|
YABANCI ERKEĞE BAKMAK
Iki çocuklu bir hanımım.
Bir erkek bana lâf attı; ben de bir kaç kez baktım ve sonra vazgeçtim.
Islâma göre benim durumum nedir? Beyim de genelev kadınları ile ilişki
kurmuş. Ayrıca onun durumu ve evliliğimin durumu nasıldır?
Siz, nikâhlı iken bir
yabancıya bakmak ve ona, kötü duygularının mümkün olabileceği ihtimalını
hissettirmekle bir günah işlemişsiniz. Yapmanız gereken şey, bundan tevbe
etmeniz ve bir daha yapmamanızdır. Gerek bu davranışınız ve gerekse
kocanızın sözünü ettiğiniz davranışı, günah olmakla beraber, nikahınızı
yıkmış olmaz. Ancak burada çok dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır:
Kendisini kocasına ustaca takdim eden, başkalarına göstermemek şartıyla onun
arzuladığı şekilde süslenen, kokulanan, temiz ve güzel giyinmeye önem veren,
cilve ve davranışlarıyla kocanın gönlünü çelip, onu başkalarıyla bir şey
arar duruma düşürmeyen kadın kendisini de, kocasını da kurtarmış olur. Bunu
haramdan korumak ya da korunmak niyyetiyle yaparsa, çok büyük de sevap
kazanır. Efendimiz bu konuya çok önem vermiş ve erkeklere: Elbisenizi
temizleyin... Saçlarınızdan alın, misvak kullanın, süslenin ve temizlenin.
Çünkü Benî Israil erkekleri böyle yapmadığı için karıları zinaya düştüler. "
(el-Hindî, VI/640 (Ibn Asâkir'den) ) buyurmuştur. Bu durum, hem erkek, hem
de kadın için aynıdır. Sizin durumunuz Efendimizin başka bir sözlerini daha
doğruluyor. Yine erkeklere hitaben o; "Iffetli olun ki, kadınlarınız da
iffetli olsun" (Hâkim IV/154; el-Hindî V/316-317) buyurmuştur. Bunu da
özellikle erkeklerin bilmesi gerekir.
BAŞA DÖN
YAĞMUR DUASI (İSTİSKA)
Yağmurun uzun zaman
yağmadığı kuraklık zamanlarında, Allah'ın yağmur yağdırması için bir belde
ahâlîsinin topluca dua etmeleri. Fıkıh dilinde yağmur duasına "istiskâ"
denilir. "İstiskâ", yağmur talebinde bulunmak anlamına gelir.
Yağmur duası sünnettir.
Hem Peygamberimiz hem de onun Raşid halîfeleri yağmur duasında
bulunmuşlardır.
Yağmur duasının peşi
peşine üç gün ve yerleşim bölgesi dışında olması müstehaptır.
Yağmur duasına gitmeden
önce, sadaka verilmeli, günahlardan tevbe edilmeli, dargınlar barışmalı,
haksız olarak alınan şeyler sahiplerine geri verilmelidir. Yağmur duasına
çıkarken oruçlu olmak, mütevazı ve muhtaç bir tavır takınmak uygun olur.
BAŞA DÖN
Müslümanlar dua edilecek
yere vardıklarında, önce iki rek'at namaz kılarlar. Namazın cemaatla
kılınması menduptur. İmam namazdan sonra kalkar ve cemaata karşı bir konuşma
yapar. Namaz ve hutbenin bulunuşu, Ebû Yusuf ve Muhammed'in görüşleridir.
İmam Azam'a göre; yağmur duası sadece dua ve istiğfardan ibarettir; namaz ve
hutbe yoktur.
Yağmur duasında namaz
kılınmış ve hutbe okunmûşsa, hutbeden sonra; bunlar olmamışsa, doğrudan imam
ayağa kalkar ve yönünü kıbleye çevirir. Cemaat onun arkasında kıbleye karşı
ve oturarak dururlar. İmam, Allah'a dua eder, cemaat de "amin" der. Hz.
Peygamberden nakledilen, yağmur duası için özel dualar vardır. Dua ederken
bunların okunması daha uygundur (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, II, 184; Kâsânî,
Bedâiu's-Sanâi, I, 282; Ö. Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, 272 vd.; A.
Hamdi Akseki, İslâm Dini, 192).
Dua ayakta yapılır. Dua
edilirken kıbleye dönülür. Dua edilirken Allah'tan af istenir, yağmur
istenir. Duanın üç gün peşipeşine yapılması müstehabdır.
Yağmurun gecikmesi
sebebiyle eski elbiseler giyilir. Başlar öne eğilir, mütevazi bir tavır
takınılır. Yaya olarak dua yapılacak yere gidilir. Duadan önce sadakalar
verilir, fakirlere yardım yapılır. Haksızlık yapılmışsa helâllık dilenilir,
müslümanlar için af istenilir.
Müslümanlar kendi
çocuklarını ve ehli hayvanlarını yanlarına alırlar. Annelerle, yavruları
birbirlerinden ayırırlar. Zayıflara, güçsüzlere dua ettirirler. Cemaatta
onların yaptığı duaya "âmin" diyerek karşılık verirler.
Yağmur yağmaya başlayınca
da bunun nişanesi olarak Yüce Allah'a şükredilir. Yağmur yağarken "Allahûmme
sayyiben nafıan" (bunu hakkımızda yararlı bir yağmur kıl) denilir.
Gereğinden fazla yağınca da "Allahümme havaleyna ve la aleyna" (Ya Rab! Bunu
zarar vermeyecek yere yağdır. Bizim üzerimize yağdırma) diye dua edilir.
Peygamberimizden bize
ulaşan yağmur duası şudur: "Allahümmel Eskına ğaysen muğisen henien merien
ğadekan mücellilen şeyhan âmmen tabekan. Allahümme! Eskıne'l ğayse ve la
tec'alna mine'l kanitin. Allahümme! Inne bil biladi vel ibadi vel hakkı
minel levai vaddanki mâlâ neşku illa ileyk. Allahümme! Enbit lena ezzer'a ve
edirre lenaddar'a ve eskına min berekatis-sema ve enbit lena min berekatil
arz. Allahümme! Inna nestağfirüke inneke künte ğaffaren fe erseles-semae
aleyna midraran."
Manası: "Ya Rab! Bize bol
yararlı, her tarafa akıp giden, her tarafı sulayan umumi bir yağmur ihsan
et.
Ya Rab! Bizi yağmurla su
ver. Bizi, ümitlerini kesmiş kimselerden eyleme. Kullarda, beldelerde ve
yaradılmış şeylerde öyle darlık vardır ki senden başkasına arzedemeyiz.
Ya Rab! Bizim için
ekinleri bitir, bizim için memeleri sütle doldur, bizi göğün bereketinden su
ver, bize yeryüzünün bereketinden yetiştir.
"Ey Rabbimiz! Biz senden
mağfiret isteriz. Şüphesiz sen çok mağfiret edicisin. Bize gökten bol bol
yağmurlar yağdır.”
BAŞA DÖN
YAKIN AKRABA EVLILIĞI
Annem beni bir kuzenimle
evlendirmek istiyor ve bunda da çok israr ediyor. Doğrusu kuzenim beğenilmez
birisi de değil. Ama ben bunun kötü sonuçlarından endişe ediyorum. Şer'î bir
sakıncası var mıdır?
Müslümanların inancına
göre normalı, ya da anormalı, yahut mübahla, yani serbest olanla haramı,
yani olmayın belirleyen Allah'tır. O Kur'ân-ı Kerîm'de kimlerle
evlenilmeyeceğini açıklamış ve "Bunun dışında kalanlarla evlenmemiz
helâldir" (Nisâ 4/24) buyurmuştur. Kuzenler yani hala-teyze, amca-dayı
çocukları evlenmeleri haram olanlardan sayılmamıştır. Öyleyse onlarla da
evlenilebilir. Allah Rasûlü Efendimiz, kızı Fatma annemizi de kendi
amcasının oğlu Ali Efendimizle evlendirilmiş ve durumu fiilen açıklığa
kavuşturmustur. Ancak yabancı ile evlenmenin bir takım sosyal faydaları
olduğu gibi, yakın akrâba ile evlenmenin bazen mahzurları da olabilir.
Mesela kan benzerliğinden doğan uyuşmazlığın, yakın akraba arasından daha
çok olduğu söylenir. Ancak bu konuda günümüzün tarafsız olmayan tıbbına pek
güvenmemek gerekir. Çünkü, sakat doğumlar konusunda süt kardeşliği daha
etkili olduğu halde, onlar bundan söz etmiyorlar. Ya, "Dersleri henüz oraya
kadar gelmedi" ya da onu Islâm yasakladığı için onlar yasak olmamasını
istiyorlar. Şu halde kuzenlerin evlenmesini de Islâm serbest saydığı için
mahzurlu göstermek istiyor olabilirler. Ne var ki, evliliğin devamında ve
çocukların sağlam ve gürbüz oluşunda karı-kocanın birbirini içten sevmesinin
ve birbirlerine karşı çok canlı ve kuvvetli cinsel arzu duymalarının çok
büyük etkisi vardır. Ilişki ne kadar içten ve her iki tarafı tatmin edici
olursa, çocuk da o kadar gürbüz, düzgün ve zeki olur. Bundan olacak ki,
Allah Rasûlü Efendimiz (s.a.s.) erkeklere, ilişkide aceleci olmamalarını ve
karılarını da tatmine ulaştırmalarını şiddetle tavsiye eder. İşte bazen
olabilir ki, kuzenler bir çatı altında yetişmişliğin verdiği duyguyla
birbirlerini çok yâkın hissederler ve birbirlerine karşı gerekli cinsel
uyarılmayı yaşamazlar. Bu gün eğer sakat doğumlar yakın evliliklerde daha
çok gözüküyorsa, bence bunun önemli sebebi budur. Ikinci önemli bir sebep
de, genellikle yakın akraba arasında emzirme olaylarının çokça olması ve
önem verilmediğinden ya da unutulduğunda, bunun hesaba katılmayıp, süt
kardeşlerinin birbirleriyle evlendirilmesidir. Sözünü ettiğiniz hadîs,
Gazâlî'nin Ihyâ'sındâ da vardır. (Benzer hadisler ve Hz. Ömer'in sözü için
bk. el-Hubeysî, el-Berâke 165 vd.; Yakın anlamda bir hadîs için bk. Suyûtî,
el-Câmi'us-sağîr (Feyzu'I-Kadîr ile birlikte) VI/351. Burada hadîsin zayıf
olduğuna işaret ediliyor. Aynı hadis Kenzu'I-ummâl'da Suyûtî'nin de kaynağı
olan Hâtîp Bagdâdî'nin Tarih'inden alınarak verilir. XVI/H. 44564. Sevkanî,
el-Fevâid'de yine benzer anlamda bir hadîs verir ve senedinde Hâkim'in
yalanci saydığı Sehl vardır, der s.131.) Ama Irâkî güvenilir bir aslının
bulunmadığını, bunun hadîs değil de, Ömer Efendimizin Sâib Ogullarına
söyledigi bir sözün bir parçası olarak bilindığını söyler. (GazaIî N/42)
Nitekim bu hadîs, meşhur dokuz hadîs kitabın hiç birisinde yoktur. Gerçi
Ömer Efendimizin sözü olmasının da bir anlamı ve gerçek payı vardır. Ama
birbirini seven iki kuzenin evlenmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Yeter ki,
birbirlerini görmüş ve sevmiş olsunlar. Birbirlerini görerek sevenler,
mizaçları uyumlu olduğu için sevmişler demektir. Mizaçları uyumlu olanlar
arasında, birbirlerini gördüklerinde sevgi alışverişi ve akımı olacağından"
Allah Rasûlü Efendimiz buna çok önem vermiş ve evleneceklerin birbirlerini,
şehvetle baksalar dahi, görmelerini emretmiştir. Siz de seviyorsanız
evlenmenizde mahzur yoktur.
BAŞA DÖN
YAKIN AKRABA EVLILIKLERI:
Müslümanlar için normal,
ya da anormal, helâl ya da haram sınırını koyan Allah'tır. O'nun ve O'nun
emriyle elçisinin helâl dediği helâl, haram dediği de haramdır. Çünkü helâl,
ya da haram kılma, bir dinin en büyük özelliğidir. Ya da her helâl ve haram
kılan, din koyuyor demektir. Bu yüzden Peygamberimiz; büyüklerinin yasak
dediğini yasak, yani haram. mübah dediğini de mübah, yani serbest sayan
insanları, o yasak ve mübah koyanlara tapan diye nitelemiştir. Yani; Allah
bir şeyin helâl ya da haram olduğunu bildirdikten sonra, birisi yetkisine
dayanarak O'nun helâl dediğini yasak, haram dediğini de serbest etmişse,
yeni bir din koymuş, onun dediklerini kabul eden de onu ilâh edinmiş
demektir.
Allah kendisiyle
evlenilemeyecek kadınları Kur'ân-ı Kerîm'de bildirmiş. Peygamberimiz de buna
açıklık getirmiştir:
1. Anneler, kızlar,
kızkardeşler, halalar, teyzeler, kız ve erkek kardeş kızları ile; ister öz,
ister üvey, ister nesepten, ister sütten olsunlar, evlenmek ebediyyen
haramdır.
BAŞA DÖN
2. Babasının ve çocuğunun
karısı, karısının annesi ve kızı da bunlara dahildir.
3. Başkasının nikâhlısı
onunla nikâhlı olduğu sürece, karısının kızkardeşi, halası ve teyzesi de
karısının kendi nikâhında bulunduğu sürece kendisine haramdır.
Bunun dışındaki bütün
kadınlarla evlenebileceğini de yine Kur'ân-ı Kerîm bildirmektedir. Artık
meselâ amcadayı, hâlâ-teyze çocuklarıyla evlenmeyi. geçici yetkisine
dayanarak yasaklamak, işte yeni bir din koymak, onun yasağını kabullenmek
de, onun dinine girip, onu ilâh edinmek demektir.
Ne varki, haramlar
arasında derece farkı olduğu gibi, helâller arasında da derece farkı vardır.
Buna göre yakın akrabası dışındakilerle evlenmek daha güzel bir helâldir. Hz.
Ömer de bunu teşvik etmiştir. ("Yakın akraba ile evlenmeyin, çünkü doğacak
çocuk zayıf olur" anlamında bir hadis rivayet edilirse de, Ibri Salâh
aslının bulunamadığını söylemiştir. Doğrusu Hz. Ömer'in sözü olduğudur. bk.
Gazalî, Ihya (Tahriçli) 1l/42.)Çünkü aile yuvasınin ve doğacak nesillerin
sağlamlığı, karı-koca arasındaki sevgi ve çekiciligin fazlalığına bağlıdır.
Insanlar, fıtratları gereğiyakınlarına karşı cinsel arzu duyamazlar.
Halbuki, karı-koca arasında sevgi ve çekiciligi doğuran en büyük etken
cinsel arzudur. Bazı insanlarda yakınlarına karşı doğacak bu tür arzusuzluk,
evlenmeleri halinde, soğukluğa ve arzusuz ilişkiden kaynaklanan ciliz ve
sakat doğumlara sebep o1abilir. Bu yüzden Imam Gazali, evlenilecek kadınla
aranılan nitelikler arasında, yakın akrabadan olmama özelliğini de sayar.
(Gazâlî, agk.) Buna; çünkü yakınlar arasındaki şehvet azlığından ötürü
doğacak çocuklar cılız olur, sebebini gösterir.
Yakın akraba ile
evlenmemenin bir faydası daha vardır. Akrabası olmayan birisiyle evlenip,
yabancı bir akraba ile hısımlık bağları kuran adam, İslam'ın istediği
sevişen ve yardımlaşan toplumun oluşmasına yardımcı olmuş demektir. Çünkü
yakınların birbirlerine yardım etmeleri daha kolaydır.
Ancak buna rağmen Islâm'da
bu tür evliliğin yasaklanmaması, bu sonuçların istisnaî durumlar olduğunu
gösterir. Bu bağlamda Peygamberimizin, evlenecek eşlerin birbirlerini
görmelerini, yani severek evlenmelerini tavsiye etmesi çok önemli ve ilgi
çekicidir. Hattâ erkek, talip olduğu kadına şehvetle de olsa bakabilir. (Cessâs,
Ahkâmu'l-Kur'ân V/173; Ibn Rüsd, Bidâye l1/3.) Çünkü insanlar mizaçları
itibariyle uyum sağlayabilecekleri ve sağlam nesil yetiştirebilecekleri
eşleri daha ilk bakışta sevebilirler. Sevemiyorlarsa mizaçları birbirine
uygun değil demektir. Onun için birbirlerini görmeyenlerin ve gördükten
sonra da sevemeyenlerin evlenmeleri ya da evlendirilmeleri hoş olmayan bir
davranıştır.
Ama, tekrar edersek,
birbirlerini seven bir amca-dayı, hala-teyze çocuklarının aralarını ayırmak
ve sevgilerine engel olmak da fıtrata ve insanın hamuruna aykırı bir
davranış ve bir zulüm olur.. Çünkü cinsî sapıklar dışında teyzesine,
halasına ya da dayısına aşık olan kimseye rastlanılmaz ama, kuzenlerine aşık
olan bir sürü insan vardır. Öyleyse doğal ve fıtri davranış, böyle olanların
birbiriyle evlenebilmeleridir.
Artık bu konuda
yapılabilecek şey, akraba evliliklerini yasaklamak değil, Peygamberimizin
yaptığı gibi, yabancı ile evlenmeyi teşvik etmektir. Halbuki süt kardeşle
evlenmek daha çok sakat doğuma sebep olduğu halde, yakın akraba evliliğinin
yasaklanmasını isteyenler onun yasaklanmasını istememektedirler. Demek ki,
gayeleri dinî bir kurala karşı çıkmaktan ibarettir.
BAŞA DÖN
YAKINLAR VE MAHREMLIK
Kalabalık bir aileyiz
Kayınlarımla aynı evde oturuyoruz. Bu durumda onlarla beraber oturabilir ve
beraber yemek yiyebilir miyim? Ya da nasıl davranmalıyım?
Imkân varsa her çiftin
ayrı evi olacaktır. Tek evde kalma zorunlulugu varsa, her çiftin en azından
yatma yeri müstakil olacak, beraber oturmalarda tesettüre ve konuşmalara
azami dikkat edilecektir. Kadın, meselâ kayınları gibilerin bulunduğu bir
mecliste, kadınsı bir endam ve nâzu nesve ile konuşmayacak, süsünü ve
kokusunu orada kullanmayacak, omuzlarını göğüslerine, kadar örten genişçe,
süslemesiz ve koyu renkli bir başörtüsü örtünecektir. Çünkü cilbabın asgari
ölçüsü budur. Namahremleriyle; özellikle kayınlarıyla hiçbir zaman başbaşa
(halvet) kalmayacaktır. Kadının kaynı gibilerle başbaşa kalması da haram
mıdır? diye soran birisine Rasûlüllah Efendimiz: "O zaten ölüm demektir"
buyurmuştur. Bize gelen mektuplardan bunun ne kadar isabetli olduğunu
yakînen öğrenmiş durumdayız. Bu söylenenler elbette İslamın müslümanlardan
istediği hayat biçimidir.
BAŞA DÖN
YAKINLARI ZIYARET
Annesi kızının,
babaannesine; halasına, amcasına gitmesini istemiyor. "Gidersen sütüm sana
hâram olsun" diyor. Bunun bir anlamı var mıdır?
Akraba ile iyi ilişki,
onları ziyaret ve gözetme birçok âyet ve hadîsle emredilen bir görevdir ve
önem sırası da en yakından en uzaga doğrudur. Anne-baba başta gelir. Sözünü
ettiğiniz durumda anne kızını babaannesi, halası... gibi akrabalarına şer'î
ölçülere göre haklı bir sebepten ötürü göndermiyorsa kızının gitmesi câiz
değildir. Çünkü bu takdirde onların gönlünü yapmak için annesinin, hem de
haksız yere kalbini kırmış olur. Ziyaretinde şer'î bir mahzur yoksa, örfen
"bizi terketti" denebilecek süreleri geçirmemek üzere, ziyaretine annesi
engel olamaz. Çünkü bu durumda annesinin emrini yerine getirirken Allah'ın
emrine karşı çıkmış olur. Halbuki, "Allah'a isyan edilerek kula itaat
edilemez" (Bu konuda birden çok hadis için bk. el-Hindî N/358, IV/792, 797
VI/67, 77,) Kendini bilen anneler de Allah'ın emriyle çelişen isteklerde
bulunmamalıdırlar.
BAŞA DÖN
YALAN
Yalanı iş edinme, çok
yalan söyleme. Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildığının aksini
söylemesidir. Yalancılık çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı haram kılmış
ve şiddetle yasaklamıştır.
Yalan rûhî bir
hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan korumaları gerekir. Çocuklar
daha küçükken doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine
anlatılmalıdır.
Cenab-ı Hakk, "Yalan
sözden kaçının" (Hac, 22/60) diye emrettiği halde basit dünya menfaatleri
için yalan söyleyenler vardır. Özellikle yalan yere şahitlik yapmak çok kötü
bir davranış ve büyük bir günah sayılmıştır. Gerçek bir müslüman kendi
aleyhinde de olsa, doğru söylemeli ve asla yalana yaklaşmamalıdır. Çünkü
Allah Teâla şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Hak
üzere durup adaleti yerine getirmeğe çalışan hâkimler ve Allah için doğru
söyleyen şâhidler olun. Velev ki, o şahitliğiniz nefişleriniz yahut ana
babanızla yakın akrabanız aleyhine olsun. Ister üzerine şahitlik yapılan
kimseler zengin veya fakir bulunsun" (Nisa, 4/135).
Peygamber Efendimiz de,
yalan söylemenin ve yalan şahitlik yapmanın büyük günahlardan olduğunu
ısrarla belirtmiştir (Riyazü's-Sâlihîn, III, 138). Ayrıca yalanın münafıklık
alâmetlerinden olduğunu haber vermiştir (Müslim, Iman, 107).
Dinimizde sadece üç yerde
yalan söylemeye izin verilmiştir:
a) Zulüm ve haksızlığa
uğramış bir adamın can, mal veya namusunun zarar görmekten kurtarılması
için;
b) Dargın olan karı-kocayı
veya iki kişiyi barıştırmak için. Çünkü Rasûlullah, Insanlar arasını
düzelten, bunun için hayırlı söz söyleyen ve hayırlı söz ulaştıran kimse
yalancı değildir" (Müslim, Birr ve Sıla, 27) buyurmuştur.
c) Harpte düşmanı yenmek
için.
Yalanın kötülüğüne
gelince, Peygamberimiz (s.a.s.);
"Yalan kötülüğe, kötülük
Cehennem'e götürür. Insan yalancılık yapa yapa, nihayet Allah katında
yalancılardan yazılır" (Buharî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103-105)
buyurmuştur. Yalanın en büyük kötülüğü işte budur. Yani, insanı Allah
Teâla'nın rızasından uzaklaştırıp Cehennem'e götürmesidir. Ayrıca yalan
insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde
karışıklıklara sebep olur; dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları
eker. Yalan er geç ortaya çıkacağından, yalancılar, kendilerine
güvenilemeyen, saygı duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler.
Kısaca yalan, insanı dünyada da ahirette de felâkete sürükler.
BAŞA DÖN
YALAN SÖYLEMENIN CAIZ OLDUĞU YERLER VAR MIDIR.
Müslim'deki bir hadiste "Insanların
arasını bulan ve hayır söz taşıyan yalancı değildir" buyurulur. Hemen bunun
yanı başında Ibn Sihab şöyle der: "Insanların söylediklerinden hiç birinde
yalana ruhsat verildiğini duymadım. Ancak üç şey müstesna: Harpte,
insanların arasını bulmakta, kocanın karısına, karının kocasına
söylediklerinde".(Müslim, Birr 27) Tirmizî'de de Müslim'dekine benzer şu
hadisler vardır: "Yalan sadece üç yerde helâl olur: Kişinin karısını memnun
etmesi konusunda, harpte, insanların arasını bulmakta", "Insanların arasını
bulmak için hayır söyleyen ya da hayır söz taşıyan yalancı değildir".(Tirmizî,
Birr 26)
Bu hadislere dayanarak
Kâdi Iyâd gibi alimler, bu üç yerde yalan söylemenin caiz olduğunda ihtilaf
olmadığını söylemişlerdir. Ancak bu yerlerde söylenilebilecek yalanın nasıl
olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı alimler; bu üç yerde her türlü
yalan caizdir. Bunların dışında da bir maslahâta binaen caiz olabilir.
Meselâ yanında saklanan birisini öldürmek isteyen bir zalime, sorduğunda
bilmiyorum demesi ittifakla vaciptir. Mezmum yalan, zararlı olan yalandır.
Hz. Ibrahim (as) putlar için "Onları büyükleri kırdı, ben hastayım" demişti
(21/63). Karısını elinden almak isteyen zalimlere de onun kızkardeşi
olduğunu söylemiş (içinden de dinde kardeşi olduğunu kastetmiş)'ti(Buhari,
Enbiya 8; Müsned, NI/244) derler. Diğer bazı alimler de: Yalan hiç bir yerde
caiz olmaz. Bu üç yerde de ancak tevriyeli, yani Hz. Ibrahim (as)'in sözünde
olduğu gibi doğruya da ihtimalı olacak şekilde caiz olabilir. Meselâ koca,
karısına elbise, mobilya vs. sözü verir, içinden de, imkân bulursam günün
birinde alabilirim de" diye düşünür veya sevdigine, dünyada bir tane
olduğunu söyler ve bununla içinden bu sözün doğruluk yönünü düşünür. Harpte
ise düşmana meselâ, baskomutanınız öldü, der, bununla daha önce ölen
komutanlarını kasteder vs... derler (Krs. E1-Mubarekfûrî, Tuhfetü'1-Ahvezi,
VI/69; Davudoğlu, X/564; Tecrid, IX/112 vd.) ki, Taberi bunlardandır. Ama
sözkonusu hadiselerde bir ayırım yapılmamıştır.
BAŞA DÖN
YALAN YEMIN
Yalan yere yemin eden
kişi, Allah'ı yeminine şahid göstererek insanları kandırmak istediği için
O'nun mukaddes adını istismar etmekte, O'na iftirada bulunmaktadır. Bu
nedenle Hz. Peygamber, büyük günahların en büyüklerinden birinin de yalan
yemin olduğunu söylemiştir. (Buharî, Edeb, 6). "Birbirinizi aldatmak için
(yalan) yemin etmeyin, bu yüzden yere sağlam basan ayak sürçebilir ve Allah
yolundan alıkoymanıza karşılık kötü bir azab tadarsınız. Bunun için size (ahirette
de) büyük bir azab vardır" (Nahl,16/94) âyeti, yalan yeminin cezasının ilahî
azab olduğunu belirtmektedir.
Bir kimse geleceğe yönelik
yaptığı bir yemini bozduğunda, kefaretini ödemek suretiyle yeminin
günahından kurtulur (bk. Yemin Keffareti); fakat yalan yemin öyle büyük bir
günahtır ki, onun cezasını keffaret dahi düşüremeyeceği için, yalan yeminde
keffaret olmaz. Böyle bir günah işleyen kişi, yalanına şahid gösterdiği
Allah'a tevbe etmeli, af dilemeli ve bir daha bu günahı işlememelidir. Onun
günahını ancak Allah affedebilir. Yalan yeminle başkalarının hakkı
alınmışsa, velev ki bu kanun yoluyla olsun, ikinci bir günah daha işlenmiş
olur. Haksız yere elde edilen bu hak, sahibine ödenmedikçe tevbe ile
kurtuluş olmaz. Mesela bir kimse, ödemediği borcunu bile bile "ödedim" diye
yemin etse, karşı taraf da alacağını isbat edemese ve hâkim, yalan yemin
edenin borçsuz olduğuna hükmetse, bu kişi iki büyük günahı birden işlemiş
olur. Bir de dikkatsizlik, kötü alışkanlık, hata... gibi sebeplerle yalan
yere yemin etmek durumuna düşülür. Şüphesiz ki bunun günahı diğeri gibi
değildir. Fakat gelişi güzel, lüzumsuz yere Allah'ın adını anmak da bir
günahtır. Bu nedenle dile hakim olmalı, yemini alışkanlık haline
getirmemeli, ancak çok önemli durumlarda yemin etmelidir. Yeminde niyet,
yemin ettirenin maksadına göredir. bu nedenle, yemin eden kişi kalbinden
başka şeyleri geçirerek yemin ederse yine yalan yemin etmiş olur. Mesela,
Ahmed'e olan borcu için yemin ettirilen kişi, Mehmed'e ödemiş olduğu,borcu
kasdederek, borcumu ödedim diye yemin ederse, yalan yemin etmiş olur (Ayrıca
bk. Yemin md.).
BAŞA DÖN
YARATMA VE KESB TEORISI
Islâm nazarında insan,
yaratılanların en şereflisi ise de, her yaratık gibi noksan ve sınırlıdır.
Çünkü mutlak kemal Allah'a mahsustur. O halde iman, mutlak kudret, mutlak
irade ve ihtiyar sahibi, dolayısıyla yaptığı işlerin bizzat yaratıcısı
olamaz. Çünkü hâlikiyet (yaratıcılık), Allah (c.c)'a mahsus olan çok yüce
bir sıfat, çok yüksek bir derecedir. Fakat insan hayvanlarda olduğu gibi-
irade ve ihtiyardan, seçme gücü ve isteme yeteneğinden tamamen mahrum bir
varlık da değildir. Çünkü bilinen bir gerçektir ki insan, bazı işleri
dilerse yapıyor, dilerse yapmıyor. O halde insanın kendine mahsus cüz-i bir
kudreti, cüz-i bir irade ve seçme gücü vardır. Bu sebepledir ki;
mükelleftir, yaptığı iyi ve faydalı, kötü ve zararlı bütün işlerden
sorumludur. Öyle ise, kendi iradesiyle yaptığı işlerden bu sorumluluğu
gerçekleştiren bir payı almalıdır. Aksi halde mükellef ve sorumlu olamaz.
Fakat insana böyle bir pay ayırır ve üstünlük tanırken, onun yaratılan bir
kul olduğunu unutarak, yegane yaratıcı Hâlık olan Hak Teâlâ'ya her hangi bir
yönden onu benzetmemeli ve yaratıcı Rab derecesine çıkarmamalıdır. Bu iki
ana esas birbirine karıştırılmaz, aradaki sınır iyi bilinirse, çok muğlak
olan kader meselesi az çok kavranmış olur. Gücü ve imkânı sınırlı olan insan
aklı böyle ilâhî bir sırrı tam olarak çözemez. Ancak bu büyük sırrı anlamaya
ve esasını kavramaya çalışır.
Eş'arilere Göre Yaratma ve
Kesb Teorisi
Yukarıda belirtilen iki
ana esası benimseyen Eş'arilere göre; kul kendi iradesiyle yaptığı işlerde
mecbur değil, muhtardır. Yani kendine mahsus irade ve kudreti vardır;
yaptığı ihtiyarî fiillerin sahibi ve mahallıdır. Fakat kulun kudreti,
yaptığı işler üzerinde müessir (etkili) değildir. Çünkü Allahu Teâlâ ortağı
olmayan tek ve yegane Hâlık'tır. Kudreti tamdır ve her şeyi yaratma gücüne
sahiptir. O halde; her şeyin ve insanların, mide, ciğer ve kalb çalışmaları
ve uyumak, hazmelmek gibi ızdırarî (irade dışı, zorunlu) fiillerinin
yaratıcısı Hak Teâlâ olduğu gibi, kulun yaptığı iradî ve ihtiyarî
fiillerinin de Hâlıkı Allah(c.c.)'dir. Zira imam Eş'ariye göre: "Bir eser
üzerinde iki tam müessir kuvvet ictima edemez" bu kural gereğince, kulun
iradı fiilleri üzerinde tek mücasir kuvvet Hâk Teâlâ'dır. O halde kulun
kudretinin yaratmada, ikinci bir kuvvet olarak bir tesiri yoktur. Ancak Hâk
Teâlâ, ilahî kanunu icabı olarak, o fiili, kulun azım ve tasmimi (ısrarlı
isteği) bulunduğu anda yaratır. Bu azım ve kesin istek, kulun iradesini o
şeye yöneltmeşiyle o işi kesb etmesi feklinde ortaya çıkar. O halde kul
yaratıcı hâlık değil, o işi kazanan kâsibdir. Yaratmada bir payı yoktur. Tek
Hâlık, tek yaratıcı iail Allah (c.c)dir. Insanın kazandığı fiile tesir eden
kudret ona Allah (c.c) tarafından verilmektedir. Kulun kudretinde olan şey
Allah'ın da kudreti altındadır. Bu açıdan bakılınca mülkiyette olduğu gibi
bir ortaklık durumu yoktur (el-Eş'ari, Kitabu'l-Luma', s.72). Kulun kesb
ettiği bu gibi fiillerle olan alakası, o fiilin mahalli ve sahibi olmaktan
ibarettir. Çünkü her fiil, o fiilin mahalline isnad edilir. Mesela güzellik
onu yaratana değil, onunla vasıf lanan şahsa isnad edilir. O halde, Allah
Hâlık, kul kâsibdir, yani yaratma Allah'a mahsustur, kesb ise kula aiddir.
Eş'arilerin "Halk ve kesbt' teorısının özeti budur. Işte Eş'arîler "teklif
ve sorumluluk" esası ile "Allah'ın yegane yaratıcı" olduğu esasını böylece
bağdaştırarak Cebriyye, Kaderiyye ve Mu'tezilenin düştüğü hataya
düşmemişlerdir. Ancak kulun kudreti olup ta, fiillerin üzerinde belirli bir
tesiri olmaması ve kesb teorisi üzerinde çok tartışıları anlaşılması güç bir
konudur. Öyle ki, "Akla min kesbi'l-Eş'ari" Eş'ari'nin kesbi kadar dakik ve
muğlak tabiri arapçada darbı mesel olarak görmüştür. Bazı âlimlerce, cebir
fikrine yakın görünen Eş'ariye Mezhebi, "Cebr-i Mutavassıt" diye de anılır.
Nitekim bazı Eş'arîlerin "insan muhtar (Irade sahibi suretinde) muzdar (mücber,
mecbur) dur" sözü, insandaki irade serbestisi sadece surette kalmaktadır.
Gerçekte ise hakim ve müessir olan, sadece Allah'ın küllî ve mutlak
iradesidir.
BAŞA DÖN
Maturîdilere Göre insan
Iradesi, Kesb ve Halk
Islâm düşünce tarihi ve
Kelâm ilmiyle meşgul olanlarca bilindiği gibi insanın irade ve kudreti,
ihtiyarı fiilleri üzerindeki tesirleri, yaratma ve kesb teorisi, kulun
yaptığı iyi veya kötü işlerinden sorumlu olduğu, başka bir deyimle "teklif
ve sorumluluk" ile "Allah'ın tek yaratıcı" olduğu gibi konularda, ayrıca
kaza-kadere iman, hayrın ve şerrin Allahu Teâlâ'nın Ilmi, iradesi ve kudreti
ile yaratıldığı hususunda, Maturîdiler, Eş'arîlerle genellikle aynı
görüşleri paylaşmaktadırlar.
Maturidilere göre "Kesb"
azm-i musammem "yani" kesin ve değişmez bir karar ve irade yönelmesi"dir.
imam Mâturidî "Halk" ve "kesbi" kelimelerini beraber mütalâa ederek, hu
terime şöyle açıklık getirir: "Allah (c.c) fiilleri oldukları gibi
(hakikatleri ile) yaratmakta, onları ‚yokluk'tan ‚varlık' sahasına
çıkarmaktadır. Insanlar da o fiilleri kendi iradeleri ile Kesbettikleri
(işleyerek elde ettikleri) ölçüde o fiillere sahip olurlar (Kitabu't Tevhid,
Nşr. Fethullah Huleyf, Beyrut 1970, s. 226), Mâtûridî "Kesb" hakkında genel
bir değerlendirme yaptıktan sonra fiil ile kesbin âidiyeti hususunda şöyle
diyor: "fiil aslında "kesb" yönünden insana, "Halk" yönünden de Allah'a
aittir': Kulun ihtiyarı fiiline "halk" değil "kesb') Allahu Teâlâ'nın
fiiline ise "kesb" değil "halk" denilmekte, "fiil" kelimesi, bu iki terim
için de kullanılmaktadır. Halbuki Eş'arîlere göre fiil, yalnız "halk ve
icat" manasına kullanılmakta kesb ise mecâzî olarak fiil denilmektedir.
Böylece Imam Mâturîdî'nin tek bir olaydaki fiile farklı açılardan baktığı
anlaşılmakta ve bir fiilde var olduğunu kabul ettiği yönden manası daha iyi
anlaşılmaktadır. Bu esasa göre fiil; icat (yaratma) yönü ile Allah'a mutlak
kudret sahibine ait bir eser. Kesb yönüyle de kula aid bir (cüz'î) kudret
eseri olmaktadır. Yani fiil, yaratma yönünden Allah'ın külli kudreti
altındadır. Allah Teâlâ'nın yarattığı bu fiile insan kesb yönüyle esir
ederek onu elde etmekte ve mahalli olmaktadır. Halk ile Kesb arasındaki
farka gelince; aletsiz meydana gelen şey halk, aletle meydana gelen şey
Kesbdir. Bazıları da şöyle dediler: "Kudret sahibinin (Kâdir-i Mutlak) tek
başına meydana getirmesi mümkün olan şey halk (yaratma) mümkün olmayan şey
de kesbdir. Böylece Kesb kula, halk da Allah (c.c)'a aid olmuş olur. Fiil
Allah'a izafe edildiği zaman "halk" insana nispet edildiği zaman "kesb"
adını alır. Bu anlayışa göre insanın sorumluluğu daha çok anlaşılmakta
olduğu ortaya çıkmaktadır. Sorumluluk konusunda Imam Maturidi şöyle bir
delil zikreder:
Madem ki, Hak Teâlâ
dünyada itaat edenlere sevap, âsî olanlara da ikab (ceza) vadetmiştir. O
halde bu itaat ve isyan fiilleri ancak kulun iradesiyle seçtiği kendi fiili
olduğu takdirde, va'dedilen karşılıkları alabilir. Sevap ve ikab, Hak
Teâlâ'nın bildiği gerçekler olduğuna göre kulun bu fiillerinin de gerçek
olması gerekir. Diğer bir husus da şudur: Herkes kendi nefsinden ve
tecrübelerinden bilir ki; yaptığı işlerde ihtiyar sahibidir, fâilıdır,
kâsibtir. Bunun aksini iddia edenler kendilerinin herhangi bir fiili
bulunmadığı söyleyen Cebriyye'dir. Onların bu sözlerinin kendileriyle
tartışmalarının bir hükmü ve manası yoktur. Çünkü mezheplerine göre bu
sözleri de-birer fiil olarak-onların değil demektir. Bu açıklama ile
Maturidiyye'nin insandan her türlü fiili iradeyi ve seçme gücünü kaldıran ve
onu bir alet gibi telakki eden Cebriyye ile insanın fiillerinden Allah'ın
kudret ve iradesinin ve ezelî takdirının (yani kaderin) rolünü ve etkisini
inkâr eden Kaderiyye ve Mu'tezile arasında ortak bir yol takip etmeye
çalışmaktadır.
BAŞA DÖN
YAS TUTMAK:
Bir yakınının ölmesiyle
duygulanmak, gözü dünyayı görmez olmak ve çoğu insanlar için ağlamak, fitri
olan, yani yaratılıştan gelen ve insanın ilk hamurunda bulunan tabii bir
olaydır. Tabii bir din olan ve tabiiliğini korumak için gelen İslam'ın bunu
yasaklaması düşünülemez: zaten mümkün de olmaz. Ancak bunu doğal sınırları
içerisinde bırakmak, insanlık onurunu kirici ve onu bayağılastirici
taşkınlık ve dövünmelere vardırmamak da tabiidir.
Islâm'da yasaklanan şey,
bu tür taşkınlıklar ve dövünmelerdir. Peygamberimiz bunları yasaklamıştır.
Bu yasaklamadan sonra oğlu Ibrahim'in ölümünde, kendisi de gözyaşı dökünce,
ashabı, "nasıl olur, sen bunu bize yasaklamamış mi idin? diye sormaları
üzerine, yasaklanan şeyin şefkat ve kalp inceliginden ağlamak değil, sesini
yükseltmek ve dövünmek olduğunu bildirmiştir. (Buhârî, cenâiz 43; Ibn Mâce,
cenâiz 53; Müslim, fedâil 62; es-Subkî, el-Menhel VNI/278.)
Çünkü ölmek, yok olmak
demek değil, asıl yurduna geçmek, ya da imtihan kâğıdını masaya teslim edip,
imtihan salonundan çıkmak demektir. Kalanlar ondan ebediyyen aynlmis
değillerdir. Kısa bir süre sonra, onlar da aynı yolu izleyecekler ve imtihan
sonuçlarının ilân edileceği meydanda bulusacaklardır. Arkada kalanları asıl
düşündürmesi gereken şeyler, bu tür çetin geçitler olmalı ve; "Allah'tan
geldik, yine ona dönecegiz" diyerek düşünmeleridir. Yoksa: "gitti bütün
varlığım Battım! Bittim! Ah benim kaderim! Vah olmaz olaydi!..." gibi
cahilce ve A1lah'ın takdirine isyan anlamı taşıyan taşkınlıklar, cahiliyyet
dönemi davranışlandır ve yasaktır.
Dinden haberi olmayıp sırf
aklını kullananlar bile bunların hiçbir yarar sağlayamayacağını, öleni
diriltmeyeceğini; aksine insanı basitleştirip onurunu kıracağını, bedenen de
güçsüz ve rahatsız yapacağını, işini aksatıp zarara sokacağını pekâlâ
anlayabilir.
BAŞA DÖN
Cahiliyyet devrinde bir
yakını ölenler, günlerce bağırır çaginr, üstbaşlarını yolar ve gidenin
faziletlerini (?) sayar dururlardı. Bunu yapmak değil, yapmamak kinanırdi.
Bu yüzden, ağlamayı becerme konusunda kendine güvenemeyenler, parayla
profesyonel ağlayıcılar ve çığlıkçılar tutarlardı. Islâm tabii olan dışında,
bunların hepsini kaldırdı. Peygamberimiz: "Yüzünü döven, üst başını yırtan
ve cahiliyyetin propagandasını yapan bizden değildir." diye ilân etti. (Buhârî,
cenâiz 36, 39, 40; Ibn Mâce, cenâiz 52; Beyhâkî, Sünen IV/63, 64.) "Ölünün
arkasından yüksek sesle feryat eden, tevbe etmeden ölürse, Kıyamet Günü;
üzerinde katrandan bir çuha ve uyuzdan bir gömlek varken gelecektir" diye
buyurdu(Müslim, cenâiz, 29; Müsned V/343, 344.). Bu yüzden Nevevi,
Peygamberimizin: "Ölü, üzerine yakınlarının ağlamasıyla azab görür" (Bûhârî,
cenâiz 34; Müslim, cenâiz 2,16,17; Ibn Mâce, cenâiz 54.) hadisini sahih
saymış ve: Evet, ölen kişi, üzerine feryat edilmesini vasiyet etmişse, ya da
feryad edilmesin diye tenbih etmemişse, bundan azab görür, diye
açıklamıştır. (Geniş bilgi için bk. Davudoğlu age, V/135-36.) Yani bu; ölen
kendi âmeli ile başbaşa kalır. Artık kimsenin ne sevabı ona yazılır, ne de
günahı ona ulaşır, esasıyla çatısmaz. Çünkü bu kötü davranışa, engel
olmamakla, yine onun kendisi sebep olmuştur.
Bu işi özellikle kadınlar
yaptığı için, Peygamberimiz müslüman olan kadınlardan, ölünün arkasından
çiglik atmamak (nevh) üzere "biat" (bağlılık ve itaat andlasması)
aldığıolurdu. (Buhârî, cenâiz 46; Müslim, cenâiz3l, 32; Nesâî, cenâiz l5,
bey'a 18; Müsned NI/197, V/84, 85, V/408.)
Diğer yönden
peygamberimiz: "Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanan bir kadının, bir ölünün
arkasından üç günden fazla-süslenmeyi terketme anlamında-matem tutması (hidâd)
helâl değildir. Ancak kocası müstesna, onun ölümü için dört ay on gün "hidâd"
yapması gerekir" buyurur. (Buhârî, cenâiz 31.) Buradaki yaş tutma, bağırıp
çağırma değil, yeniler giyip, süslenmeyi terketme anlamındadır. Bu hadisten,
kadınların sair zamanlarda süslenebilecekleri, kocasının ölümü üzerine bunu
dört ay on gün terketmesinin gerekli olduğu anlaşılır. (Bunların açıklaması
için "iddet" ve süslenme bölümlerine bakıniz).
Ölünün yakınlarını ta'ziye
etme süresinin de üç gün olması, bundan olsa gerektir. Çünkü ta'ziyet, sabır
tavsiye etme demektir. Üç günde matem sona erdiğine göre, ta'ziyenin anlamı
kalmamıştır. Diğer yönden kadının üç gün süslenme yasağı da, ta'ziyeye
gelenlerin, süsünü görmemeleri için olsa gerektir.
BAŞA DÖN
YAŞAM SIGORTASI
Yıllar önce .. ... .
Bankasında yaşam sigortası yaptırmıştım. Şimdi bu konuda şüpheliyim. Ne
dersiniz?
Sigorta yeni ve Islâm
âlimleri arasında tartışmalı bir konudur. Sosyal sigortalar gibi özünde
yardımlaşma esprisi taşımayan her türlü özel, ihtiyarî ve sigorta
şirketlerince kazanca yönelik sigortaların câiz ve Islâmî olmadığında hemen
hemen ittifak vardır. Bazılarınca câiz görülen sadece sosyal sigortalardır.
(Bag-kur ve Emekli Sandığı da sosyal sigortadır) fakat bunu da câiz
görmeyenler vardır: Sözünü ettiğiniz sigorta aynı zamanda bir fâiz (sömürü)
kurumunu destekleme anlamı taşıdığından, bu davranışımiz ikinci bir mahzur
taşır. En doğru hareket verdiğiz parayı alarak başka çıkış kapılan
aramamızdır. Çünkü bankaların yan kuruluşları olan bu tür özel sigortalar,
yardımlaşmadan çok kazanç amacı güderler. Kazançları da birinci derece
faizdendir.
BAŞA DÖN
YATAK ODASINDA KUR'ÂN-I KERÎM BULANDURULABILIR MI?
Bulunabilir. Ancak, belden
yukarı bir yükseklikte ve ayakların uzatılmadığı bir yönde bulunması edebe
ve saygıya daha uygundur. Cinsel ilişki sırasında ise üzerine tülbent gibi
bir örtü atılması da yine edepli olmanın gereğidir. Yoksa Müslümanlar her an
Kur'ân-ı Kerîm'le içiçe yaşayacakları için, elbette yatak odalarında dahî
Kur'ân-ı Kerimi olacaktır.
YATAKTA KURÂN-I KERİM
OKUMAK CAİZ MİDİR?
Kur'an-ı Kerim okumak
isteyen kimsenin abdest alıp kıbleye doğru oturması, huşü' ve ma'nasını
düşünerek okuması sünnettir. Bununla beraber ayakta ve yatarken de Kur'an-ı
Kerim'i tilavet etmekte beis yoktur.
YATANIN YANINDA KUR'ÂN OKUMAK
Hasta olmaksızın, uyku ya
da istirahat için yatan birisinin yanında Kur'ân okunur mu? Yoksa başka
odaya mı gitmeliyiz?
Kur'ân-ı Kerimi okurken ya
da dinlerken oturma veya hazırola geçme şartı yoktur. Ama ona edep ve
saygıdan ötürü oturulur ve edepli bir tavır takınılırsa çok güzel olur.
Kur'ân-ı Kerim okunurken saymamak ve hafife almak gibi bir tavırla yatan
birisinin yanında okumamak, ona saygısızlıkta sabitleştirmemek için
gereklidır: Başka yerde okumak gerekir. Kur'ân-ı Kerîm okunurken yatmayıp
oturmayı ona saygıyla alâkalı görmediği için yatan birisinin yanında
okumanın ise bir sakıncası olmamalıdır. Uyuyanın yanında okumakta ise
herhangi bir sakınca yoktur. Sadece kendi duyacağı kadar okuyorsa her zaman
okuyabilir.
YATIR, TÜRBE
VE KABIR ZIYARETI :
Kabır konusu eskiden beri,
insanların sapmalarına ve tevhit inancına şirk karıştırmalarına sebep olan
konulardandır. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), İslam'ın ilk devirlerinde
kabır ziyaretirii bütünüyle yasaklamıştı. Sonra müslümanların tevhidi ve
şirki iyi öğrenmeleriyle; "Size kabır ziyaretini yasaklamıştım, artık
kabırleri ziyaret edin; çünkü onlar size âhireti hatırlatır" (Müslim, cenâiz
105,108, edâhi 37; Ebû Dâvûd, cenâiz 75; Tirmizî, cenâiz 60; Nesâî, cenâiz
100,101.) buyurdu. Böylece hem kabır ziyareti serbest edildi, hem de ziyaret
sebebi açıklanmış oldu: Kabırde yatan zatın da birgün diri olduğunu, ölümün,
onu sevdiklerinden ayırdığını, kendisinin de nihayet öleceğini, öbür âlemde
hesabın, kitabın bulunacağını... düşünmek, böylece kalbinin yumuşaması ve
isyanların tâata dönüşmesi.
BAŞA DÖN
Yukarıda anlamını
verdiğimiz hadîs. kadın erkek ayırmadığı için, bir kısım fıkıhçılar,
kadınların da kabırleri, şartlarına uyarak ziyaret etmelerinden sakınca
olmadığını söylemişlerdir.
Ancak bu konuda değişik
görüşte olan bilginler vardır. Ebû Dâvûd adlı hadîs kitabında yer alan
"Allah Rasûlü (s.a.s.) kabırleri ziyaret eden kadınlarla, kabristana mescid
yapanlara ve mum yakanlara lânet etti" (Ebû Dâvûd, cenâiz 78; Tirmizî, salât
121; Nesâî, cenâiz 104; Müsned I/225.) hadîs-i serîfini değerlendiren bazı
âlimler, kabır ziyareti konusunda kadınlara değil, sadece erkeklere izin
verildığını söylemişlerdir. (bk. Davudoğlu, Müslim Serhi V/258. ) Ibn
Abdilber: "Ancak bu yasak, kabır ziyaretine izin verilmeden önce olmuş
olabilir" dedikten sonra: "Kadın için ocağının başında oturmaktan daha güzel
bir şey yoktur. Gerçekten bilginlerin çoğu kadınların namaz için mescitlere
gitmesini mekruh sayınıslardır. Kabristana gitmelerini mekruh görmez olurlar
mi? Öyle zannediyoruin ki, cumanın kadınlara farz olmayısi, sırf onları
diğer konularda dışarıya çıkmaktan alıkoymak içindir" der.
Islâm âlimlerinden
bazıları da. ihtiyar kadınlarla genç kadınlar arasında ve erkeklere
karısınıadan kabır ziyaretine gidenlerle erkeklere karışık ziyaret edenler
arasında fark gözetmişlerdir.
Kurtubî : "Genç kadınlara
kabır ziyaretine çıkmak haramdır. Fakat ihtiyar olanlara serbesttir.
Erkeklerden ayrı olursa kabır ziyareti hepsine câizdir" demektedir. (age.
V/260. )
Buhâri'yi açıklayan Aynî,
kabır ziyareti ile ilgili hadîsi açıkladıktan sonra : "Sözün özü, kabır
ziyareti kadınlara mekruhtur, hattâ haramdır. Hele de Mısır kadınlarına.
Çünkü onların ziyarete çıkması (gösterişli oldukları için) fitne ve fesada
sebeb olabilir. Halbuki kabır ziyaretine, âhireti hatırladığı ve geçenlerden
ibret almak ve dünyaya dalmamak için izin verilmişti" demektedir. (age.
V/261.)
Özetlersek, özellikle
Hanefi âlimler, kabır ziyaretine izin veren hadisin daha sonra varid
olduğunu, kadını da erkeğide içine aldığını, buna göre kabır ziyaretinin
kadın için de caiz bulunduğunu söylerler. Ihtiyatli olan ise ziyaret
etmemeleridir.
Kabır ziyaretine izin
verilen ziyaretçi, önce kabre "es-selâmü aleyküm! Ey mü'minler yurdunun
toplulugu. Biz de insaallah size kavusacağız. Allah size de bize de âfiyet
versin" diye selâm verir. Sonra kabrin ayak tarafında ayakta durur ve Kur'ân
okuyarak, Allah'tan, sevabını ona ulaştırrnasini diler, onun için de,
kendisi için de, bütün mü'minler için de bağışlanma diler.
Elmalı'li merhum; Allah
Rasûlü'nün kabır ziyareti öğretisinde ve fıkıh kitaplarının bu konudaki
açıklamalarında "ölülerden birşey istemek, yetiş ya fülân, gibi imdat
dilemek yoktur, sadece selâm vardır... Allah için halka yardım etmek güzel,
övgüye değer ve istenen bir is olmakla beraber, halktan istemek, yerilen.
nahoş bir davranıştır. Dirilerden istenmesi câiz olmayan şeyleri ölülerden
istemenin hiç yakışmayacağı da son derece açıktır" (Elmalıli IX/6051-52.)
der. Birçok Islâm âlimi, ölülerden birşey istemenin küfür ve şirk olduğunu
söyler. Çünkü Allah bize "Fâtiha Sûresi" nde, günde en az onyedi defa;
"ancak senden yardım isteriz" dedirtir ve bu antlasmayı sürekli yeniletir.
Artık insanın O'ndan başkasından birşey istemesi, günde onyedi, ya da kırk
kez verdiği sözde durmaması anlamına gelir. Başkasından yardım isteme
meselesi bu kadar önemli olduğu için, Allah onu bu derece çok tekrar
ettirmektedir.
Artık, evlenemediği,
çocuğu olmadığı, ya da yaşamadığı, kocasıyla geçinemediği vs. şeyler için,
orada buradaki türbelere giden, hiristiyan âdetlerine uyarak, mum yakan,
purçuk bağlayan, seker dagitan, mürüvvet arayan zavallılara acımaktan başka
birşey yapamadığimiz için, dövünmek gerekir. Şahsen biz onların, varsa
imanlarıyla beraber bu yolda paralarını da yitirdiklerine ve dertlerine dert
katmış olarak döndüklerine inanırız Hacıbayram, Eyüp Sultan, Sehzadebaşı,
tellibaba, şu baba, bu baba, falanca dede türbelerine gidenler, cahil ve
biçâre insanların, putların önünde secde eder gibi yakarışlarını ve bu cahil
bırakılmış duyguları istismar eden bir sürü inanç simsarıni ibretle
göreceklerdir.
Ancak bu büyük zatlara,
bir insan çerçevesi içerisinde olan sevgi ve saygısından ötürü, onları
ziyaret edip bir fatiha ile de olsa bir hediye gönderenleri, ölümü yaşar
gibi hissedenleri öbürlerinden ayırmak gerekir. Peygamberimiz, "Lezzetleri
parça parça eden ölümü çok anın!" buyurur. (Tirmizî, kiyâme 26, Zühd 4;
Nesâî, cenâiz 3; Ibn Mâce, Zühd 31;Müsned N/293.)
Az önce sözünü ettiğimiz
maksatlarla türbeleri ziyaret edenlere şunu tavsiye edebiliriz: Eğer,
Allah'ın bir nimeti olarak İslam'ın önem verdiği tıbbın çâre bulamayacağı
bir derdiniz varsa uzun süre helâl rızıkla beslendikten sonra, gecelerin son
üçte birinde kalk, abdest al, iki rekat namaz kil, kıbleye dönerek, edep
çerçevesi içerisinde Allah'tan, derdine çâre iste, agla, yalvar. Bir defa,
on defa, yüz defa iste.... Isteğinin mutlaka duyulduğuna, kaydedildiğine,
dilekçene mutlaka cevap verileceğine kesin inanarak iste. Bir gün kapıların
açıldığını ve arzuna kavuştugunu göreceksin. Yine bu maksatla Ramazanları
kaçırma. Hiçbir gece aksatılmadan bir Ramazan boyunca yapılan nice duânin
kabul edildiğini görmüşüzdür. Çünkü böyle yapanın Kadir Gecesine isabet
edeceği kesindir. Ancak şu noktaları unutma: Duân kabul edilmedikçe Allah'a
kırılma, usanma, israr et ve kabul olunacağına kesin gözüyle bak. Allah
duâdaki ısrarı sever, bununla övünür.(Kabır ziyareti konusunda geniş bilgi
için bk. Hattab es-Subkî, el-Menhel IX/102.)
BAŞA DÖN
YEMEK ÂDÂBI
İslâm dini, Müslümanın
günlük hayatının düzenli bir şekilde olmasını istemiş ve bu hususu Kur'ân-ı
Kerim ve Hadis-i Şeriflerle açıklamıştır.
Günlük yaşayış hakkında
Peygamber Efendimiz (a.s)'den rivayet edilen Hadislerden pek çoğu yemek
âdâbına dâirdir. Rasûlüllah (a.s) her işine Allah Teâlâ'nın ism-i şerifini
zikrederek başlamayı severdi. Bu mübarek âdetleri, yemeğe başlarken de
aynıydı. Yemekten evvel ellerini yıkamayı ihmal etmez, sağ eliyle ve önünden
yerdi. Başlarken "Bismillâh" veya "Bismillâhirrahmânirrahîm" derdi (Buhârî,
Et'ime, 2). Hz. Peygamber (a.s), yemeğe başlarken besmele çekmeyi unutan
kimsenin "Bismillâhi evvelehü ve âhırehü" demesini tavsiye buyurmuştur (Ebû
Dâvud, III, 475).
Hz. Peygamber (a.s)
yemeğin önünden yenmesini isteyerek, aynı tabaktan yemek yeniden bir
sofrada, başkasının önüne uzanmanın çok çirkin olduğunu belirtmiştir.
Sahabe,
"Yâ Rasûlüllah! Yiyoruz da
karnımız doymuyor" diye sorduklarında Hz. Peygamber (a.s) "İhtimal ki ayrı
ayrı yiyorsunuz"buyurdu; "Evet" karşılığını verdiklerinde Peygamber
Efendimiz "Bir arada yeyiniz; besmele çekiniz, yemeğiniz bereketli olur"
buyuruyorlar (Ebû Dâvud, İmâre, 20).
Yemek âdâbı konusunda
dikkat edilmesi gereken diğer hususlar, maddeler halinde şöylece
sıralanabilir:
a- Lokmayı, ağıza göre
almalı ve iyice çiğnedikten sonra yutmalı;
b- Lokmayı, yutmadıkça
ikinci lokmayı el uzatmamalı;
c-Ekmeği dişlerle
koparmamalı;
d- Ağızda ekmek varken
kimse ile konuşmamalı;
e- Yemeğin soğutulması
için içine üflememeli;
f- Başkalarını
tiksindirecek, iğrendirecek davranışlarda bulunmamalı;
g- Başkalarının lokmasına
ve yemesine bakmamalı;
h- Lokmayı ağıza koyarken,
başı tabağa doğru uzatmamalı;
ı-Yemekte israf etmemeli,
lokmayı ve verilen yemeği bitirmeye çalışmalı;
i- Ağızdan bir şey
çıkarmak gerekirse, yüzü sofradan çevirmeli ve o şeyi sol el ile olmalı;
j- Koparılan lokmayı
yemeklerin içine banarken dikkat etmeli, parmakların yemeğe girmemesini
sağlamalı;
k- Toplu yemek yenirken,
herkesin yeyip bitirmesini beklemeli, daha önce sofradan el çekilmemeli ve
kaldırılmamalı;
l- Yemeğe önce yaşça veya
mevki yönüyle büyük olan kişinin başlamasını beklemeli;
m- Sokaklarda ve ayakta
ekmek yememeğe dikkat edilmeli;
n-Ekmek kırıntılarının
nimet olduğunu unutmamalı ve onlara gereken özen gösterilmeli;
o- Yemek yeme işi bitince
Allah'ın verdiği bunca nimetle karşı bir şükür ifadesi olarak dua etmeli ve
kısaca "Elhamdülillah" demeli ;
ö- Yemekten sonra eller
iyice yıkanmalı, dişler fırça veya misvak ile temizlenmelidir.
YEMEK DUÂSI
Hz. Peygamber (a.s),
yemeklerden sonra pek çok dua yapmıştır. Bu sebeple yemek duası ile ilgili
oldukça çok hadis-i şerifler mevcuttur. Bu duaların bir kısmını
birleştirerek okumakta fayda vardır şöyle ki:
"Bize yediren, içeren,
Müslüman olmayı nasib eden Allah'a hamdolsun." (Ebû Dâvud III, 475).
Âllah'ım! Bize bu yediğimiz yemek sebebiyle bereket ver, hakkımızda bu
yemeği mübarek kıl. Bize bu yemekten daha hayırlı olanını yedir." (Tirmizî,
Daavat, 55) "Bize rızık ver, sen rızık verenlerin en hayırlısını." (Maide,
5/114). Allahım! Biz senden nimetin tamamını, kusursuz ümmeti ve ayetin
devamını istiyoruz." (Ebu Davud III, 501).
Enes b. Mâlik (r.a)
anlatıyor: Rasûlüllah (a.s) şöyle buyurdu: "Yemeğini yedikten sonra şu
şekilde duâ eden kimsenin geçmiş günahları bağışlanır"
"Sarfedilen güç ve kuvvet
bana ait olmadığı halde bu nimeti bana yediren, bana rızık olarak takdir
buyuran Allah'â hamd olsun"(Tirmizî, Daavât, 56).
BAŞA DÖN
YEMIN
Sağl el; bereket; güç,
kuvvet ve güzel mevki, yaralayıcı; kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya
bir işi yapıp yapmamak hususundaki azım ve iddiaya güç vermek için Allah'a
kasem ya da boşama ve köle azadı gibi bir şeye bağlamak suretiyle akit
etmesi anlamında bir fıkıh terimi.
Yemin daha çok Allah'ın
isimleri veya zâtî sıfatlarından birisi anılarak yapılan kasem için
kullanılır. Talâka veya köle âzadına bağlı olanların yemin olup almadığı
tartışmalıdır (Kasânî, Bedâiu's-Sanâi,III, 2).
Kasem ve hılf kelimeleri
arasında nüanslar olmakla birlikte "yemin" ile eş anlamlı olarak
kullanılmaktadırlar (Kâsânî, a.yer; Lisânu'l Arab, XIII, 462). Türkçe'de
bazan yemin yerine "and içmek" tabirinin kullanıldığı görülmektedir.
Bu mefhumun, kelimenin
anlamı ile irtibatı; yeminin söze güç kuvvet katması ve yeminleşenlerin sağl
ellerini birbirlerine vurmalarıdır (Mevsılî, el-Ihtiyâr, IV, 45).
Yemin, akitlerde ve
husûmetlerde sözü te'kid için meşrudur. Meşrûtiyeti Kur'ân-ı Kerîm ve
Sünnetle sabittir. Kur'ân'ın bir çok sûresi değişik cisimler üzerine yapılan
yeminlerle başlar. Tin, Şems, Fecr sûreleri bu kabıldendir. Bakara sûresinin
225. ve Mâide sûresinin 89. âyetinde Allah Teâlâ'nın, yemin-i lağv sebebiyle
kullarını mülahaza etmeyeceği bildirilmektedir. Yine Mâide sûresinin 89.
âyetinde sorumluluk getiren yeminin mûn'akıde yemini olduğu ifade edilmekte,
yeminlere riayet emedilmekte ve yeminini bozanların nasıl keffaret
ödeyecekleri beyan edilmektedir. Bunların yanısıra; Nahl (16) 38, 92, 94;
Âlu Imran (3) 77; Mâide (5) 53, 108; En'am (6) 109; Tevbe (9) 12,13; Nur
(24) 53; Fatır (35) 42; Mücâdele (58) 16; Münafıkûn (63) 2; âyetleri de
yeminin meşrûtiyetinin Kur'ân'dan delilleridir.
Hz. Peygamber bir
hadisinde ümmetine, babalar ve putlar adına yemin etmemelerini, yemin
edeceklerse Allah adına yemin etmelerini ya da hiç yemin etmemelerini
emretmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 7; Tirmizî, Nuzur, 8).
Rasûlüllah bizzat kendisi
de yemin etmiştir. Onun yemin ederken en çok kullandığı tabirlerden birisi:
"Nefsime veya Muhammed'in nefsine sahip olana yemin ederim ki. "dir (Örnek
olarak bkz. Ibn Mâce, Keffaret 1; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., IV, 16).
BAŞA DÖN
YEMIN ÇEŞİTLERİ
Yeminler önce Allah adına
edilenler ve Allah'tan başkası adına edilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Allah adına edilen yeminler de kendi aralarında taksime tabidirler.
Allah adına edilen
yeminler:
Kasem suretiyle Allah
adına yeminler "Allah" ya da "Izzet, celal, azamet" gibi zati sıfatlarının
başına "ba, va, ta" harflerinin birisini getirmek suretiyle yapılır (Mevsılî,
a.g.e., IV, 49, 50; Şirbinî, Muğni'l-Muhtaç, IV, 320, 312). Müslümanlar
arasında en çok kullanılan yemin yafızları: "Vallâhi, billâhi ve tallâhi"
sözcükleridir.
Allah'ın isim ve zatî
sıfatlarının dışında hiçbir şeye yemin edilmez. Hanefilere göre, Nebi,
Kur'ân, Kâbe gibi Müslümanlarca kutsal olan varlıklar adına da yemin
edilmesi caiz değildir (Kâsânî a.g.e., III, 5-10; Merginânî, el-Hidâye," II,
72; Mevsıli; IV, 51).
Imam Şâfiî, Imam Mâlik ve
Imam Ahmed b. Hanbel'e göre Kur'ân, Kur'ân âyetleri ve Mushaf adına edilen
yeminler mûteberdir. Bozulması halinde keffareti gerektirir (Ibn Kudâme, el-Muğnî,
XI,194,195). Hanbelîlere göre Kâbe ve diğer yaratıklar adına yemin etmek
caiz değilse de, Peygamber adına yemin etmek caizdir. Bozulması keffareti
gerektirir (Ibn Kudâme, a.g.e., XI, 210).
Yeminin mûteber olması
için mutlaka arapça olması şart değildir. Diğer dillerle de yemin
edilebilir. Kaynaklar farsça bazı tabirlerle yemin edilebileceğine işaret
etmişlerdir (bkz. Merginânî, a.g.e., II, 74; Fetâve'l-Kâdihan, II, 7; el-Fetâve'l-Hindîye,
II, 57).
Buna göre Türkçe'de
kullanılan "yemin ederim, kasem ederim, and içerim" gibi sözler de yemin
sayılır. Ancak "mukaddesâtım adına, şerefim üzerine and içerim" gibi
sözlerin yemin olmaması gerekir. Çünkü Allah'ın adı veya sıfatları adına
yapılmamıştır. Merginânî, hangi sözlerle yemin edip edilemeyeceğinin örfe
bağlı olduğunu söylemektedir (Merginânî, a.g.e., a.y.) Bu sözcükler bugün
ülkemizde bazı ortamlarda yemin için mâruf hale gelmişlerse de yaygın bir
örf saymak mümkün değildir.
BAŞA DÖN
Bunların dışında, kişinin
mübah olan bir şeyi kendisine haram kılması veya birşeyi yaptığı ya da
yapmadığı takdirde, yahudi, hristiyan vs. olacağını yemin kasdıyla söylemesi
de bir yemindir (Merginânî, a.g.e., II, 74; Mevsilî, a.g.e., IV, 52, 53).
Imam Şâfiî, Imam Mâlik ve
Ahmed b. Hanbel'den nakledilen bir görüşe göre bu tür sözler yemin sayılmaz,
dolayısıyla bozulması durumunda keffaret gerekmez (Ibn Kudâme, a,g.e., XI,
199, 200; Şirbinî, Muğni'l-Muhtâc, IV, 324; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî
ve Edilletühû, III, 344).
Allah adı anılarak edilen
yeminler ğamûs, lağv ve mün'akıde olmak üzere üç çeşittir;
Ğamûs yemin:
Ğamûs yemin; geçmişteki
veya bu zamandaki bir olayın ilgili olarak, bile bile yalan yere
yemin,etmektir. Mesela bir kimsenin, borcunu ödemediğini bildiği halde
"ödedim" diye veya hâli hazırda cebinde parası olduğu halde parasının
olmadığını söyleyerek yemin etmesi birer ğamûs yeminidir. Böyle bir yemin
büyük bir günahtır. Allah (c.c) Imran suresinin 77. âyetinde; "Allah'a karşı
verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlara gelince; işte
bunların ahirette bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlarla
konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için
elem verici bir azap vardır" buyurmaktadır. Eş'as bin Kays'ın bildirdiğine
göre, bu âyet kendisine ait bir kuyuda amcasının oğlunun hak iddia etmesi ve
onun beyyine getirmediğini takdirde amcası oğlunun yalan yere yemin
edebileceğini söylemesi üzerine nazil olmuştur (Ebû Dâvud, Sünen, Eymân, 1;
Ibn Kudâme, a.g.e., XII, 122). Hz. Peygamber (s.a.v) bir çok hadisinde yalan
yere başkasının malını almak için yemin etmenin Allah'a ortak koşmak, adam
öldürmek, anaya babaya isyan etmek gibi büyük günahlardan olduğunu, böyle
yemin edenlerin Cennet'ten mahrum olup, Cehennem'i hak ettiklerini,
dolayısıyla oradaki yerlerine hazırlanmaları gerektiğini haber vermektedir (bkz.
Buhârî, Eyman, 16, 18, el-Mürteddin, 1; Müslim, Iman, 220, 221; Ebu Dâvud,
Eyman, 1 ; Tirmizî, Büyü, 42; Ibn Mâce, Ahkâm, 7; Ahmed b. Hanbel, I, 379,
442, V. 211, 212; Zeylâî, Nasbu'r-Râye, III, 292, 293).
Hanefi, Hanbelî ve
Malıkilere göre ğamûs yemininden dolayı keffaret yoktur. Yemin eden kişi
Allah'tan af dilemeli, tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü bu yemin Allah'a
karşı büyük bir cür'ettir, onu hafife almaktır; böyle büyük bir günahın
keffaretle giderilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadisinde
beş şeyden dolayı keffaret olmadığını söylemiş ve kişinin uymak zorunda
olduğu yemini bunlardan saymıştır (Şevkânî, Neylü'l-Evtar, VIII, 264).
Buradaki kefaretin olmayışından maksat, bu yeminin günahını kefaretin
silemeyeceğidir. Kâsanî (v. 587/1191) tevbe ve istiğfarın, ğamûs yemininin
keffareti olduğunu söylemektedir (Kâsânî, a.g.e., III,15). Şâfiîlere göre bu
yeminden dolayı keffaret gerekir (Merginânî, a.g.e., II, 72; Ibn Kudâme, XI,
178; Şirbinî, a.g.e., IV; 325).
Lağv Yemin:
Lağv yemini Hanefilere
göre-yanlışlıkla edilen, yani sahibinin söylediği sözün hakikat dışı olduğu
halde, doğru olduğunu zannederek ettiği yemindir. Bu yemin de hem geçmiş ve
hem de şimdiki zamanla ilgili olabilir. Meselâ borcunu ödemediği halde,
ödediğini zannederek, veya cebinde para olduğu halde olmadığını zannederek
yemin eden kişinin ettiği yemin, lağv yemindir (Kâsânî, a.g.e" III, 17;
Merginânî, a.g.e., II, 72; Mevsılî, a.g.e., IV, 46). Hanefîlerin bu anlayışı
bir çok sahabe ve tabiinden nakledilmiştir (bkz. Zeylâi, Nasbu'r-Râye, III,
293).
Şâfiîlere göre lağv
yemini, konuşma esnasında kasıt olmadan insanın ağzından çıkan "hayır
vallahi, evet vallahi" gibi yeminlerdir (Şirbinî, a.g.e., IV, 324, 325).
Lağv yemininin bu şekildeki izahı Hz. Âişe tarafından Hz. Peygamber'den
nakledilmiştir (Buhârî, Eyman,15; Ebû Dâvud, Eyman, 6).
Hz. Peygamber'den lağv
yemini için başka izahlar da rivâyet edilmiştir. Meselâ bir hadiste:
"Âtıcıların yemini lağvdır, onun için keffaret yoktur" buyurmuştur (Heytemî,
Mecmua'z-Zevaid, IV, 185).
BAŞA DÖN
Alimler kendi anladıkları
lağv yemininden dolayı günah ve keffaret olmadığında hemfikirdirler. Çünkü
Allah (c.c) lağv yemininden dolayı kulunun muaheze edilmeyeceğini
bildirmiştir (Mâide, 5/89).
Şâfiiler, Hanefilerin lağv
yemini dedikleri yeminleri bu grup içinde kabul etmedikleri için, doğru
zannedilerek edilen yeminlerden dolayı da kefaretin gerekli olduğu
kanaatindedirler.
Mün'akıde yemini:
Mün'akide yemini bir şeyi
yapmak veya yapmamak için edilen yemindir. Bu yemin gelecek ile ilgilidir.
Bir kimsenin "yarın falan yere gideceğine" veya "falan kişiyle bir daha
konuşmayacağına" yemin etmesi bu kabıldendir.
Mün'akide yemini kendi
arasında, mürsel, muvakkat ve fevr olmak üzere üçe ayrılır.
1- Mürsel yemin: Bir fiili
yapıp yapmamayı zamana bağlamadan edilen yemindir. Meselâ, bir işi
yapacağına yemin eden ama bunu zamana bağlamayan kişinin ettiği yemin
mürseldir. Ölüm anına kadar ettiği şeyi yapıp yemininden kurtulabilir.
Belirli bir sürenin geçmesi ile yemini bozmuş sayılmaz.
Bu yemine "mutlak yemin"
de denilir.
2- Muvakkat yemin: Bir
zamana bağlı olarak edilen yemindir. Bu yemin, filin bağlandığı zamanla
kayıtlıdır. Zamanın dolması ile yeminin hükmü sona erer. Meselâ bir meyveyi
üç gün yemeyeceğine yemin eden kişi, üç gün dolduktan sonra o meyveyi yese
yeminini bozmuş sayılmaz.
Belirli bir süre içinde
bir şeye yapmaya yemin eden kişi o kişi ön gördüğü süre içinde yaparsa
yemininden kurtulmuş olur. O süre içinde yapmazsa, daha sonra yapsa bile
yeminini bozmuştur; keffaret ödemesi gerekir. Şayet yemin eden kişi süre
dolmadan ölürse, Ebû Hanife ve Muhammed'e göre yeminini bozmuş olmaz. Ebû
Yusuf'a göre bozmuş olur.
Bu yemine "mukayyed yemin"
de denilir.
3- Fevr yemin: Bir sebebe
bağlı olarak edilen yemindir. Başka deyişle; kendisi ile gelecek değil
şimdiki zaman kasdedildiğine karıneler bulunan yemindir. Bir soruya cevap
verirken edilen yemin bu kabıldendir. Meselâ yemek yiyenlerin yanlarına
gelen birisine "buyur ye" demelerine karşılık onun "vallahi yemem" demesi
fevr yeminidir. Gelecekle değil o anla ilgilidir. Dolayısıyla daha sonra bir
şey yemesi ile yeminini bozmuş olmaz (Tahânevî, Keşşafu Istılahâti'l-Fünûn,
II, 1549, 1550; Muhammed Ravas Kal'acî, Hamid Sadık Kuneybî, Mu'cemu
Lüğâti'l-Fukahâ, 514).
Mün'akide yemininde
yeminin gereğini yapmaya berr, yapmamaya bârr, yemini bozmaya hins, bozana
da hânis denilir. Bu türden bir yeminin gereğini yapan kişi yemininden
kurtulmuş olur. Yemininde hânis olan kişiye ise keffaret gerekir. Yeminde
aslolan ona sadakat göstermektir. Ancak bu, yemin edilen şeyin dinî hükmüne
göre farklılık gösterebilir.
BAŞA DÖN
Yemine sadakat gösterme
konusunu alimler beş grupta ele almışlardır:
1- Uyulması vacipolan
yeminler: Farz olan bir ibadeti yapmak veya masum bir insanı ölümden
kurtarmak, ya da bir haramı terk etmek için yapılan yeminleri yerine
getirmek farzdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "Âllah'a itaat etmek üzere
yemin eden kişi itaat etsin" buyurmuştur. Bu kabılden olan bir yeminin
gereğini yerine getirmeyen kişi günahkar olmuştur; tevbe ve istiğfar etmesi
icab eder, ayrıca yemin keffareti ödemesi gerekir.
2- Edilmesi haram,
uyulmaması cevap olan yeminler:
Bir farzı terk etmek veya
bir haramı işlemek için yemin etmek haram bir yemindir, bozulması farzdır.
Dolayısıyla, meselâ ana babası ile konuşmamaya yemin eden kişi, onlarla
konuşacak, yani yeminini bozacak ama yemin keffareti ödeyecektir. Ayrıca
haram birşeyi yapmaya yemin ettiği için tevbe istiğfar edecektir. Hz.
Peygamber; Bir şeye yemin edip de, başkasını daha hayırlı gören kişi
yemininden dolayı keffaret ödesin, sonra da o hayırlı olan şeyi
yapsın"buyurmuştur (Nesâî, Eyman, 41; Ebû Dâvud, Eyman, 12).
Bir başka hadiste de şöyle
buyurulmuştur: "Rabbe isyanda, sılayı rahmi kesmekte ve mâlik olmadığın
şeyde sana yemin de, nezir de yoktur" (Ebû Davud Eyman, 12; Nesâi, Eyman,
17; Ibn Mâce, Keffaret, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 185, 202).
Şâ'bî'ye göre haram bir
fiili işlemek üzere yemin eden kişi yeminini bozar, yani o haramı işlemez.
Ayrıca keffaret ödemesine de gerek yoktur. Çünkü Hz. Peygamber kişinin
haramı işlememesinin yeminine keffaret olduğunu söylemiştir (Ebû Davud,
Eyman, 12).
Hanefiler mün'akide
yemininden dolayı kulların sorumlu tutulacağı bildiren âyetin zahirine
dayanmaktadırlar (Mâide, 89).
3- Uyulması mendup olan
yeminler: Bir maslahata müteallik olan yeminlerdir.
Yapılması mendup olan bir
fiili işlemek için edilen bir yemine uymak da menduptur. Böyle bir yeminin
bozulması mekruhtur, keffaret gerekir.
4- Mübah olan yeminler:
Mübah olan bir işi yapmak
veya yapmamak, ya da doğru olan bir haber üzerine yemin etmek mübahtır.
Böyle bir yeminin bozulması efdaldır. Bozulursa keffaret gerekir.
5- Mekruh olan yeminler:
Mekruh olan bir fiili
işlemek veya mendubu terketmek için yemin etmek mekruhtur. Alış veriş
esnasında yemin etmek de mekruhtur. Böyle bir yeminin bozulup keffaret
ödenmesi efdaldır. Yemine sadakat ise mekruhtur (Kâsânî, a.g.e., III, 17,
18; Ibn Kudâme, el Muğnî, II, 167; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Süneni
Ebû Davud Terceme ve Şerhi, XII, 236).
Hanefî ve Malıkilere göre
unutarak, hataen, ikrah yoluyla ve yemin kasdı olmadan edilen yeminler
mûteberdir. Çünkü yukarıda işaret edilen ayet mutlaktır. Yeminin kasda
dayanıp dayanmaması konusunda bir kayıt mevcut değildir. Ayrıca Hz.
Peygamber (s.a.v) bir hadisinde; yemin, talak ve nikahın ciddisinin de,
ciddi sanıldığını haber vermişlerdir (Ebu Davud, Talak; 9; Tirmizi, Talak,
9; Ibn Mâce, Talak, 13; Kâsânî, a.g.e., III,18; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî
ve Edilletuhû, III, 367).
Şâfiî ve Hanbelîlere göre
yeminini unutarak bozan kişi, yemininde hânis sayılmaz. Dolayısıyla
kendisine keffaret icab etmez. Delilleri, kulların hataen yaptıklarından
dolayı günah olmadığını bildiren ayetle (Ahzab, 5) Müslümanların hatâen,
unutarak ve ikrah yoluyla işlediklerinden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını
bildiren hadistir (Ibn Mâce, Talak, 16).
Ikrah yoluyla yeminini
bozan kişi, Ebû Hanife ve Mâlik'e göre keffaret öder; Ahmed b. Hanbel ‚e
göre ödemez. Imam Şâfiî'den ise bu konuda iki ayrı görüş nakledilmiştir (Ibn
Kudâme, a.g.e., XI, 177, 178).
Yemin edildikten sonra
hemen peşinden "inşallah" denilirse, bozulması halinde keffaret gerekmez.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "Yemin edip de istisna eden (Inşallah diyen)
isterse, döner,isterse yemini bozmadan terk eder" buyurmuştur (Ebû Davud,
Eyman, 9; Nesâî, Eyman,18; Ahmed b. Hanbel, II, 6, 49). Ancak bu hükmün
geçerliliği yeminle "inşallah" demenin arasında konuşulmamasına veya
konuşacak kadar susulmamasına bağlıdır.
Ibn Kudame'nin
bildirdiğine göre "inşallah" denildiğinde kefaretin gerekmeyeceğinde dön
mezhep müttefiktir (Ibn Kudâme, a.g.e., XI, 227).
BAŞA DÖN
YEMIN KEFFARETI
Mü'akide yemininin hangi
türünden olursa olsun bozulması, keffareti gerektirir. Normalde keffaret
yemin bozulduktan sonra ödenir. Yemin bozulduktan sonra ödenen kefaretin
mûteber olduğu konusunda ulema arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Ancak önce
kefaretin ödenip sonra yeminin bozulması durumunda bu kefaretin yeterli olup
olmayacağı tartışmalıdır. Hanefilere göre, keffaret ister malla, ister
oruçla ödensin mutlaka yemin bozulduktan sonra ödenmelidir. Bozulmadan önce
ödenmesi caiz değildir. Şafiilere göre keffaret malla ödenecekse yemin
bozulmadan önce de ödenebilir. Hanbelî ve Mâlikîlere göre kefaretin ister
malla ister oruçla, yemin bozulmadan önce de sonra da ödenmesi caizdir.
Yemin edilmeden önce
keffaret ödenip daha sonra yemin edilmesi ve bozulması durumunda bu keffaret
mûteber değildir. Bu konuda hiçbir görüş ayrılığı yoktur (Kâsânî, a.g.e.,
III,18; Ibn Kudâme, a.g.e., XI, 223-226; Şevkânî, Neylü'l-Evtar VIII, 268,
269; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, a.g.e., XII, 237, 138).
Yemin keffareti; gücü
yeterse bir köle azad etmek veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on
fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Kişi bu üçü arasında muhayyerdir. Ama
bunlara gücü yetmezse,peşi peşine üç gün oruç tutar. Orucun arası hayız
dahil hiç bir özür sebebiyle kesilmez, kesilmesi halinde yeniden
başlanmalıdır. Yemin kefaretinin gereği ve bu şekilde ödeneceği Kur'ân-ı
Kerîm'le sabittir. Ve âyet gayet nettir. (Bkz. Maide, 5/89). Onun için konu
ile ilgili görüş farklılığı yoktur.
BAŞA DÖN
YEMININ HÂKIM
KARARINA ETKISI
Davacı, mahkemede davasını
isbat edemezse, davalıya yemin teklif etme hakkına sahiptir. Yemin onun
kendi fiili veya başkasının fiili hakkında olumlu veya olumsuz yönde
olabilir; "Allah'a yemin olsun ki, satmadım yahut satın almadım yahut da
sattım veya satın aldım" demek gibi. Çünkü insan kendi durumunu ve
fiillerini başkalarından daha iyi bilir. Bu yüzden onun yemini anlaşmazlığı
sona erdiren bir delil sayılır.
Ibn Abbas (r.a)'den
rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.s) bir adama"yemin teklif etti ve ona şöyle
dedi: "De ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki,
davacının bende hiç bir hakkı yoktur." Yine Eş'as b. Kays'dan rivâyet
edilmiştir. O şöyle dedi: Kindeli bir şahısla Hadramutlu birisi Yemen'deki
bir toprak için Hz. Peygamber'in önünde hasımlaştılar. Hadramutlu hasımının
babasının kendi toprağını gasbettiğini ve halen bu toprağın hasmının elinde
bulunduğunu iddia etti. Hz. Peygamber davacıya delilini sordu O, "Delilim
yok, fakat yemin ederim ki, o toprağın babası tarafından gasbedildiğini
bilmiyor" dedi. Bunun üzerine Kindeliye yemin teklif edildi (Ebû Davud
nakletti).
Islâm hukukçuları
mahkemedeki yeminde yedi şartın bulunması gerektiğini belirtirler. Bunlar
şöylece sıralanabilir:
1- Yemin edenin buluğ
çağına gelmiş olması, temyiz kudretini hâiz bulunması ve iradesinin hür
olması;
2- Davalının, davacının
hakkını inkâr etmesi;
3- Hasımın hâkimden yemin
talep etmesi ve hakimin yemin edecek olana teklifte bulunması;
4- Yemin şahsa bağlı olup,
yeminde vekâlet kabul edilmez. Yemin, yemin edecek olanın zimmeti ve dini
ile bağlantılı olduğu için veli veya vekil bu hakkı kullanamaz.
5- Hadler gibi Allah'a ait
haklarla ilgili olmaması gerekir.
6- Ikrar caiz olan
haklarla ilgili olması. Hadis-i şerifte Delil davacıya, yemin ise davalıya
aittir" buyurulur. Ikrar caiz olmayan haklar konusunda yemin geçerli olmaz.
7- Isbat için delil
olmaması veya mevcut delillerin yetersiz bulunması.
Mahkemedeki yeminlerin
çeşitleri:
1- Şâhidin yemini: Bu,
şâhidin, şehadetten önce doğru söyleyeceğine dair yaptığı yemindir.
Günümüzde, şahidin tezkiyesi yerine geçmek üzere başvurulan bir yoldur.
Malıkiler, Zeydiyye, Zâhiriye, Ibn Ebî Leyld ve Ibnü'l-Kayyim, devrin
bozulması ve dinî duyguların zayıflaması sebebiyle bu yemine cevaz
vermişlerdir. Islâm hukukçularının çoğunluğu ise şahid yeminine karşıdır (Vehbe
ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l Islâmî ve Edilletuhû, VI, 600):
3- Davacının yemini:
Hanefiler dışında diğer çoğunluk hukukçulara göre, kendisinden töhmeti
kaldırmak için davacı da yemin edebilir. Bu yemin, hakkını isbat veya
aleyhindeki yemini reddetmek için de olabilir.
Islâm hukukçularının
çoğunluğu bir şahid ve davaya verilecek yemin delilleri ile hüküm
verilebileceğini söylerken Hanefîler, âyetlerde iki şahidin öngörüldüğünü,
bu olmadığı takdirde, davalıya yemin teklif etme hükmünün hadisle sabit
bulunduğu görüşünü benimser (Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, III, 456, 459).
Yemin ancak hâkimin veya
naibin huzurunda onların teklifi ile geçerli olur. Mahkeme dışındaki yemin
veya yeminden kaçınma muteber değildir. Çünkü, yemin husumeti kesmek için
söz konusu olur. Yemin hasmın talebi üzerine verilir. Ancak beş yerde hâkim
re'sen yemin teklifi eder:
1- Bir kimse bir mirastan
alacak veya bir mal dava edip de isbat ederse, hâkim başka hukukî yollarla
bu hakkıdüşüren bir muamelenin olmadığı konusunda davacıya yemin teklif
eder.
2- Bir malı dava edip
kendisine ait olduğunu isbat eden kimseye hâkim "malın onun mülkünden başka
bir muamele ile çıkmadığı" konusunda yemin teklif eder.
3- Müşteri, malı ayıp
sebebiyle reddederse, ayıba razı olmadığı konusunda yemin teklif eder.
4- Hakim şüf'a hakkı
sebebiyle bu hakkıdaha önce düşürmediği konusunda yemin teklif eder.
5- Kocası kayıp olan bir
kadının lehine nafaka ile hükmedilince hâkim, evliliğin devam ettiği, nafaka
olmadığı ve onun yanında mal bırakmadığı, konusunda yemin teklif eder.
Kendisine yemin teklif
edilen kimse, yemin ederse dava konusunda hak kazanır. Yeminden kaçınırsa
dava konusu şeyi kaybetmiş olur.
BAŞA DÖN
YIKANMA (GUSÜL)
Gerektiğinde, hiç kuru yer
kalmamak üzere baştan ayağa yıkanmaya gusül denir ki, biz onu hep
dilimizdeki "yıkanma" kelimesi ile anlatacağız. Yıkanma da abdest gibi
bedeni maddi kirlerden temizledigi gibi, cünüplük denen hükmî pislikten de
temizler. Esas gayesi de budur. Yani insanın bedeni, maddî pislik ve kirden
temiz olsa bile, cünüp olduğu zaman yıkanması şarttır.
Yıkanmayı gerekli, yani
farz kılan şeyler beş maddede toplanabilir: Meninin, yani ersuyunun yerinden
şehvetle ayrılması. Bu, kadın için de erkek için de aynıdır. Çünkü erkekler
bakmakla, düşünmekle, elle boşalabileceği gibi, kadınlar da hazneye birşey
sokulmadan bile, meselâ okşamakla ve tahrik etmekle boşalabilirler. Uyanan
kimse kilotunda ya da yatakta islaklık gördüğünde rüya hatırlamasa bile
yıkanır. Bu da her iki cins için geçerlidir. Kadın, âdeti sona erdiğinde,
lohusalığı sona erdiğinde. Sağ bir kimsenin önünden ya da arkasından birine,
erkek cinsel organının sünnet yerine kadar olan kısmı yani basçıgı
girdiğinde, boşalma olsun olmasın, yapana da yapılana da yıkanmak farz olur.
Boşalma olmadan görülen rüya yıkanmayı gerektirmez. Kadınlarda şehvetsiz
gelen akıntılar, özür kanı ve erkeklerde de vedî ve mezî yıkanmayı
gerektirmez. Bu sayılanlardan ötürü sadece abdest alınır. Vedî genellikle
idrârını yaptıktan sonra parça parça gelen ve meniye benzeyen koyu maddenin
adıdır. Sebebi çoğunlukla soğuk almadır. Mezi ise oynaşmalarda organın
uyanmasıyla gelen ince ve telli sıvının adıdır.
Yıkanmanın farzı üçtür:
Ağzı yıkamak, burnu yıkamak, bütün bedeni yıkamak.
Yıkanmaya niyet ve besmele
ile başlamak, başlarken edep yerini, pis olmasa dahi yıkamak, yıkanmaya
başlarken normal bir abdest almak ve ayakları su biriken bir yerde ise
sonunda yıkamak, bedeni yıkamayı üçlemek ve her seferinde suyu bütün
bedenine yayıp ilk döktügünde ovalamak, suyu dökerken önce baştan, sonra
sağdan, sonra soldan düzenine uymak... gibi şeyler yıkanmanın sünnetidir. Bu
sıralama aynı zamanda, nasıl yıkanılır? sorusunun da cevabıdır.
Abdestin edepleri,
yıkanmanın da edepleridir. Ancak yıkanırken edep yerleri peştemalgibi bir
şeyle örtülü olmazsa kıbleye dönmez. Yıkanırken yalnız olsa bile örtünmeye
çok dikkat eder. Çünkü "Allah, utanılmaya daha lâyıktır"(Beyhakî, es-Sünen
el-Kübrâ I/199) Küçük banyolarda peştemalsiz de yıkanabilir.
Yine abdestte mekruh olan
şeyler yıkanırken de mekruhtur. Fazla olarak dua okumak da mekruhtur. Çünkü
yıkanılan yer vücudun pis suyunun aktığı yerdir.
Arefe günü, bayramlar,
ihram ve cuma için yıkanma sünnettir. Farz ve sünnet olan yıkanmaların
dışında Kadir Gecesi, yağmur duası ölü yıkama gibi meşru işler için yıkanma
ise müstehaptır.
|