerhi, XII, 236).

Hanefî ve Malıkilere göre unutarak, hataen, ikrah yoluyla ve yemin kasdı olmadan edilen yeminler mûteberdir. Çünkü yukarıda işaret edilen ayet mutlaktır. Yeminin kasda dayanıp dayanmaması konusunda bir kayıt mevcut değildir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadisinde; yemin, talak ve nikahın ciddisinin de, ciddi sanıldığını haber vermişlerdir (Ebu Davud, Talak; 9; Tirmizi, Talak, 9; Ibn Mâce, Talak, 13; Kâsânî, a.g.e., III,18; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletuhû, III, 367).

Şâfiî ve Hanbelîlere göre yeminini unutarak bozan kişi, yemininde hânis sayılmaz. Dolayısıyla kendisine keffaret icab etmez. Delilleri, kulların hataen yaptıklarından dolayı günah olmadığını bildiren ayetle (Ahzab, 5) Müslümanların hatâen, unutarak ve ikrah yoluyla işlediklerinden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren hadistir (Ibn Mâce, Talak, 16).

Ikrah yoluyla yeminini bozan kişi, Ebû Hanife ve Mâlik'e göre keffaret öder; Ahmed b. Hanbel ‚e göre ödemez. Imam Şâfiî'den ise bu konuda iki ayrı görüş nakledilmiştir (Ibn Kudâme, a.g.e., XI, 177, 178).

Yemin edildikten sonra hemen peşinden "inşallah" denilirse, bozulması halinde keffaret gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "Yemin edip de istisna eden (Inşallah diyen) isterse, döner,isterse yemini bozmadan terk eder" buyurmuştur (Ebû Davud, Eyman, 9; Nesâî, Eyman,18; Ahmed b. Hanbel, II, 6, 49). Ancak bu hükmün geçerliliği yeminle "inşallah" demenin arasında konuşulmamasına veya konuşacak kadar susulmamasına bağlıdır.

Ibn Kudame'nin bildirdiğine göre "inşallah" denildiğinde kefaretin gerekmeyeceğinde dön mezhep müttefiktir (Ibn Kudâme, a.g.e., XI, 227).

 

BAŞA DÖN


YEMIN KEFFARETI

Mü'akide yemininin hangi türünden olursa olsun bozulması, keffareti gerektirir. Normalde keffaret yemin bozulduktan sonra ödenir. Yemin bozulduktan sonra ödenen kefaretin mûteber olduğu konusunda ulema arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Ancak önce kefaretin ödenip sonra yeminin bozulması durumunda bu kefaretin yeterli olup olmayacağı tartışmalıdır. Hanefilere göre, keffaret ister malla, ister oruçla ödensin mutlaka yemin bozulduktan sonra ödenmelidir. Bozulmadan önce ödenmesi caiz değildir. Şafiilere göre keffaret malla ödenecekse yemin bozulmadan önce de ödenebilir. Hanbelî ve Mâlikîlere göre kefaretin ister malla ister oruçla, yemin bozulmadan önce de sonra da ödenmesi caizdir.

Yemin edilmeden önce keffaret ödenip daha sonra yemin edilmesi ve bozulması durumunda bu keffaret mûteber değildir. Bu konuda hiçbir görüş ayrılığı yoktur (Kâsânî, a.g.e., III,18; Ibn Kudâme, a.g.e., XI, 223-226; Şevkânî, Neylü'l-Evtar VIII, 268, 269; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, a.g.e., XII, 237, 138).

Yemin keffareti; gücü yeterse bir köle azad etmek veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Kişi bu üçü arasında muhayyerdir. Ama bunlara gücü yetmezse,peşi peşine üç gün oruç tutar. Orucun arası hayız dahil hiç bir özür sebebiyle kesilmez, kesilmesi halinde yeniden başlanmalıdır. Yemin kefaretinin gereği ve bu şekilde ödeneceği Kur'ân-ı Kerîm'le sabittir. Ve âyet gayet nettir. (Bkz. Maide, 5/89). Onun için konu ile ilgili görüş farklılığı yoktur.

BAŞA DÖN


 YEMININ HÂKIM KARARINA ETKISI

Davacı, mahkemede davasını isbat edemezse, davalıya yemin teklif etme hakkına sahiptir. Yemin onun kendi fiili veya başkasının fiili hakkında olumlu veya olumsuz yönde olabilir; "Allah'a yemin olsun ki, satmadım yahut satın almadım yahut da sattım veya satın aldım" demek gibi. Çünkü insan kendi durumunu ve fiillerini başkalarından daha iyi bilir. Bu yüzden onun yemini anlaşmazlığı sona erdiren bir delil sayılır.

Ibn Abbas (r.a)'den rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.s) bir adama"yemin teklif etti ve ona şöyle dedi: "De ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, davacının bende hiç bir hakkı yoktur." Yine Eş'as b. Kays'dan rivâyet edilmiştir. O şöyle dedi: Kindeli bir şahısla Hadramutlu birisi Yemen'deki bir toprak için Hz. Peygamber'in önünde hasımlaştılar. Hadramutlu hasımının babasının kendi toprağını gasbettiğini ve halen bu toprağın hasmının elinde bulunduğunu iddia etti. Hz. Peygamber davacıya delilini sordu O, "Delilim yok, fakat yemin ederim ki, o toprağın babası tarafından gasbedildiğini bilmiyor" dedi. Bunun üzerine Kindeliye yemin teklif edildi (Ebû Davud nakletti).

Islâm hukukçuları mahkemedeki yeminde yedi şartın bulunması gerektiğini belirtirler. Bunlar şöylece sıralanabilir:

1- Yemin edenin buluğ çağına gelmiş olması, temyiz kudretini hâiz bulunması ve iradesinin hür olması;

2- Davalının, davacının hakkını inkâr etmesi;

3- Hasımın hâkimden yemin talep etmesi ve hakimin yemin edecek olana teklifte bulunması;

4- Yemin şahsa bağlı olup, yeminde vekâlet kabul edilmez. Yemin, yemin edecek olanın zimmeti ve dini ile bağlantılı olduğu için veli veya vekil bu hakkı kullanamaz.

5- Hadler gibi Allah'a ait haklarla ilgili olmaması gerekir.

6- Ikrar caiz olan haklarla ilgili olması. Hadis-i şerifte Delil davacıya, yemin ise davalıya aittir" buyurulur. Ikrar caiz olmayan haklar konusunda yemin geçerli olmaz.

7- Isbat için delil olmaması veya mevcut delillerin yetersiz bulunması.

Mahkemedeki yeminlerin çeşitleri:

1- Şâhidin yemini: Bu, şâhidin, şehadetten önce doğru söyleyeceğine dair yaptığı yemindir. Günümüzde, şahidin tezkiyesi yerine geçmek üzere başvurulan bir yoldur. Malıkiler, Zeydiyye, Zâhiriye, Ibn Ebî Leyld ve Ibnü'l-Kayyim, devrin bozulması ve dinî duyguların zayıflaması sebebiyle bu yemine cevaz vermişlerdir. Islâm hukukçularının çoğunluğu ise şahid yeminine karşıdır (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l Islâmî ve Edilletuhû, VI, 600):

3- Davacının yemini: Hanefiler dışında diğer çoğunluk hukukçulara göre, kendisinden töhmeti kaldırmak için davacı da yemin edebilir. Bu yemin, hakkını isbat veya aleyhindeki yemini reddetmek için de olabilir.

Islâm hukukçularının çoğunluğu bir şahid ve davaya verilecek yemin delilleri ile hüküm verilebileceğini söylerken Hanefîler, âyetlerde iki şahidin öngörüldüğünü, bu olmadığı takdirde, davalıya yemin teklif etme hükmünün hadisle sabit bulunduğu görüşünü benimser (Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, III, 456, 459).

Yemin ancak hâkimin veya naibin huzurunda onların teklifi ile geçerli olur. Mahkeme dışındaki yemin veya yeminden kaçınma muteber değildir. Çünkü, yemin husumeti kesmek için söz konusu olur. Yemin hasmın talebi üzerine verilir. Ancak beş yerde hâkim re'sen yemin teklifi eder:

1- Bir kimse bir mirastan alacak veya bir mal dava edip de isbat ederse, hâkim başka hukukî yollarla bu hakkıdüşüren bir muamelenin olmadığı konusunda davacıya yemin teklif eder.

2- Bir malı dava edip kendisine ait olduğunu isbat eden kimseye hâkim "malın onun mülkünden başka bir muamele ile çıkmadığı" konusunda yemin teklif eder.

3- Müşteri, malı ayıp sebebiyle reddederse, ayıba razı olmadığı konusunda yemin teklif eder.

4- Hakim şüf'a hakkı sebebiyle bu hakkıdaha önce düşürmediği konusunda yemin teklif eder.

5- Kocası kayıp olan bir kadının lehine nafaka ile hükmedilince hâkim, evliliğin devam ettiği, nafaka olmadığı ve onun yanında mal bırakmadığı, konusunda yemin teklif eder.

Kendisine yemin teklif edilen kimse, yemin ederse dava konusunda hak kazanır. Yeminden kaçınırsa dava konusu şeyi kaybetmiş olur.

BAŞA DÖN


 YIKANMA (GUSÜL)

Gerektiğinde, hiç kuru yer kalmamak üzere baştan ayağa yıkanmaya gusül denir ki, biz onu hep dilimizdeki "yıkanma" kelimesi ile anlatacağız. Yıkanma da abdest gibi bedeni maddi kirlerden temizledigi gibi, cünüplük denen hükmî pislikten de temizler. Esas gayesi de budur. Yani insanın bedeni, maddî pislik ve kirden temiz olsa bile, cünüp olduğu zaman yıkanması şarttır.

Yıkanmayı gerekli, yani farz kılan şeyler beş maddede toplanabilir: Meninin, yani ersuyunun yerinden şehvetle ayrılması. Bu, kadın için de erkek için de aynıdır. Çünkü erkekler bakmakla, düşünmekle, elle boşalabileceği gibi, kadınlar da hazneye birşey sokulmadan bile, meselâ okşamakla ve tahrik etmekle boşalabilirler. Uyanan kimse kilotunda ya da yatakta islaklık gördüğünde rüya hatırlamasa bile yıkanır. Bu da her iki cins için geçerlidir. Kadın, âdeti sona erdiğinde, lohusalığı sona erdiğinde. Sağ bir kimsenin önünden ya da arkasından birine, erkek cinsel organının sünnet yerine kadar olan kısmı yani basçıgı girdiğinde, boşalma olsun olmasın, yapana da yapılana da yıkanmak farz olur. Boşalma olmadan görülen rüya yıkanmayı gerektirmez. Kadınlarda şehvetsiz gelen akıntılar, özür kanı ve erkeklerde de vedî ve mezî yıkanmayı gerektirmez. Bu sayılanlardan ötürü sadece abdest alınır. Vedî genellikle idrârını yaptıktan sonra parça parça gelen ve meniye benzeyen koyu maddenin adıdır. Sebebi çoğunlukla soğuk almadır. Mezi ise oynaşmalarda organın uyanmasıyla gelen ince ve telli sıvının adıdır.

Yıkanmanın farzı üçtür: Ağzı yıkamak, burnu yıkamak, bütün bedeni yıkamak.

Yıkanmaya niyet ve besmele ile başlamak, başlarken edep yerini, pis olmasa dahi yıkamak, yıkanmaya başlarken normal bir abdest almak ve ayakları su biriken bir yerde ise sonunda yıkamak, bedeni yıkamayı üçlemek ve her seferinde suyu bütün bedenine yayıp ilk döktügünde ovalamak, suyu dökerken önce baştan, sonra sağdan, sonra soldan düzenine uymak... gibi şeyler yıkanmanın sünnetidir. Bu sıralama aynı zamanda, nasıl yıkanılır? sorusunun da cevabıdır.

Abdestin edepleri, yıkanmanın da edepleridir. Ancak yıkanırken edep yerleri peştemalgibi bir şeyle örtülü olmazsa kıbleye dönmez. Yıkanırken yalnız olsa bile örtünmeye çok dikkat eder. Çünkü "Allah, utanılmaya daha lâyıktır"(Beyhakî, es-Sünen el-Kübrâ I/199) Küçük banyolarda peştemalsiz de yıkanabilir.

Yine abdestte mekruh olan şeyler yıkanırken de mekruhtur. Fazla olarak dua okumak da mekruhtur. Çünkü yıkanılan yer vücudun pis suyunun aktığı yerdir.

Arefe günü, bayramlar, ihram ve cuma için yıkanma sünnettir. Farz ve sünnet olan yıkanmaların dışında Kadir Gecesi, yağmur duası ölü yıkama gibi meşru işler için yıkanma ise müstehaptır.